Emeklilikte yaş şartını 1969’da SSK, 1992’de ise yalnızca SSK için değil, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur için de kaldıran başbakanın Çoban Sülü olması nasıl açıklanabilir? Çoban Sülü’nün popülistliğiyle mi, yoksa ikisinin de öncesinde emeğin “ellerini toprağa basıp” doğrulmasıyla mı?
Giriş
Dizinin bir önceki yazısında Türkiye’de sosyal devletin 1961 Anayasası ile başlamadığını göstermek için 1930’lara geri gidip, izini sürdüğüm vesayetçi düzenin evrimini 12 Mart 1971 muhtırası sonrası kurulan ve ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığını Atilla Karaosmanoğlu’nun üstlendiği I. Erim hükümetine getirmiştim.
Bu yazının ilk yarısında, Karaosmanoğlu’ndan başlayıp 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül darbesi sonrasında kurulan, 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal’ın ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olduğu Bülend Ulusu cunta hükümetine geleceğim. İkinci yarısında, Ulusu ve sonrasındaki Özal hükümetlerine bakıp, Özal’ın 1989’da Çankaya Köşkü’ne kaçmasının ardından yerine gelen Süleyman Demirel hükümetiyle devam edip, Özal’ın ölümü sonrası Demirel’in de Çankaya Köşkü’ne kaçmasıyla bitireceğim.
Ama şu açık: Bu devlet kurulduğundan beri hep sermayenin yanında, baskılaması gerektiğini düşündüğü emeğin karşısında oldu. Sosyal güvenlikte verdiği tavizlerin çoğunu sonradan geri alması da bu yüzden. Verdiği tavizlerin çoğunu da emek “ellerini toprağa basıp” doğrulduğunda verdi ki bir önceki yazımda tartıştığım, 1969’da işçilere emeklilikte yaş sınırını kaldıran, 1186 sayılı Kanun bunun bir örneğidir. Bu savımı verilerle desteklemek için yazının sonundaki Tablolar bölümünde sosyal güvenlik üçüzleri SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’un emeklilik alanında geçirdiği önemli gördüğüm değişiklikleri listeledim. Yazının gerisinde, ilgili kanunları tarayarak hazırlayıp yazının sonuna eklediğim tablolardaki verileri kullanacağım.
Karaosmanoğlu’ndan Ulusu’ya
12 Mart’ta ordu, anayasayı askıya almayıp yönetime de doğrudan el koymadığından, parlamento ve partiler varlıklarını sürdürdüler. Üçüncü maddesinde “talebimiz karşılanmazsa idareyi ele alırız” tehditli muhtıra, birinci maddesinde meclis ve hükümeti anayasanın öngördüğü reformları gerçekleştirememekle suçluyor, ikinci maddesindeyse reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak partiler üstü bir hükümetin kurulmasını talep ediyordu. Muhtıradan 1973 seçimlerine kadar dört teknokrat hükümet kuruldu: ilk ikisi Nihat Erim, ardından Ferit Melen ve Naim Talu hükümetleri.
Dünya Bankası’ndan davetli Karaosmanoğlu I. Erim hükümetinin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısıydı. 26 üyeli I. Erim Hükümeti’nde Karaosmanoğlu dâhil parlamento dışı 15 bakandan sosyal güvenlikle ilişkililer Çalışma Bakanı Atilla Sav ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Türkan Akyol’du. Karaosmanoğlu’nun reformları planlı kalkınmayı, vergi ve toprak reformlarını, gelir dağılımının iyileştirilmesini, doğal kaynaklarda kamu ağırlığını ve emeğin sermaye karşısında ucuzlatılmamasını öngörürken, Sav sosyal güvenliğin aktüeryal sorunlarının incelenmesine ve işleyişinin iyileştirilmesine, Akyol ise sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına odaklanmıştı.
