Vergisiz kamu harcaması hem mümkündür hem de kapitalist ülkelerin gelişiminde sanılandan çok daha yaygındır. Ancak her zaman akıl kârı bir uygulama değildir.
Kamu idaresi vergi toplamadan da harcama veya yatırım yapabilir mi? Evet. Cumhurbaşkanı emreder, Merkez Bankası parayı basıp hazineye verir ve harcama yapılır. Veya Cumhurbaşkanı emreder, Ziraat Bankası çiftçilere kredi verir, ve sulama yatırımı yapılır. Peki bu krediyi vermek için Ziraat Bankası’nın önceden mevduat toplamış olmasına gerek var mı? Hayır. Bir elektronik kayıtla, Harry Potter’ın hokus pokuslu büyülerle yaratabileceğinden daha hızlı ve kolay bir şekilde, kredi yaratılıp para çiftçi Ahmet’in hesabına yatırılabilir. Para bulmak bu kadar kolaysa niye parayı basıp, kredileri verip gerekli yatırımları yapıp hızlıca zenginleşmiyoruz? Çünkü yan etkiler ağırdır. Türkiye özelinde bu yan etki kronik yüksek enflasyondur. Çin’de yan etki kârsız yatırımlar ve borcun faizini ödemek için bile borçlanan kamu firmalarıdır. Ayrıca vergisiz kamu harcaması genelde üst düzey bürokrat ve politikacıların aldığı büyük rüşvetlerle el ele gider.
Vergisiz kamu finansmanı paranın hokus pokus gibi özelliklerinden dolayı çok kafa karıştırır. Bu tartışmalar bir de elektronik para, kağıt para ve metalik para (altın ve gümüş) farkları işin içine girince gereksiz yere komplikeleşir. Konuyu somutlaştırmak için yazının geriye kalanında vergisiz kamu finansmanının tarihsel ve güncel örneklerini vereceğim. Örnekleri de 19. yy. ABD’si ile başlatacağım ki işin özünün az gelişmiş ülkeler veya kâğıt para dönemleri olmadığı anlaşılsın.
Atlantik’i Pasifik’e demir ağlarla bağlamak (Transcontinental Railroad)[1]
Bugünkü ABD’nin sınırları içinde kalan doğal kaynakları piyasaya sunmak için altyapıya, yani kanal ve demiryollarına ihtiyacı vardır. 19. yy. ABD’sinde hükümetlerinin (federal veya eyalet) önceleri kanalları sonraları da demiryollarını yapmak için vergi toplayacak ne ideolojisi ne de böyle bir işe girişecek devlet kapasitesi vardı. Vergisiz kamu maliyesi kavramı da orijinalde ABD ekonomi tarihi yazınından çıkmadır (taxless finance). Bunun yerine özel demiryolu şirketlerini teşvik etmek için demiryolu hattı boyunca arazi ve doğal kaynakların rantı havuç olarak sunuldu. Özel demiryolu şirketleri Batı ABD’nin doğal kaynaklarını da ele geçirecek şekilde hatları düzenledi, yol üstündeki yerlileri ve çiftçileri elimine etmeye çalıştı. Pek çok kovboy filminde demiryolu şirketinin elemanlarının kötü adamlar olmasının arkasında yatan tarihsel gerçek budur.[2] Dönemin sonunda demiryolları yapıldı, ABD’nin iç bölgeleri ve doğal kaynakları liman kentlerine vergi toplanmadan bağlandı ve ABD ekonomisi 19. yy’ın sonunda dünyanın en büyük ekonomisi oldu. Bu ekonomik atılımın bedeliyse kısmen öldürülen yerliler ve topraklarından edilen küçük çiftçiler oldu.
Neden Japonya’daki büyük tren ve metro istasyonları aynı zamanda devasa birer AVM?
