Takip et

Sosyal Güvenlik Ponzi Değildir, Olamaz (V) ― Son Sözler (2. Kısım)

🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.21797639 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Bu yazı, 1960’ların sonundan 12 Mart 1971’e uzanan süreçte işçi hareketi, öğrenci muhalefeti ve siyasal kutuplaşmanın yükselişini, melez vesayetçi düzenin kendini yeniden üretme çabası ve sosyal güvenliğin bu yeniden yapılanmadaki yeri üzerinden ele alıyor.

Giriş

Bu sosyal güvenlik dizisinin bir önceki yazısında şunu demiştim:

Türkiye, 1923’ten 1960’a uzanan süreçte, İtalyan faşizminin korporatif kurumsal araçlarından da esinlenen düzenlemeleri kendi toplumsal ve siyasal yapısına uyarlayarak, paternalizm, solidarizm ve korporatizmin harmanlandığı, işçi sınıfını baskılayan melez bir vesayetçi düzen oluşturmuştur.

Dizinin devamında, bu savın bugüne uzanan izlerini süreceğim. Bunu yaparken, daha önce de yaptığım gibi, bu melez vesayetçi düzenin zaman içinde değişerek farklı biçimler aldığını göz önünde bulunduracağım. Ancak, Hakan Koçak’ın bir uyarısı üzerine önce bir önceki yazıda sözünü ettiğim 1936 tarih ve 3008 sayılı İş Kanunu’na kısaca geri döneceğim.[1] Sonrasında bir önceki yazıda kaldığım yerden devam edeceğim.

1930’lara Kısa Bir Dönüş

Sosyal devlet anlayışı 1961 Anayasası ile başlamadı. 1961 Anayasası, 1930’lardan itibaren çalışma hayatı ve sosyal güvenlik alanlarında şekillenen kurumsal birikimi anayasal güvence altına alan bir dönüm noktasıydı. Bu nedenle, 1960’ların sosyal politika reformlarını doğru değerlendirebilmek için 1930’lara dönmek gerekir.

1929 Dünya Bunalımı, Türkiye’de ekonomik politikanın yönelimini değiştirdi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında millî bir burjuvazi yaratılarak ekonomik bağımsızlığa kapitalist kalkınma yoluyla ulaşılabileceği düşünülüyordu. Ancak dünya ekonomisindeki daralma, dış ticaret koşullarının ağırlaşması ve özel sermayenin yetersizliği bu yolun sınırlarını gösterdi. 1930’larda bir çıkış yolu olarak benimsenen devletçilik, ekonomik tercih olmanın ötesinde bağımsızlığın kurumsal dayanağı haline geldi; çalışma hayatı ve sosyal güvenlik de bu yönelimin ayrılmaz parçaları oldu.

Bu yönelimin siyasal arka planında 1930 Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) deneyimi önemlidir. SCF’nin gördüğü beklenmedik toplumsal destek, yalnızca Cumhuriyet Halk Fırkasının meşruiyetini değil, izlenen kalkınma yolunu da tartışmalı hale getirdi. Parti bu desteğin yönetici kadrolarda yarattığı kaygılar nedeniyle kısa sürede kapatılınca çok partili siyasal yaşama geçiş denemesi sona erdi. Aynı dönemde Türkiye’nin uluslararası sistemle ilişkileri de yeni bir evreye girdi. 1932’de Milletler Cemiyeti’ne katılmasıyla Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) çalışma hukuku ve sosyal politika tartışmalarıyla ilişki kurmaya başladı. Ancak ILO önemli bir referans olsa da, Türkiye’deki kurumsal dönüşümün asıl belirleyicisi devletçi kalkınma arayışıydı.