I. Erim Hükümeti’nin göreve başlamasından beş ay sonra kuruluş kanunu kabul edilen Bağ-Kur’un bu hükümetin tasarısı olduğu söylenemez: Tasarı Kasım 1969’da meclise gelmişti. Buna rağmen, tasarının Cumhuriyet Senatosu’nda görüşüldüğü 12 Ağustos 1971 tarihli toplantı raporunda, sosyal güvenliğin hem hak hem de devletin kaçınamayacağı bir yükümlülüğü olduğunun özellikle belirtilmesi, 12 Mart sonrasında devletin sosyal güvenliğe bakışında henüz değişiklik olmadığını gösteriyor.
Ancak, 12 Mart Muhtırasının bir iç çelişkisi vardı: Muhtıra, reformları yapacak güçlü bir hükümet isterken hükümete reformları parlamentodan geçirecek siyasal gücü vermiyordu. Parlamento ve partiler varlıklarını sürdürdüklerinden teknokrat hükümetler reformlarını parlamentodan geçirmek zorundaydı ki aynı parlamento reformlara engeldi. Erim, bu engeli aşıp Adalet Partisi’nin (AP) desteğini almak için, 2 Aralık 1971’de AP Milletvekili ve eski Maliye Bakanı Mesut Erez’i Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak hükümete aldı. Ertesi gün, Karaosmanoğlu, Sav ve Akyol’un da aralarında olduğu 11 bakan, hükümetin kalkınma hamlesi ve reformları Atatürkçü bir görüşle ele alma amacını gerçekleştirme olanağının kalmadığı gerekçesiyle istifa etti. Benzer bir sorun da, politik görüşlerindeki farklılıklar nedeniyle teknokratların aralarında anlaşamamaları sorunuydu. Sonrasında gelen teknokrat hükümetler de benzer sorunlar yaşadı.
Dönemin önemli olaylarından biri, CHP’de İsmet İnönü ile Bülent Ecevit arasındaki derinleşen ayrışmaydı. İnönü’nün Erim hükümetini desteklemesine karşı çıkan Ecevit, 21 Mart 1971’de genel sekreterlikten istifa etti. Ecevit’in baskısıyla Parti Meclisi’nin Erim hükümetine desteği çekmesinin ardından 8 Mayıs 1972’de İnönü de genel başkanlıktan istifa etti. 14 Mayıs 1972’de genel başkan seçilen Ecevit liderliğindeki CHP, 14 Ekim 1973 seçimlerinde %33,3 oyla, 5 Haziran 1977 seçimlerindeyse %41,4 oyla iki seçimde de birinci parti oldu, ancak ikisinde de tek başına hükümet kuracak çoğunluğu sağlayamadı.
Şimdi yükselen işçi hareketine döneyim: 12 Mart işçi hareketini ağır bir baskıyla ezdi; DİSK yöneticilerinin birçoğu tutuklandı, grev, direniş ve toplantılar yasaklandı veya izne bağlandı. Buna rağmen, ne DİSK kapatıldı ne de işçilerin sendikal örgütlenmesi bütünüyle ortadan kaldırıldı. Memur sendikacılığının sonuysa acıklı oldu. 1961 Anayasası’nın 46. maddesine dayanılarak 1965’te 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu çıkarılmış, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 22. maddesiyle de memurlara sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkı tanınmış, 1965–1971 arasında 600’ün üzerinde memur sendikası kurulmuştu. Ancak 1971’de 1488 sayılı Anayasa değişikliğiyle 46. maddedeki “çalışanlar” ibaresi “işçiler” olarak daraltıldı; 624 sayılı Kanun ile 657 sayılı Kanun’un 22. maddesi yürürlükten kaldırıldı ve Anayasa’ya eklenen geçici 16. maddeyle memur sendikalarının faaliyetlerine son verildi.
