Bu yazı, bir önceki Katman yazısından hareketle, son dönemde özellikle ABD ekonomisi üzerinden tartışılan “siyasal kapitalizm” kavramını ampirik ve işlevsel bir çerçevede ele almayı amaçlıyor. Bunu yaparken, devletin kapitalist birikim süreçlerindeki tarihsel varlığından ziyade, günümüz birikim rejiminde üstlendiği değişen role odaklanıyor. Bu değişim üçlü bir izlek üzerinden izleniyor. İlk olarak, 1970’lerden bu yana imalat sektöründe gözlemlenen kâr oranı düşüşü ve kârlılığın daha düşük bir plato etrafında sıkışması bir “başlangıç koşulu” olarak ele alınıyor. İkinci olarak, sermayenin yatırım davranışındaki kayma tartışılıyor: üretken kapasite artışı yerine hisse geri alımları ve varlık değerlenmesi gibi finansal dağıtım stratejilerinin ağırlık kazanması. Son olarak, bu tıkanıklık koşullarında kâr kanallarının giderek daha fazla siyasal ve kurumsal araçlara yaslandığı; lobi faaliyetleri, fikrî mülkiyet hakları, vergi istisnaları ve kriz yönetimi mekanizmaları üzerinden izleniyor. Yazının temel iddiası ise şu: “Siyasal kapitalizm” arızî bir “yolsuzlaşma” sapması olarak değil, ancak kurumsallaşmış ve büyük ölçüde yasal işleyen bir rant üretim rejimi olarak düşünüldüğünde açıklayıcı ve anlamlı bir kavram haline gelmektedir.
Katman’daki bir önceki yazımda, “siyasal kapitalizm” kavramı etrafında son yıllarda özellikle ABD hakkında yürüyen tartışmayı kısaca özetlemiş ve bunu ABD siyasetindeki sertleşmeyi ve Kulturkampf dilinin yükselişini anlamak için hangi kapıları açtığı sorusuyla birlikte düşünmüştüm. Dylan Riley ve Robert Brenner’in kavramlaştırması bu açıdan iyi bir çıkış noktasıydı: Uzun zamandır zayıflayan büyüme ve yatırım iştahı koşullarında, kârın ve değerlenmenin giderek daha fazla siyasal karar süreçlerine, düzenleme mücadelelerine ve devletle kurulan ilişkilere bağlanması. Ne var ki aynı yazıda, kavramın açıklama gücünü sınamak için ciddiye alınması gereken bir itiraz hattını da öne çıkarmıştım. Tim Barker’ın basit ama keskin sorusu, meseleyi yeniden yere indiriyordu: Devlet kapitalizmde zaten hep vardı; öyleyse “siyasal kapitalizm” tam olarak neyi yeni diye adlandırıyor?
Bu yazı tam da bu sorunun peşine düşüyor. Çünkü “siyasal kapitalizm” kavramı, eğer yalnızca “artan devlet müdahalesi” demekse, analitik bir kavram olmaktan çok gevşek bir etiket haline gelir. Kapitalizmin tarihi, bugün ana akım haline gelen okumaların iddiasının tersine, piyasa ve devlet başta olmak üzere siyasal araçların iç içeliğinin tarihidir. Burada Karl Polanyi’nin meşhur laissez-faire’in planlandığı yönündeki zihin açıcı vurgusunu hatırlayabiliriz. Yani piyasaların doğuşu ve işleyişi ile kapitalist devleti karşı karşıya koyan masalların aksine, “kendiliğindenlik” diye sunulan şey çoğu zaman son derece ciddi bir kamu mühendisliğinin ürünü olagelmiştir. Yakın geçmişe baktığımızda bu minvalde gördüğümüz manzara şöyle özetlenebilir: Savaş sonrası refah devleti, askeri Keynesçilik, sanayi politikaları, düzenleyici rejimler (Block 1987; Skocpol 1980), süreklileşen kemer sıkma politikaları (Blyth 2013), kriz dönemlerinde kurtarma paketleri ve para politikasının piyasaları ayakta tutan rolü (Musthaq 2022; Hauser 2021). Dolayısıyla asıl mesele, devletin yeniden görünür olması değil; devletin birikim sürecindeki işlevinin değişip değişmediğidir. Başka bir deyişle, bir rejim olarak siyasal kapitalizmden söz edeceksek, “devlet var” demek yetmez; başta devlet olmak üzere siyasal mekanizmaların kârın kaynağını ve kârın nasıl yeniden üretildiğini, hangi kanallar üzerinden dönüştürdüğünü gösterebilmemiz gerekir.
Bu nedenle burada amaç, siyasal kapitalizmi bir tür genel yakınma dili ya da moralist bir “yolsuzlaşma” eleştirisi olarak kullanmak değil; ampirik olarak sınanabilir bir iddia haline getirmektir. Eğer gerçekten yeni bir rejimden söz ediyorsak, bunu ölçülebilir göstergeler üzerinden tartışabilmeliyiz: Üretken sektörlerde kârlılık ne yönde evrildi? Şirketler elde ettikleri kârı üretken yatırımlara mı yöneltiyor, yoksa finansal dağıtım ve varlık değerlenmesi mi baskın hale geliyor? Ve en kritik soru: Devlet bağımlı kâr kanalları dediğimiz şey, yalnızca skandallara ve “yolsuzluk” vakalarına indirgenebilecek bir sapma mı, yoksa yasal ve yapısal mekanizmalarla kurulan, rutinleşmiş bir rant üretim rejimi mi?