Bu ortamda hazırlanan 1932 tarihli İş Kanunu Taslağı, çalışma hukuku ve sosyal güvenlik alanındaki ilk kapsamlı kurumsal girişimdi. Taslak, çalışma ilişkilerini bireysel sözleşmeler ötesinde ele alıyor; devletin düzenleyici ve koruyucu rolünü tanımlıyordu. Ancak ekonomik koşullar, işveren itirazları ve siyasal öncelikler nedeniyle yasalaşamadı. Yasalaşamamış olsa da taslak, 1936’da 3008 sayılı İş Kanunu ile kurumsallaşacak sosyal koruma anlayışının temelini attı.

1936 tarih ve 3008 sayılı İş Kanunu bu kurumsal birikimi somutlaştırdı. Kanunun 100. maddesi, iş kazası, meslek hastalığı, analık, ihtiyarlık, hastalık ve ölüm gibi hallerde sosyal yardımların devletçe düzenlenip yönetileceğini hükme bağlıyor ve bu amaçla bir İşçi Sigorta İdaresi kurulmasını öngörüyordu. Sigortalılığı zorunlu kılıyor, kaçınmayı yasaklıyor ve sosyal sigortanın hukuki çerçevesini belirliyordu. Her ne kadar kanun bu çerçeveyi çizmiş olsa da, İkinci Dünya Savaşı’nın ağır ekonomik ve siyasal koşulları nedeniyle uzun süre uygulamaya geçirilemedi. İşçi Sigorta İdaresi ancak 1945 sonrasında faaliyete başlayabildi.

Kanunun kurumsal mantığı ise dikkat çekiciydi: İşçiye devlet eliyle koruma sağlarken onu bağımsız bir aktör olarak değil, devletçe korunacak ve yönlendirilecek bir sınıf olarak konumlandırıyordu. Merkezi bir İşçi Sigorta İdaresi öngörülmesi, sosyal korumayı devlet eliyle örgütlenen bir kamu hizmeti olarak tanımladı ve bu yönüyle sosyal politika alanındaki melez vesayetçi düzenin kurumsal dayanaklarından biri oldu. İdare “işçi sigortası” olarak adlandırmış olsa da, ortaya çıkan aktüeryal esaslara göre işleyen bir sigorta sistemi değil, devletçe örgütlenen zorunlu bir sosyal güvenlik sistemiydi.

Aynı dönemin dikkat çekici sembolik tercihlerinden biri de 1 Mayıs’ın resmî statüsüydü. 1924’ten itibaren kitlesel kutlamalar yasaktı; 1925’teki Takrir-i Sükûn Kanunu bu yasağı uzun yıllar sürdürdü. 1935’te 2739 sayılı Ulusal Bayramlar ve Genel Tatiller Hakkında Kanun, 1 Mayıs’ı “İşçi Bayramı” değil, “Bahar Bayramı” olarak tatil ilan etti. Devlet, günün sınıfsal anlamını ortadan kaldırarak mevsimsel bir kutlamaya dönüştürüyordu. Bu tercih, erken Cumhuriyet’in yaklaşımını özetler: İşçi sınıfı tanınıyor ve korunuyordu; ancak bağımsız bir özne olarak değil, devletçe yönlendirilecek bir sınıf olarak.

Sonuç olarak, 1961 Anayasası’nın sosyal devlet ilkesi, sıfırdan yaratılmış yeni bir kurumsal anlayış değil; daha öncelerinden değilse, 1923’ten itibaren ekonomik bağımsızlığa kapitalist kalkınma yoluyla ulaşma arayışının çalışma hayatı ve sosyal güvenlik alanında yarattığı kurumsal birikimi anayasal güvenceye kavuşturan bir eşikti.

Ortanın Solu

Dizinin bir önceki yazısında 1960-1980 dönemini tartışmaya başlamıştım. Ancak 2500 kelime sınırına yaklaştığım için başlığı “1960-1969 Dönemi” olarak değiştirerek 1969’da durmuştum. Bu bölümde kaldığım yerden devam ediyorum. Ama önce, bir önceki yazıda yaptığım bir tarihsel hatayı düzelteyim. Şöyle demiştim:

Bu bölümü kapatırken, 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP), 1965 seçimlerinde yüzde 3 oy oranıyla 15 milletvekili çıkararak işçi sınıfının siyasal temsilinin kurumsallaşması açısından bir dönüm noktası olduğunu belirtmeliyim. Aynı yıl, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) genel başkanlığına seçilen Bülent Ecevit, partisini “Ortanın Solu” olarak tanımlayarak CHP’yi solda konumlandırdı.