12 Mart’ın baskı ortamına rağmen işçi hareketi güçlenmesini sürdürdü; 1970’lerin ortalarından itibaren grevler ve işyeri eylemleri yeniden yaygınlaştı. DİSK büyürken, Türk-İş içinde 1971’de başlayan sosyal-demokrat muhalefet güçlendi; bu muhalefetin bazı sendikaları zamanla Türk-İş’ten ayrılıp DİSK’e katıldı. Bu nedenle, Türk-İş’i de güçlenen hareketin dışında tutamam. Örneğin 16 Haziran 1975’te Türk-İş’in İzmir’deki bölgesel genel grevi, işverenlerin sendika karşıtı uygulamalarına ve işten çıkarmalara karşı önemli bir eylemdi. 1970’lerin ikinci yarısında DİSK’e bağlı Maden-İş’in, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası ile yürüttüğü toplu pazarlık uyuşmazlıklarının ardından metal işyerlerinde gerçekleştirdiği grevler, işçi hareketinin giderek daha geniş bir mücadele alanına yayıldığını gösteriyordu.[1],[2]
Anlattıklarımın sosyal güvenlikteki karşılığı için makalenin sonundaki tablolara bakılabilir. 12 Mart sonrasında devletin sosyal güvenlikten vazgeçtiğine dair bir işaret yok; tersine, yükselen işçi hareketiyle birlikte kapsam genişliyordu. Ancak gelirler de artırılıyordu: 1973’te SSK’da sigortalı ve işveren primleri toplamı %11’den %13’e, 1975’te %15’e çıktı (Tablo 3). Emekli Sandığı’ndaysa 1969’da sigortalı ve kurum primleri toplamı %22’ye yükseltilmişti (Tablo 4). Bağ-Kur’da 1979’da kadınlar için emeklilik yaşı 55’ten 50’ye, erkekler için 60’tan 55’e indirilirken prim oranı %13’ten %15’e çıkarıldı (Tablo 5). Görüldüğü gibi, giderler öne çekildiğinde gelirler yükseltiliyordu.
1976’da SSK’da kadınların sigortalılık süresinin 25 yıldan 20 yıla indirilmesi de bir başka ilginç örnek. Kadınlara beş yıl daha erken emekli olabilmenin yolu açılırken, 25 yılı tamamlamadan emekli olanların aylık bağlama oranı eksik her tam yıl için %2 azaltılıyordu. Dolayısıyla kadınlar için aynı düzenleme hem emekliliği öne çekiyor hem de bunun karşılığını daha düşük aylıkla ödetiyordu. Bir hak genişletilirken, o hakkın maliyeti de yükseltiliyordu. Sosyal güvenlikteki yap-boz-yap böyle işliyordu.
1970’lerin ikinci yarısında ekonomik ve siyasal krizler derinleşti. 1973’teki ilk petrol şokunun ardından yükselen dış açıklar, enflasyon ve kısa vadeli dış borçlanma, 1977’den itibaren ödemeler dengesi sorununu daha da ağırlaştırdı. 1978–1979’da dış borçların yeniden yapılandırılması amacıyla alacaklılarla görüşmeler yürütülürken, IMF ve Dünya Bankası ile de program müzakereleri başlatıldı; ancak 1979’daki ikinci petrol şoku dış finansmanı daha da daralttı ve ithalat için döviz temini giderek zorlaştı.
12 Kasım 1979’da kurulan AP azınlık hükümeti, 12 Eylül darbesi öncesindeki son hükümetti. Özal, bu hükümet tarafından 3 Aralık 1979’da Başbakanlık Müsteşarı olarak atandı. 24 Ocak 1980’de hükümet, Özal’ın öncülüğünde hazırlanan kapsamlı bir istikrar ve yapısal uyum programı açıkladı. Serbest piyasa ilkelerine dayalı bu program, ithal ikameci büyümeden vazgeçerek ekonomiyi ihracata ve dışa dönük büyümeye yöneltti. Programın ardından IMF ile yürütülen görüşmeler, Haziran 1980’de üç yıllık bir “stand-by” anlaşmasıyla sonuçlandı. Aynı yıl alacaklılar da Türkiye’nin 1980–1983 döneminde vadesi gelen borçlarının yeniden yapılandırılmasını kabul etti.