Japon kentlerindeki büyük metro istasyonları ve tren garları Cevahir AVM’yi utandıracak kadar büyüktür. Cevahir AVM’nin aksine bu AVM’ler ve istasyonlar tamamen entegredir. Bu yeni bir gelişme de değildir, istasyonlar sonradan özelleştirilmemiştir. Büyük AVM-istasyonlar, demiryolu ve hizmet ettikleri banliyöler genellikle aynı şirket tarafından yapılmıştır.[3] Tokyo ve Osaka örneklerindeki Tokyu ve Hankyu şirketleri yüz yaşından eski şirketlerdir.[4] Japonya, ABD’nin aksine doğal kaynak zengini bir ülke değildir, ancak nüfus yoğunluğu yüksektir. Yüksek nüfus yoğunluğu, hızlı kentleşme dönemlerinde büyük bir potansiyel rant yaratır. Bu rantı realize etmenin yollarından biri de konut ve AVM inşaatı ve işletmesidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Japon hükümetleri de modern kentleşme sürecinde bu rantı havuç olarak kullandı. Yani çok müspet bir kamu yatırımı olan bölgesel demiryolları yapımının bir kısmını vergi toplamadan özel demiryolları eliyle gerçekleştirdi.
Bu iki örneği dünya kapitalist gelişme sürecindeki önemli rollerinden dolayı seçtim. Vergisiz kamu maliyesi üçüncü dünya ülkelerine özgü değildir, sadece para basarak da yapılmaz. Aşağıda Türkiye örneklerine odaklanacağım. Vergisiz kamu maliyesi kavramına sahip olunca bu örnekleri fark etmek hiç zor değildir.
Kullanıcı ücretleri: Okul aile birliği, kermes ve döner sermaye
Türkiye’de vatandaşa doğrudan hizmet sunan kamu kurumlarının maaş hariç normal giderleri için bütçesi pek yoktur. Okullarda tuvalet kâğıdı bulunmaz; fotokopi kâğıdı ilk vize dönemine bile yetmez. Hatta bazen maaşlar bile düşük kalır ve kamudaki kalifiye personel daha yüksek ücret için özele geçer. Yıllar içinde girişimci bürokratlar bu problemlere kısmi çözümler üretmiştir. Bunlar özünde kullanıcı ücretleridir ancak bedavaya sağlanması gereken anayasal hak olan eğitim ve sağlık hizmetlerini ilgilendirdikleri için her zaman başka isimle anılırlar. Girişimci okul müdürleri temizlik malzemesi almak, sınıfları onarmak için kermes düzenler, okul aile birliğine kayıt parası toplatır. Uygun yerdeyse okul bahçesi ücretli otoparka çevrilir. Üniversite hastaneleri kadrolarındaki akademisyen doktoralara daha fazla ücret ödeyebilmek için döner sermaye adı altında ücret alırlar. Bu ücretler vergi değildir çünkü sadece hizmet alan vatandaştan alınır. Bu tip kullanıcı ücretlerinin yan etkisi malumdur, herkesin eşit erişimi olması gereken eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerine erişimde parası olan önceliklendirilmiş olur. Ama en azından kamu hizmetinin kalitesi artmış olur.
Cemaat Okulları: Eğitimi ucuza getirmek
Endonezya’daki Muhammadiyah Cemaati 100 yaşından eskidir ve binlerce okul, klinik ve hastanesi vardır.[5] Benzer dönemde Türkiye’de ortaya çıkan Nurculuk hareketi gibi itikadi sapmalara karşı halka gerçek İslam’ı öğretme arzusu taşır ve bol miktarda gönüllü çeker. 2. Dünya Savaşı sonrasında da anti-komünist pozisyon alarak dönemin diktatörlüğüne paralel pozisyonlanmıştır. Hızlı kentleşme evresinin başında, kent çeperinde cemaate tahsis edilen büyük araziler zaman içinde değerlenmiş ve cemaatin ana gelir kaynaklarından biri olmuştur. Endonezya’da Muhammadiyah Cemaati ara sıra eğitim bakanlığı pozisyonunu da kontrol etmektedir.[6] Özetle, Endonezya’da kentleşme sürecinde ortaya çıkan rantların bir kısmı ve gönüllülerin ucuz emeği ile eğitim harcamalarının bir kısmı genel devlet bütçesi haricinde finanse edilmiş oldu. Cemaatlere kamu arazilerini ve kamu mülklerini değerinin çok altında tahsis edip karşılığında da eğitim ve sosyal hizmet üretmesini beklenmek Türkiye’de de yaygındır. Cemaat okulları eğitimi sübvanse etse de her öğrenciye sorgusuz sualsiz kapısı açık kamu okulu değildirler. Ayrıca düşük de olsa ücretlidirler.