1965 yılında CHP genel başkanı Bülent Ecevit değil, İsmet İnönü idi. Kamuoyu “Ortanın Solu” tanımlamasını ilk kez 1965 yılında İnönü’den duydu. Ecevit yaklaşımın başlıca geliştiricilerinden biri olarak, 1966’da genel sekreter olduktan sonra “Ortanın Solu” çizgisinin sözcüsü haline geldi; 1972’de CHP genel başkanı seçilmesiyle çizginin liderliğini üstlendi.

Bülent Ecevit’in dönem açısından bir başka önemi de 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrası 20 Kasım 1961 ile 20 Şubat 1965 arasında İnönü başbakanlığında kurulan üç koalisyon hükümetinin hepsinde çalışma bakanlığı yapmış olmasıdır. Dönemin çalışma hayatını ve sosyal güvenliği düzenleyen başlıca kanunlar—24 Temmuz 1963 tarihli 274 sayılı Sendikalar Kanunu, aynı tarihli 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile 29 Temmuz 1964 tarihli 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu—onun çalışma bakanlığı döneminde çıkarıldı.

24 Temmuz 1963’te 275 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesi dolayısıyla düzenlenen törende Ecevit, grev ve lokavt haklarının kullanılmasından çok, işçi ve işvereni “anlayışla anlaşma masalarına” oturtacağına inandığını söylüyordu. İki yıl sonra, 1965’te, Türk-İş’in “İşçi Bayramı” olarak kutladığı 24 Temmuz töreninde ise yeni çalışma düzeninin “Türkiye’de sınıf çatışması olasılığı hayallerine set çektiğini” savunuyor ve konuşmasını işçi hareketinin bölünmemesi temennisiyle bitiriyordu.[2]

Bu değerlendirme, 274 ve 275 sayılı kanunların yalnızca işçilere hak tanımakla kalmayıp, sermaye birikimini kesintisiz sürdürecek bir uzlaşı çerçevesi kurmayı amaçladığını gösteriyordu. Ecevit’in grev ve lokavtı bir çatışma değil, uzlaşı aracı olarak görmesi, 1930’ların sınıf çatışmasını dışlama eğiliminin devamıydı. 506 sayılı Kanun’un sosyal güvenceleri kuşkusuz işçi sınıfı için önemli kazanımlardı; ancak bu güvenceler, aynı zamanda sınıf çatışmasını yumuşatan, işçiyi düzene eklemleyen ve sermaye birikimini destekleyen dengeleyici bir işlev görüyordu.

Çoban Sülü

Süleyman Demirel’in 1964 sonunda genel başkan seçilmesinin ardından Adalet Partisi (AP), önceki koalisyon hükümetlerinin yarattığı hayal kırıklığının da etkisiyle, 1965 seçimlerinde CHP’nin “Ortanın Solu” politikasını “Moskova’nın Yolu” olarak hedef alan sert bir kampanyayla oyların %52,9’unu alarak tek başına iktidara geldi. TİP de bu seçimlerde Meclis’e girdi. Bu dönemde TİP’in yükselişi ve Türk-İş içindeki bazı sendikaların mücadeleci bir çizgiye yönelmesi, sendikal harekette bir ayrışmanın habercisiydi. Ecevit’in 24 Temmuz 1965’te yaptığı “işçi hareketini bölmeyin” çağrısı, bu gerilimin farkında olunduğunu gösteriyordu. Nitekim 13 Şubat 1967’de Türk-İş’ten ayrılan mücadeleci sendikalar Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) kurarak bu bölünmeyi kurumsallaştırdı.