Ancak 24 Ocak Kararları’nın uygulanması için gerekli koşullar henüz oluşmamıştı. Ekonomik kriz derinleşirken grevler, işgaller ve şiddet olayları tırmanıyor; üniversitelerde boykotlar ve çatışmalar sürüyor, parlamentodaysa istikrarlı bir hükümet kurulamıyordu. 12 Eylül 1980’de ordu yönetime el koydu, parlamento feshedildi ve 21 Eylül 1980’de Özal’ın ekonomi işlerinden sorumlu başbakan yardımcısı olarak atandığı Ulusu cunta hükümeti kuruldu.
Ulusu’dan Çankaya’da Çoban Sülü’ye
12 Eylül darbesi sonrasındaki üç yıl, Türkiye’nin hem siyasal rejimini hem de ekonomik yapısını yeniden kuran bir geçiş dönemiydi. Darbeyle feshedilen parlamentonun yerini Millî Güvenlik Konseyi (MGK) aldı; partiler kapatıldı, eski siyasetçilere siyaset yasağı geldi, DİSK başta olmak üzere muhalif sendikalar tasfiye edildi ve öğrenci hareketinin devrimci kanadının üzerinden silindir gibi geçildi. Askeri rejim, sadece ekonomi politikalarını değil, ülkenin hukuki ve siyasi çerçevesini de yeniden şekillendirdi.[3]
Yine tablolara dönersem, Ulusu cunta hükümeti ile ilk Özal hükümeti arasında geçen zamanda sosyal güvenlikte önceki dönemin çizgisinin sürdüğü görülüyor. SSK’da 1981’de prim oranı toplamda %20’ye çıkarıldı (Tablo 3). Aynı yıl 2422 sayılı Kanun’la aylık hesabı yeniden düzenlendi: 5,000 gün için aylık bağlama oranı %60 olarak belirlendi; 5,000 günden fazla her 240 gün ve kadınlarda 50, erkeklerde 55 yaşından sonra tamamlanan her tam yaş için oran birer puan artırıldı (Tablo 1). 1976’da kadınlara getirilen erken emeklilik imkânının karşılığındaki %2’lik indirim kaldırıldı; yerine eksik yaş için birer puanlık indirim getirildi, ancak aynı yıl çıkarılan 2564 sayılı Kanun’la bu indirim de kaldırıldı (Tablo 1).
Emekli Sandığı’nda kesenekler toplamı 1981’de %28’e yükseltildi. 1983’te 2898 sayılı Kanun’la kadınlara 20 fiilî hizmet yılı ve 45 yaşla emeklilik imkânı tanınırken, aylık bağlama oranı 20 yıllık hizmet için %65 olarak belirlendi; 25 yıllık hizmetteyse oran %70’e çıkıyor, bağlanacak aylıkların toplamı emekli aylığı bağlanmasına esas aylığın %95’ini geçemiyordu. Yani kadınlar erkeklerden daha genç ve daha kısa hizmetle emekli olabilirken, 25 yıllık hizmetten önce emekli olanlarının aylık bağlama oranı düşürülüyordu.
Kısacası bu üç yılda sosyal güvenliğin kapsamı genişletilirken gelirleri artırılıyor, fakat henüz önceki dönemin çizgisinden belirgin bir kopuş görülmüyordu.
ANAP iktidarının ilk yıllarında 24 Ocak çizgisi, askeri rejimin açtığı baskı ortamında derinleşti. Ekonomi dışa açıldı, ihracat teşvik edildi, ithalat, sermaye akışları ve finansal piyasalar serbestleştirildi; ancak bu gelişmelerin faturası ücretliler ve küçük üreticilere ödetildi. 1988’e gelindiğinde ücretler reel olarak geriledi, tarımsal destekler de budandı ki bu gerileme ve budama sandığa da yansıdı. 1987 seçimlerinde ANAP’ın oyu %36,3’e düştü; ancak seçim sisteminde yapılan değişiklikler sayesinde ANAP tek başına iktidarını korudu. Ama toplumsal tabandaki erime durmadı ve yıkım 26 Mart 1989 yerel seçimlerinde geldi. ANAP’ın oyları %21,8’e gerilerken başta İstanbul, Ankara ve İzmir, büyük kentler kaybedildi. Altı yılda oyunun yarısını kaybeden ANAP’ın desteği ciddi biçimde erimişti.