KİPTAŞ ve TOKİ: Şehir merkezindeki rantın paylaşımı
TOKİ’nin iş modelinde gelir elde etmek için şehir merkezindeki değerli kamu arazilerinin üstüne gayrimenkul yatırım şirketleri ortaklığıyla değerli konut, ofis ve AVM yatırımı yapılır. Bu yatırımlardan elde ettiği kârı (yani şehirleşme rantını) şehrin çeperindeki araziler üstüne yaptığı konutları finanse etmek için kullanır. Böylece genel bütçeden kaynak aktarılmadan kendi kendini finanse eder. Cumhurbaşkanı Erdoğan, İBB Başkanlığı döneminde KİPTAŞ da benzer şekilde çalışmıştır. Kentleşmenin yarattığı arazi rantını önceki bir yazımda detaylı olarak ele almıştım, KİPTAŞ ve TOKİ bu rantın bir kısmının kamu tarafından ele geçirilme yöntemidir. Vergisiz kamu maliyesinin bu versiyonun istenmeyen yan etkisi trafik yoğunluğu ve yeşil alansız kent merkezleridir.
Kamu Özel İşbirliği (KÖİ): Şişede durduğu gibi durmaz
19. yy demiryollarının 21. yy versiyonu KÖİ’lerdir. İş modeli kabaca yap-devlet garantili işlet-devret’tir. Bu iş modeli ile hedeflenen kamunun, borçlanmadan veya vergi salmadan kamu yararına olduğuna inanılan projeleri özel sektöre yaptırmasıdır. Bu modelin savunucuları KÖİ projelerinin daha ucuza ve daha hızlıya yapılacağını savunur çünkü özel sektör inşaatı kendi cebinden yapacaktır ve sonra da kendi hesabına işletecektir. Dolayısıyla da israfa veya kaytaran çalışana göz yummayacaktır. Bir başka argüman da projenin bedelini sadece kullanıcıların ödeyeceğidir. İstanbul’daki tünelin bedelini niye fakir Van’lı vatandaş da ödesin, değil mi?
Gerçek hayatta ise KÖİ’lerin sonu illa ki israftır ve bir noktada genel vergilerden ödenirler (yani KÖİ’ler teorideki amacından sapar, şişede durduğu gibi durmaz). İşletme evresindeki devlet garantisi dolayısıyla inşaat şirketlerinin arzusu (ve verdikleri rüşvetin amacı) olabilecek en büyük, en şatafatlı projedir (örneğin: İstanbul Havalimanı). Bir süre sonra faydalı ama gereğinden şatafatlı projeler tükenir, ama inşaat şirketlerinin ellerindeki fiziki sermayenin ömrü bitmemiştir, dolayısıyla gereksiz projeler için bastırmaya başlarlar (3. Köprü vs.). Sonra gereksiz projeler de tükenir, deli saçması projeler evresi başlar (şehir hastaneleri). Sadece kullanıcıların ödeyeceği projeler diye başlayan KÖİ’ler bir bakmışsınız kirasını Sağlık Bakanlığı’nın bütçesinden ödenen şehir hastanelerine evrilmiştir. Peki üst düzey bürokratlar bunu ön görmezler mi? Tabii ki öngörürler ama Müsteşar Ufuk bu problem öngörse de onun koltuğuna göz koymuş yardımcısı arkadan dolaşır, bakanı ikna eder. Bakan kolay ikna olur çünkü AKP klasik bir neoliberal parti değildir, devleti küçültme merakı yoktur. Bakan, Cumhurbaşkanı’na açılış yapacağı projeler sunmak ister.