1961 Anayasası’nın genişlettiği örgütlenme alanı, işçi hareketiyle aydın ve öğrenci çevrelerinin ilişkilerini güçlendiriyordu. TİP çevresindeki gençlerin 1965’te kurduğu Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), üniversite gençliğinde sosyalist fikirlerin yayılmasında etkili oldu; 10 Ekim 1969’da Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu’na (Dev-Genç) dönüşmesiyle gençlik hareketindeki radikalleşme belirginleşti. Bu yükselişe paralel olarak, milliyetçi-muhafazakâr ve İslamcı-muhafazakâr hareketler de örgütlenmeye başladı. 1916’da kurulmuş olan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), 1960’ların ikinci yarısında İslamcı-muhafazakâr gençliğin önemli merkezlerinden biri haline geldi. Milliyetçi hareket ise Alparslan Türkeş liderliğinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) içinde yeniden şekillendi. Türkeş’in 1965’te genel başkan olmasının ardından 1966’da ilk Ülkü Ocağı kuruldu. CKMP, 8-9 Şubat 1969’daki Adana kongresinde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını aldı. Ülkü Ocakları da bu tarihten itibaren MHP’nin gençlik yapılanması olarak kurumsallaştı.

Bu kutuplaşmanın ilk büyük kırılması 16 Şubat 1969’da yaşandı. ABD 6. Filosu’nun İstanbul’a gelişini protesto eden sol göstericiler ile MTTB ve Ülkü Ocakları çevresindeki muhafazakâr gruplar arasında çıkan çatışmada iki solcu hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. “Kanlı Pazar” olarak anılan bu olay, ideolojik kutuplaşmanın giderek şiddete evrilmesinin ilk büyük işaretlerinden biriydi. Elbette bu gelişmeler yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz. Soğuk Savaş koşullarında antikomünizm, Türkiye’de devlet güvenlik anlayışının bir parçası haline gelmişti. ABD ve Batılı müttefikler, komünizmle mücadelede muhafazakâr güçlerle ilişki içindeydi. Ancak bu hareketler, Türkiye’de zaten var olan toplumsal ve ideolojik eğilimlerin üzerine inşa edildi.

AP hükümeti seçimlere giderken, 30 Nisan 1969’da, 1186 sayılı Kanun’la emeklilikte yaş sınırını kaldırarak işçilere bir önceki yazımda sözünü ettiğim kazanımı sundu. Bu düzenlemenin seçim öncesine denk gelmesi, iktidarın işçi oylarını gözettiğini akla getiriyor. Ancak bu hamleyi popülizmle ilişkilendirmek, dönemin ruhunu gözden kaçırır. 1186 sayılı Kanun, yalnızca işçilerden oy devşirmeye yönelik bir hamle değil, aynı zamanda yükselen işçi hareketini ve destekçisi öğrenci muhalefetini yumuşatma denemesi gibi de duruyor.

Dönemin demografik koşulları da bu yorumu destekliyor. Dünya Bankası verilerine göre 1964’te doğuşta beklenen yaşam süresi 53,6 yıl, 1969’da ise 56,2 yıldı. 1964 tarihli 506 sayılı Kanun’da belirlenen emeklilik yaşlarının (kadınlarda 50, erkeklerde 55) bu veriler karşısındaki konumu, dönemin koşulları içinde değerlendirilmelidir. 1969 tarihli 1186 sayılı Kanun’la yaş şartının kaldırılmasınınsa o günün koşullarında sistemin mali dengesi üzerinde yıkıcı bir etki yapması beklenemezdi.

12 Ekim 1969 seçimlerinde AP’nin oy oranı %52,9’dan %46,5’e gerilediyse de parti tek başına iktidarını sürdürdü. Aynı seçimde Necmettin Erbakan Konya’dan bağımsız milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. 26 Ocak 1970’te Erbakan’ın öncülüğünde Millî Nizam Partisi (MNP) kuruldu; AP’den ayrılan bazı milletvekillerinin katılımıyla MNP, Meclis’te temsil edilen ilk Millî Görüş partisi oldu.