Özal’ın önünde iki yol vardı: ANAP’ın başında kalıp başarısızlığın hesabını sandıkta vermek ya da Evren’in yedi yıllık cumhurbaşkanlığı süresi dolduğundan Cumhurbaşkanlığına geçmek. Özal ikinci yolu seçti ve muhalefetin boykot ettiği 31 Ekim 1989’daki TBMM oylamasında Cumhurbaşkanı seçilerek, oyları erimiş, büyük kentleri kaybetmiş ve desteği zayıflamış ANAP’ın başında kalıp seçimlerde hesap vermektense Çankaya’ya kaçtı, yerine hem ANAP genel başkanı hem de başbakan olarak Yıldırım Akbulut geçti.
Yeniden tablolara dönersem, Özal hükümetleri döneminde kayda değer değişiklik SSK’da oldu: 1986’da yürürlüğe giren 3246 sayılı Kanun’la. Yapılan, öncesindeki gibi bir yandan emekliliğin kapsamını genişletirken diğer yandan gelirleri artırma değil, tersine, emeklilik hakkı koşullarını ağırlaştırarak giderleri düşürme girişimiydi. Kanun, özellikle 1 Ocak 1990’dan itibaren ilk defa sigortalı olacaklar için kadınlarda 55, erkeklerde 60 yaş şartı getirirken, mevcut sigortalılar için de sigortalılık sürelerine göre kademeli yaş koşulları öngörüyordu (Tablo 1). Böylece sosyal güvenlikte daha önce gördüğümüz hakları genişletirken maliyetleri gelir artışlarıyla karşılama yaklaşımından kopuldu. 3246 sayılı Kanun, sosyal güvenliğin artık bir hak olarak değil, sınırlanması gereken bir maliyet olarak görülmeye başlandığının ilk büyük işaretiydi.
Nedenlerinin yukarıda yazdıklarımdan açık olduğunu düşündüğümden ayrıntılara girmeden, şimdi de 26 Mart 1989 yerel seçimlerinden kısa bir süre önce, 7 Mart 1989’da başlayan Türkiye işçi sınıfının yeniden yükselişine, Bahar Eylemlerine bakayım. Bahar Eylemleri, 1989 yılının ilk aylarında kamu kesiminde çalışan yaklaşık 600 bin işçiyi ilgilendiren toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde Türk-İş’e bağlı 26 sendikanın oluşturduğu Koordinasyon Kurulu ile kamu işveren sendikaları arasındaki görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine başladı. Grev hakkının kısıtlı olduğu ortamda işçiler iş yavaşlatma, boykotlar, yürüyüşler ve oturma eylemleri gibi yöntemlere başvurdu; eylemler giderek genel grev havasına büründü. 18 Mayıs’ta hükümet ile Türk-İş arasında varılan anlaşmayla kamu işçilerinin ücretlerinde önemli artışlar sağlandı.
İşçi hareketindeki bu canlanma 1990-91’de Zonguldak maden işçilerinin eylemleriyle sürdü. Maden Tetkik ve Arama ve Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda çalışan yaklaşık 48 bin maden işçisi, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin sonuçsuz kalması üzerine 30 Kasım 1990’da greve başladı. “Ekmek, barış ve özgürlük” sloganıyla yürütülen grev, esnafın kepenk kapatmasıyla Zonguldak genelinde bir dayanışma hareketine dönüştü. Hükümetle görüşmelerden sonuç alınamayınca madenciler 4 Ocak 1991’de Ankara’ya gitme kararı aldılar. Ankara’ya götürülmeleri için beklenen otobüslerin Zonguldak’a girişi engellenince, “Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı” sloganlarıyla yürüyüşe geçen madencilerin önü Mengen’de kesildi. Ancak işçiler geri adım atmadı, Zonguldak’a dönmelerinden sonra görüşmeler yeniden başladı, 6 Şubat 1991’de imzalanan toplu iş sözleşmesiyle maden işçilerinin reel ücretleri iki katından fazlasına çıktı.