Ucuz kredi -> ya yüksek enflasyon ya finansal baskılanma
Vergisiz kamu maliyesinin KÖİ vs. modellerine göre çok daha doğrudan bir versiyonu banka kredileridir. MB veya kamu bankalarının (hatta ve hatta özel bankaların da) ilk paragraftaki örnekteki gibi istediği kadar faizsiz veya düşük faizli kredi vermesinin önünde bir engel yoktur. Ancak bu uygulamalar enflasyona yol açmaya teşnedir, dolayısıyla da kararında uygulanmalıdır. Bu tür ucuz krediler ithalatı artırmaya yani döviz talebi yaratmaya teşnedir. Bu düşük faizli krediler üç farklı kanaldan dövize talep yaratır. (i) Bu krediler genelde yeni sanayiler kurmak veya yüksek katma değerli hizmet üretmek için (THY’ye uçak almak gibi) verilir. Haliyle ülkede olmayan makine, teçhizat, ara mal ve enerjinin ithal edilmesi gerekir. (ii) Bu kredilerin yol açtığı harcamalardan yararlanan vatandaşlar ithal ürünler de tüketmek isterler. (iii) Bu filmi daha önce görmüş vatandaş ve firmalar enflasyonun gelmekte olduğunu sezip birikimlerini yerel paradan emlağa, altına ve dövize çevirirler. Yeni yaratılan döviz talebi de ihracat gelirlerini ve eldeki rezervleri aşınca kur artmaya başlar ve enflasyona yol açar.
1960-1990 arası G. Kore ve 2000’ler sonrası Çin hükümetleri yüksek enflasyon bedelini ödemeden düşük faizli kredilerle beslenen hızlı sanayileşme evreleri yaşadılar. Peki, bunu nasıl başardılar? İkinci ve üçüncü kanalları tıkayarak. (i) Merkez Bankası hem ihracatı teşvik etmek hem de ithalatı azaltmak için yerel paranın dolar karşısında değerlenmesine izin vermez. (ii) Özel bankaların kârlılığını korumak için tüm mevduat faizleri baskılanır, yani yerel para mevduatlar enflasyona ezdirilir. (iii) Mevduatı eriyen vatandaş dövize yönelmesin diye sokakta döviz büfesi olmaz; (iv) zenginler servetlerini yurtdışına kaçırmasın diye uluslararası sermaye hareketleri sıkı kontrol edilir. Yani para basma ve ucuz kredinin bedeli yüksek enflasyonla ödenmeyecekse finansal baskılanma ile ödenmelidir.
Türkiye 2. Dünya Savaşı sonrası tarihinde bu dengeyi hiç tutturulamadı (1950’lerin sonu, 1970’lerin sonu, 1990’lar ve 2001 krizi, 2018 mini krizi, ve en sonuncusu 2020-2023) ve her seferinde sonuç olarak döviz değerlendi ve enflasyon yükseldi. Dolayısıyla da Türkiye’de kolektif hafızada ucuz kredi-enflasyon ilişkisi çok güçlüdür: Ucuz kredi politikasını gören vatandaş ve firmalar hemen döviz almaya başlar. Yani Türkiye’de anında üçüncü kanal hızlıca ve şiddetli bir şekilde devreye girer (128 Milyar rezerv nereye gitti?). Bu geçmişimizden dolayı Türkiye’de bu politikanın manevra alanı Doğu Asya ekonomilerinden çok daha azdır, enflasyon bedeli çok daha ağırdır. 2020-2023 döneminin ucuz kredileri gelir dağılımı görülmemiş bir şekilde bozdu.