AP hükümeti, bazı CHP milletvekillerinin de desteğiyle 12 Haziran 1970’te Meclis’ten geçen 1317 sayılı Kanun’la 274 sayılı Sendikalar Kanunu’nda değişiklik sürecini başlattı. Yasama süreci 29 Temmuz 1970’te tamamlanan kanun, 12 Ağustos 1970’te Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanun, sendikaların Türkiye çapında faaliyet gösterebilmesini ilgili işkolundaki sigortalı işçilerin en az üçte birini, işçi konfederasyonlarının kurulmasını ise Türkiye’deki sendikalı işçilerin en az üçte birini bir araya getirme koşuluna bağlıyordu. Düzenlemenin asıl hedefi, kısa sürede büyük bir örgütlenme gücüne ulaşan DİSK’in büyümesini engellemekti. Ancak bu girişim, 15-16 Haziran 1970’te Cumhuriyet tarihinin en büyük işçi eylemlerinden birini tetikledi. Direnişten bir hafta sonra, 23 Haziran 1970’te, kanun henüz yürürlüğe girmeden yangından mal kaçırırcasına kurulan Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK), DİSK’in antikomünist ve milliyetçi rakibi oldu.

1317 sayılı Kanun’la DİSK’in önünü kesme girişimi başarısız olmuştu. İşçi sınıfı 15-16 Haziran’da geri adım atmak bir yana, Cumhuriyet tarihinin en büyük kitlesel direnişlerinden birini gerçekleştirmişti. Öğrenci hareketindeki radikalleşme sürüyor, üniversiteler ve sokaklar siyasal çatışmanın başlıca alanları haline geliyordu. 1961 Anayasası’nın açtığı görece özgürlükçü yol, egemen sınıflar ve devlet aygıtı tarafından artık yönetilebilir olmaktan çıkmış görünüyordu. Yaklaşık dokuz ay sonra gelen 12 Mart 1971 Muhtırası, bu gelişmelerden bağımsız düşünülemez. Bir sonraki bölümde, 12 Mart sonrası sosyal güvenlik alanında yaşanan dönüşümü ele alacağım.

12 Mart

Türkiye dünyadaki ekonomik ve siyasi gelişmelerden bağımsız olmadığından, 12 Mart sonrası Türkiye’sine geçmeden önce uluslararası bağlama kısaca bakmakta yarar var. İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan kapitalizmin refah devletine dayalı “altın çağı” 1960’ların sonlarında sınırlarına dayanmış, sermaye birikim rejimi tıkanmaya başlamıştı. Bu tıkanma, refah devletini sorgulanır yaparken, serbest piyasa odaklı neoliberal çözümleri gündeme taşıdı. Savaş sonrasında kurulan Bretton Woods uluslararası para sisteminde ABD, doları altına (35$/troy ons), diğer ülkeler ise paralarını dolara bağlıyordu. 15 Ağustos 1971’de ABD, doların altınla bağını koparınca sistem çözülmeye başladı; 1973 başında Bundesbank Alman markını dalgalanmaya bırakınca diğer başlıca paralar da dalgalı kur rejimine geçti ve sistem çöktü. Aynı yıl, 11 Eylül Pinochet darbesiyle Şili neoliberal politikaların ilk laboratuvarı olurken, 6 Ekim’de başlayan birinci petrol krizi altın çağı noktaladı. Küresel ölçekte neoliberal dönem ise 1979’da İran Devrimi’yle başlayan ikinci petrol krizi sonrasında gelen Volcker şoku ve 1979-1980 Thatcher-Reagan devrimiyle başladı. Ayrıntılar için Öncü ve Öncü (2022) ve Cömert ve Öncü (2023) çalışmalarına bakılabilir.