20 Ekim 1991 genel seçimlerinde ANAP’ın oyları %24,0’a gerilerken, Doğru Yol Partisi (DYP) %27,0 oyla birinci parti oldu. Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) %20,8, Refah Partisi (RP) %16,9 ve Demokratik Sol Parti (DSP) %10,8 oy aldı. Hiçbir parti tek başına hükümet kuracak çoğunluğu sağlayamayınca DYP ile SHP koalisyon hükümeti kurdu ve DYP Genel Başkanı Demirel 20 Kasım 1991’de başbakan oldu.
Şimdi, son kez tablolara döneyim ve SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur Emeklilik Koşulları tablolarının hepsinde (Tablo 1, 2 ve 5) gördüğümüz 3774 sayılı Kanun’a bakayım. Bu kanun, Demirel başbakan olduktan 52 gün sonra, 11 Ocak 1992’de teklif edildi, 23 Ocak’ta 3769 sayılı Kanun olarak kabul edildi. Cumhurbaşkanı Özal kanunu onaylamayıp 7 Şubat’ta Meclis’e geri gönderdi, 20 Şubat’ta Meclis kanunu aynen yeniden kabul etti ve kanun 3774 sayılı Kanun olarak yasalaştı.
Peki, 3774 ne yaptı? Emeklilikte yaş şartını kaldırdı. Üstelik bunu yalnızca yaş şartının 1969’da kaldırılıp 1986’da geri getirildiği SSK için değil, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur için de yaptı. Emekli Sandığı’nda kadın iştirakçilerin 20, erkek iştirakçilerin 25 fiilî hizmet yılını doldurmaları; Bağ-Kur’da kadınların 20, erkeklerin 25 tam yıl prim ödemeleri; SSK’da da kadınlar için 20, erkekler için 25 yıllık sigortalılık süresi ve gerekli prim gününün tamamlanması halinde yaş şartı kaldırıldı.
Peki, emeklilikte yaş şartını 1969’da SSK, 1992’de ise yalnızca SSK için değil, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur için de kaldıran başbakanın Çoban Sülü olması nasıl açıklanabilir? Çoban Sülü’nün popülistliğiyle mi, yoksa ikisinin de öncesinde emeğin “ellerini toprağa basıp” doğrulmasıyla mı?
Bitirirken
Özal’ın 17 Nisan 1993’te ölümüyle Cumhurbaşkanlığı makamı boşaldı. Demirel önce aday olmadığını söylese de DYP’nin 23 Nisan’da kendisini aday göstermesinin ardından adaylığını açıkladı ve 16 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı seçildi. Böylece o da Özal gibi başbakanlığı bırakıp Çankaya’ya kaçtı. Neden kaçtığının olası açıklamalarını ise okuyucuya bırakıyorum. Özal’ın Çankaya’ya kaçması sonrası yerine hem ANAP genel başkanı hem de başbakan olarak Yıldırım Akbulut’un geçmesi gibi, Demirel’in Çankaya’ya kaçması sonrası da yerine hem DYP genel başkanı hem de başbakan olarak Tansu Çiller geçti. Artık pehlivan tefrikasına dönmüş yazı dizimin bir sonraki yazısında Çiller ve sonrasına bakacağım.