Bir önceki yazının bıraktığı yerden devam ederek, bu yazıda tartışmayı üçlü bir çerçeveye oturtacağım: kâr oranları, yatırım davranışı ve devlet bağımlı kanallar. Böylece “siyasal kapitalizm” kavramı, hoş bir benzetme olmaktan çıkıp gerçekten test edilebilecek bir açıklama önerisine dönüşebilecek.
I. Kâr Oranları: Uzun Dönemli Eğilimler Ne Söylüyor?
Siyasal kapitalizm tezinin temel dayanaklarından biri, üretken sektörlerde uzun dönemli kârlılık sorunudur. Riley–Brenner’in tezinde merkezi bir pozisyonda duran bu parametre, aslında, Brenner açısından pek de yeni değildir. Robert Brenner’in The Economics of Global Turbulence (2006) çalışmasında ileri sürdüğü üzere, 1970’lerden itibaren gelişmiş kapitalist ekonomilerde imalat sektöründe kârlılık kalıcı biçimde düşmüş; bu düşüş sermaye birikimini ve yatırım iştahını sınırlandırmıştır. Brenner bu dönüşümü özellikle aşırı kapasite ve yoğunlaşan uluslararası rekabetle ilişkilendirir.
Savaş sonrası dönemde ABD’de imalat sektöründe net kâr oranlarının yüksek seyrettiğine dair geniş bir literatür vardır. Duménil ve Lévy (2004; 2011) gibi çalışmalar, 1950’ler ve 1960’larda imalat kârlılığının tarihsel olarak yüksek bir düzeyde bulunduğunu, ancak 1970’lerden itibaren belirgin bir düşüş yaşandığını göstermektedir. Bu düşüşün ardından 1980’lerden itibaren bir toparlanma gözlense de tartışmanın özü şu soruda yatmaktadır: Bu toparlanma savaş sonrası zirveleri yeniden kurmuş mudur, yoksa kârlılık daha düşük bir plato etrafında mı “kilitlenmiştir”?
Bu sorunun yanıtı, siyasal kapitalizm iddiasının “başlangıç koşulu”nu oluşturur. Çünkü eğer üretken sektörlerde kârlılık yeniden kalıcı bir canlılık kazanmışsa, üretim dışı kanallara kayışı açıklamak daha zorlaşır. Buna karşılık, üretken kârlılığın kalıcı biçimde zayıf kaldığı bir tabloda, sermayenin değerlenme stratejisini değiştirmesi beklenir.
Nitekim toplam kurumsal kârların yükselişiyle sektörlerin göreli ağırlıkları birlikte düşünüldüğünde, ABD’de finansal kârların payının belirgin biçimde yükseldiği görülür. Krippner (2011) finansallaşmayı, yalnızca finans sektörünün büyümesi olarak değil, “kârın giderek finansal kanallardan elde edilmesi ve ekonomi geneline yayılması” olarak tanımlar. Philippon (2015) da finans sektörünün ekonomideki ağırlığı ve maliyet yapısı üzerine ampirik tartışmalar üzerinden bu dönüşümün verimlilik ve dağıtım sonuçlarına dikkat çeker.
İmalatın GSYH içindeki payındaki uzun dönemli gerileme de bu tabloya eşlik eder. Bu gerileme elbette teknolojik değişim ve küresel değer zincirleriyle de yakından ilişkilidir; ancak siyasal kapitalizm tartışmasının bakmak istediği şey yalnızca “sektörel kompozisyon” değişimleri değildir. Asıl soru şudur: Kârlılık ve değerlenme hangi kanallarda yoğunlaşıyor, hangi alanlar “yüksek getiriyi” sistematik olarak çekiyor? Tam da bu soru, bizi doğal olarak ikinci bölüme, yani kârın nasıl yeniden üretildiği meselesine götürür.
II. Yatırım Davranışı: Kâr Nerede Yeniden Üretiliyor?
Kâr oranlarının seyri merkezi önemde de olsa, tek belirleyici değildir. Çünkü kapitalizmin dinamiğini belirleyen şey, kârın elde edilmesinden ziyade onun yeniden yatırılarak birikime dönüştürülmesidir. Klasik soru burada yeniden formüle edilebilir: Elde edilen kârlar üretken kapasiteyi genişletmek için mi kullanılıyor, yoksa şirketler kârı hissedarlara aktarıp varlık fiyatlarını desteklemeyi mi tercih ediyor?