12 Mart 1971, ordunun yönetime doğrudan el koymadığı, fakat mevcut hükümeti istifaya zorlayarak, onayladığı teknokrat bir hükümetin kurulmasını sağladığı bir müdahaleydi. Müdahalenin ardından CHP’den istifa eden Nihat Erim’in başbakanlığında 26 Mart’ta kurulan hükümet, kapsamlı bir ekonomik ve idari reform programıyla göreve başladı. 1966’dan beri Dünya Bankası’nda görev yapan Atilla Karaosmanoğlu, ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına getirildi. Karaosmanoğlu, 1968’de Dünya Bankası başkanlığına gelip 1981’e dek bu görevi sürdüren Robert McNamara’nın güvendiği teknokratlardan biriydi. McNamara döneminin başında Banka, kalkınmacı yaklaşımı henüz terk etmemiş ancak makroekonomik planlama, proje değerlendirmesi, performansa dayalı yönetim, “verimlilik” ve “etkinlik” gibi kavramlara giderek daha fazla ağırlık vermeye başlamıştı. Bu teknokratik yaklaşım, ilerleyen yıllarda Banka’nın neoliberal dönüşümünün kurumsal zeminini oluşturacaktı. Erim Hükümeti’nin programı büyük ölçüde bu anlayışın etkisiyle şekillendi.

Erim Hükümeti’nin ILO’dan talep ettiği teknik yardım üzerine, ILO aktüeri Antoine Zelenka SSK’nın mali ve aktüeryal yapısını incelemek üzere Türkiye’ye gönderildi. 19 Ekim-13 Aralık 1971 tarihleri arasında yürüttüğü çalışmada Zelenka, özellikle 1969 tarihli 1186 sayılı Kanun’un emeklilik sigortasının mali dengesi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. Raporunda, SSK bilançosunda yer alan teknik karşılıkların kanunun öngördüğü aktüeryal anlamı fiilen taşımadığını; özellikle “ödenmiş primler karşılığı”nın aktüeryal yöntemlerle hesaplanmış bir rezerv değil, dizinin iki önceki yazısında vurguladığım gibi, diğer muhasebe işlemleri tamamlandıktan sonra geriye kalan artık olduğunu doğruluyordu. Rapor, SSK’nın kurumsal yapısını ya da dağıtım esaslı sosyal güvenlik sistemini sorgulamıyor, mevcut sigortacılık kurgusunu aktüeryal-tutarlı hâle getirecek düzenlemeler öneriyordu.

Zelenka’nın raporu, Türkiye’de zaman zaman ileri sürüldüğü gibi “SSK batmaktadır” ya da “sosyal güvenlik sistemi sürdürülemez hale gelmiştir” sonucuna ulaşmıyordu. Aksine, emeklilik harcamalarının zaman içinde artmasının normal olduğunu vurguluyor, sorun olarak 1969 reformunun getirdiği yaş şartı aranmaksızın emeklilik gibi aktüeryal açıdan aşırı cömert düzenlemeleri gösteriyordu. Önerileri, yaş şartı aranmaksızın emekliliğin kaldırılması, emeklilik yaşının yükseltilmesi, aylık bağlama kurallarının sıkılaştırılması ve prim oranlarının belirli aralıklarla gözden geçirilmesi gibi değişikliklerle sınırlıydı. Başka bir deyişle, Zelenka’nın amacı sistemin çöktüğünü ilan etmek değil, fiilen dağıtım esaslı çalışan yapıyı yürürlükteki sigortacılık anlayışı çerçevesinde aktüeryal-tutarlı hâle getirmekti.