Vergisiz kamu maliyesi ne öcüdür ne de zararsızdır
Fakir bir ülkede ekonomik büyümeyi başlatmak ve sürdürmek toplumsal refahı en çok artıracak politikadır. Eğer kamunun gerekli yatırımları yapmak için vergi toplayacak kapasitesi veya ideolojisi yoksa yukarıda örneklerini saydığım vergisiz kamu harcamaları yan etkilerine rağmen hiç yoktan yeğdir (cemaat okulları hariç). Kamu harcamalarını vergilerle ve borçlanmayla doğrudan genel bütçeden finanse etmenin de yan etkileri vardır. Ancak bu yan etkiler (gelir kaybı, alım gücünün düşmesi vs.) alenidir ve anında muhalifini yaratır. Bu muhalifler de yeni vergilerin detaylı gerekçelendirilmesini zorunlu kılar.[7] Halbuki, vergisiz kamu maliyesi uygulamalarında “milletin, devletin cebinden beş kuruş çıkmıyor” argümanı ile yan etkiler saklanır.[8] Günümüz Türkiye’sinde devletin kapasitesi gelir ve servet vergisi toplayamayacak kadar düşük değildir, ancak AKP hükümetlerinin ideolojisi özellikle gelir ve servet vergilerine karşıdır. Dolayısıyla da yan etkileri yüksek bu politikalarda ısrar edilmektedir.
AKP hükümetlerini neoliberal olarak etiketleyip Batı’lı ülkelerden devşirilen argümanlarla eleştirmek bugüne kadar işe yaramamıştır çünkü yukarıdaki örneklerde görüleceği üzere AKP’nin vergileri azaltıp kamu hizmetlerini kısma gibi bir politikası yoktur. Vergileri artırmadan alternatif kaynaklarla kamu hizmetini artırmaya çalışan bir politik partidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Orban, veya Trump gibi bir sağ-popülist olarak sınıflamak da yetersizdir çünkü alt gelir gruplarının aldığı sosyal yardım ve kamu hizmetlerini iyileştirmeye yönelik ciddi bir çabası olmuştu. Dolayısıyla Trump ve Orban’a karşı işe yarayan yolsuzluk argümanları tek başına AKP’ye karşı işe yaramaz. Kamu hizmetlerinin artırıp kalitesini iyileştirirken, yeni harcamaları nasıl finanse edeceğini de içeren bütüncül bir vizyona ihtiyaç vardır. Bence Türkiye’de gelir ve servet vergilerinin zamanı artık gelmiştir.
Notlar
-
ABD vergi dairesi IRS’in bu sunumu ABD’nin tarihsel gerçeğini yansıtmaz. https://apps.irs.gov/app/understandingTaxes/whys/thm01/les01/media/ss_thm01.pdf ↑
-
Jesse James (1939), Johnny Guitar (1954), Once Upon a Time in the West (1968) vb. filmlerini araştırırken Google Gemini YZ’den yararlandım. ↑
-
https://medium.com/@satoshiashkanemura/why-japanese-train-companies-run-department-stores-fb8acdeb9781. ↑
-
Örnekler: Osaka için Hankyu, https://en.wikipedia.org/wiki/Hankyu; Tokyo için Tokyu, https://en.wikipedia.org/wiki/Tokyu_Corporation. Japon özel demiryolu şirketlerinin iş modelini bana açıklayan Fukuoka Üni.’den Prof. Dr. Ali Akkemik’e teşekkür ederim. ↑
-
Muhammadiyah Endonezya’nın en fazla üyesi olan STK dini cemaat bile değildir, Nahdlatul Ulama’nın daha fazla üyesi olduğu iddia ediliyor. Ancak Muhammadiyah Cemaatinin üniversitelerinden UMM kampüsünü şahsen ziyaret ettim, kampüsün kuruluş hikayesini ve finansman modelini orada çalışanlardan dinlediğim için bu cemaati örnek veriyorum. https://en.wikipedia.org/wiki/Muhammadiyah ↑
-
https://www.thejakartapost.com/news/2016/07/28/muhammadiyah-regains-education-ministerial-post ↑
-
Katman’daki önceki bir yazımda gelir ve emlak vergisi toplanırsa vergi yükünün kimlere düşeceğini hesaplamaya çalışmıştım. ↑
-
https://www.sozcu.com.tr/bir-kurus-cikmayacaktan-hizmetin-bedeli-vara-wp7023392 ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