Tablolar
Tablo 1. SSK: Emeklilik Koşulları, Aylık Hesabı ve Prime Esas Kazanç (1949–1993)
Tablo 2. Emekli Sandığı: Emeklilik Koşulları, Aylık Hesabı ve Emekli Keseneğine Esas Aylık (1949–1993)
Tablo 3. SSK: Prim Oranları (1949–1993)
| Yıl | Kanun | Sigortalı | İşveren |
|---|---|---|---|
| 1949 | 5417 | %4 | %4 |
| 1957 | 6900 | %5 | %6 |
| 1973 | 1698 | %6 | %7 |
| 1975 | 1912 | %7 | %8 |
| 1981 | 2422 | %9 | %11 |
Not: 1949’da 5417 sayılı Kanun yalnızca İhtiyarlık Sigortasını düzenlediğinden, bu yıldaki %4 + %4 oranı ihtiyarlık sigortası primidir. 6900 sayılı Kanun’un 1957’de yürürlüğe girmesiyle malûliyet, ihtiyarlık ve ölüm sigortaları birlikte düzenlenmiş ve bunların primi %11 olarak belirlenmiştir; bunun %5’i sigortalı, %6’sı işveren hissesidir. Ayrıca 1981’de 2422 sayılı Kanun, maden işyerlerinin yeraltı işlerinde çalışanları için primi %22 yapmıştır: %9 sigortalı + %13 işveren.
Tablo 4. Emekli Sandığı: Prim Oranları (1949–1993)
| Yıl | Kanun | Sigortalı | Kurum |
|---|---|---|---|
| 1949 | 5434 | %5 | %5 |
| 1959 | 7236 | %6 | %6 |
| 1960 | 7236 | %7 | %7 |
| 1969 | 1101 | %8 | %14 |
| 1981 | 2363 | %10 | %18 |
| 1986 | 3284 | %10 | %18 |
| 1987 | 3284 | %11 | %19 |
| 1989 | 3284 | %12 | %20 |
Tablo 5. Bağ-Kur: Emeklilik Koşulları, Aylık Hesabı ve Prim/Gelir Basamakları (1971–1993)
Notlar
- İşçi hareketindeki bu yükselişin önünü kesmek için, bir önceki yazımda sözünü ettiğim 12 Mart öncesinde kurulmuş MİSK’in ardından, 1976’da HAK-İŞ’in kurulduğunu da belirteyim. MSP’li Tevfik Paksu’nun Çalışma Bakanlığı sırasında kurulan HAK-İŞ ve daha önce kurulmuş MİSK, dinî ve milliyetçi duyarlılıkları öne çıkararak işçilerin mücadeleci işçi hareketine katılımını sınırlamaya çalışan örgütlenmelerdi. ↑
- 12 Mart, işçi hareketi gibi öğrenci hareketini de ağır baskı altına aldı. Öğrenci dernekleri kapatıldı, üniversiteler üzerindeki baskı artırıldı, çok sayıda öğrenci tutuklandı, hareketin devrimci önderleri de infaz ve idamlarla tasfiye edildi. Buna rağmen öğrenci hareketi 1973 seçimlerinin ardından üniversitelerde yeniden canlandı. Ancak bu kez hareket, öğrenci taleplerinin ötesinde, ülkede giderek sertleşen siyasal çatışmanın da bir parçası hâline geldi. ↑
- MGK’nın denetiminde hazırlanan 1982 Anayasası, 7 Kasım 1982’de halkoylamasına sunuldu ve kabul edildi. Anayasanın geçici 1. maddesi uyarınca MGK Başkanı Kenan Evren de Cumhurbaşkanı oldu. Nisan 1983’te çıkarılan Siyasi Partiler Kanunu ile siyasal faaliyetin hukuki çerçevesi oluşturuldu, ancak eski liderlerin seçimlere girmesi engellendi; 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’yla genel seçimlerde %10 ülke barajı getirildi. Anayasa oylamasından birkaç ay önce görevinden istifa etmiş Özal, Mayıs 1983’te Anavatan Partisi’ni (ANAP) kurdu ve 6 Kasım 1983 seçimlerinden birinci parti çıkan ANAP, tek başına iktidar oldu. ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.