Bitirirken

Dizinin bir önceki yazısında olduğu gibi bu yazıda da Katman’ın 2500 kelime sınırına yaklaştığımdan burada duruyorum. Bu yazıyı da bir alıntıyla bitireyim. Bu kez alıntı, Nihat Erim hükümeti sonrasında gelen Ferit Melen hükümeti zamanında, 1972’de, yayımlamış Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’ndan (DPT, 1972; s. 175):

Sosyal fonlar kamu iktisadî teşebbüsleri tasarrufçu kuruluşlarından Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur’un toplam sigorta gelirleri ile sigorta giderleri arasındaki farkı ifade etmektedir (2). 1972 yılında toplam kamu gelirlerinin yüzde 2.1 ini oluşturan sosyal fonlar, Üçüncü Plan dönemi başından itibaren düşmeye başlayarak 1976 ve 1977 yıllarında kamu harcanabilir gelirini azaltıcı yönde etkileyecektir. Tasarrufçu kuruluşlar, 1972 de, 1.1 milyar TL düzeyinde fon yaratırken, 1977 de 2 milyar TL dolaylarında açık vereceklerdir.

Buradan ne görüyoruz? 1972’de Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı yazan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) çalışanlarının gözünde sosyal güvenlik üçüzleri Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur’un tasarrufçu kamu iktisadî teşebbüsleri olduğunu görüyoruz. Hatırlanırsa, dizinin dördüncü yazısında bu üçüzlerin sigorta kurumları değil, fazla verdiklerinde fazlaları kamuyu fonlayan, açık verdiklerinde açıkları kamu tarafından kapatılan bütçe idareleri olduklarını savunmuştum. Yukarıdaki DPT alıntısından yeterince radikal davranmadığım anlaşılıyor. Çünkü bu üçüzler kamu iktisadî teşebbüsleri tasarrufçu kuruluşlarıdır dememiştim.

Dizinin bir sonraki yazısında kaldığım yerden iz sürmeyi sürdüreceğim.

Kaynakça

Cömert, H. ve T. Sabri Öncü (2023). “Monetary Policy Debates in the Age of Deglobalisation: The Turkish Experiment—II,” Economic & Political Weekly, Vol 58, No 11, pp 10–13.

DPT (1972). Yeni Strateji ve Kalkınma Planı: Üçüncü Beş Yıl (1973-1978). No. DPT: 1272.

Öncü, A. ve T. Sabri Öncü (2022). “Monetary Policy Debates in the Age of Deglobalisation: Waiting for Deglobalisation—I ,” Economic & Political Weekly, Vol 57, No 46, pp 10–12.

Notlar

  1. 3008 sayılı Kanun’un 100. maddesine dikkatimi çeken Hakan Koçak’a teşekkür ederim.

  2. https://x.com/GunlukhafZa/status/2080713575706878184

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
T. Sabri Öncü (2026). Sosyal Güvenlik Ponzi Değildir, Olamaz (V) ― Son Sözler (2. Kısım). Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.21797639
  • Dr. T. Sabri Öncü, özel sektörde, kamu sektöründe ve çeşitli üniversitelerde uzun yıllar görev yapmıştır. Makine Mühendisliği, Uygulamalı Matematik ve İşletme alanlarında derecelere sahiptir. 1990’ların ortalarından 2000’lerin ortalarına kadar ABD’de çeşitli finansal kuruluşlarda nicel araştırmacı olarak çalışmış; Hindistan Merkez Bankası’na (RBI) bağlı Mumbai’deki İleri Finansal Araştırmalar ve Öğrenme Merkezi’nde (CAFRAL) Araştırma Başkanı (Baş Ekonomist) ve Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nda (UNCTAD) Kıdemli Ekonomist olarak görev yapmıştır. Halen Emekliler Dayanışma Sendikası İktisadi ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (EDS-İSAM) Direktörüdür. Saygın uluslararası dergi ve kitaplarda akademik, günlük gazete, dergi ve elektronik yayınlarda güncel çok sayıda makalesi yayınlanmıştır.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı
Literatür taraması ve/veya kaynaklardan özet çıkarımı Dil bilgisi, anlam bozukluğu ve noktalama kontrolü Tercüme

Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.