Bu noktada yatırım oranlarının uzun dönemli seyri kadar, yatırımın “negatifinden” de söz etmek gerekir: üretken yatırımın yerini alan dağıtım stratejilerinden. Lazonick (2014), ABD’de büyük şirketlerin net kârlarının çok büyük bir bölümünü hisse geri alımları ve temettülere ayırdığını, bunun da üretken yatırım kapasitesini aşındırdığını savunur. Bu argüman özellikle 1980’lerden itibaren şirket yönetişimindeki dönüşümle (hissedarlık “ideolojisi”, yönetici teşvikleri, hisse fiyatı odaklı performans ölçütleri) birlikte okunmalıdır.
Bu finansallaşmış yatırım davranışı, yalnızca “finans sektörünün hacmen büyümesi” değildir. Aynı zamanda reel sektörde faaliyet gösteren dev şirketlerin bile değerlenmeyi giderek varlık fiyatları, fikrî mülkiyet rantları ve küresel muhasebe/vergileme stratejileri üzerinden kurduğu bir modus operandi dönüşümüdür. Gordon (2016) gibi verimlilik literatürü de savaş sonrası dönemin hızlı verimlilik artışlarının yerini daha düşük bir büyüme ve verimlilik patikasına bıraktığını vurgular. Elbette bu yavaşlamanın teknolojik sınırlar, demografi ve küresel rekabet gibi birçok nedeni vardır; fakat siyasal kapitalizm tezinin baktığı yer, bu yavaşlama koşullarında sermayenin “üretken kapasite” yerine “değerlenme”yi hangi kanallarda aradığıdır.
Buraya kadar ortaya çıkan tablo şunu düşündürür: Piyasa jargonuyla söylenecek olursa, üretken yatırım iştahı zayıfladığında ve hisse geri alımı gibi finansal dağıtım stratejileri yaygınlaştığında, değerlenmenin siyasal ve düzenleyici zemine bağımlılığı artar. Çünkü varlık fiyatlarını, rant kanallarını ve düzenleyici avantajları kuran mekanizma büyük ölçüde siyasal karar süreçleridir. Dolayısıyla tartışmanın üçüncü ayağı, yani devlet bağımlı kâr kanalları, bir “ilâve” değil, “mütemmim”, yani ilk iki bölümde kurulan mantığın doğal devamı olur.
III. Devlet Bağımlı Kâr Kanalları: Sadece “Yolsuzluk” mu?
İlk iki bölümün sonunda vardığımız sonuç, kârın ve değerlenmenin giderek daha fazla siyasal karar süreçlerine bağlandığı iddiasını ciddiye alıyorsak, bunu hangi kanallarda gözlemleyebileceğimizi sormayı zorunlu kılar. Siyasal kapitalizm tartışmasının en kritik ama aynı zamanda en fazla yanlış anlaşılan boyutu da burada başlıyor sanıyorum: kârın devlet aracılı kanallara bağımlılığı. Bu noktada Barker’ın “yeni olan ne?” sorusu bizi analitik bir yol ayrımına getirir. Eğer bu ilişki sadece niceliksel bir artış olarak görülürse, Barker haklıdır. Yeni pek de bir şey yok demektir. Ancak Riley ve Brenner’in işaret ettiği “yeni” olan, devletin birikim rejimindeki fonksiyonel kaymasıdır.
Bu kavramsal ayrımı netleştirmek açısından “ahbap-çavuş kapitalizmi” (crony capitalism) ile burada tartışılan devlet bağımlı kâr kanalları arasındaki farkı da belirtmek gerekir. Her ne kadar bu iki yaklaşım sıklıkla iç içe geçiyor hissi verse de aralarındaki fark siyasal kapitalizm tezinin analitik gücünü belirler. Ahbap-çavuş kapitalizmi literatürü (örneğin, Haber 2002; Holcombe 2018) genellikle siyasal bağlantılar, patronaj ağları ve kişisel yakınlıklar üzerinden ayrıcalık elde etme pratiklerine odaklanır. Bu çerçevede sorun, belirli aktörlerin devletle kurdukları özel ilişkiler sayesinde piyasa mekanizmaları ve rekabet dışı “arızî” avantaj sağlamalarıdır. Ancak siyasal kapitalizm bağlamında tartışılan dönüşüm bundan çok daha geniştir. Burada mesele yalnızca “kim kimi kayırıyor?” sorusu değil; hukuken tanımlanmış ve kurumsallaşmış düzeneklerin, sistematik biçimde hangi değerlenme kanallarını ürettiğidir. Tartışmayı yalnızca kayırmacılık ve yozlaşma düzeyinde bırakmak, devletin hukuki ve mali çerçevesinin sermaye değerlenmesini nasıl sistematik olarak yönlendirdiğini gözden kaçırma riskini taşır. Siyasal kapitalizmin analitik gücü tam da bireysel sapmalardan, arızî adımlardan ziyade, kurumsal olarak üretilen rant kanallarını görünür kılmasında yatar.
Bu nedenle modern kapitalist devletlerde rant aktarımının büyük bölümü “yasadışı” bir sapma olarak değil, tam tersine yasal, kurumsallaşmış ve rutinleşmiş mekanizmalar üzerinden işler. Burada doğru kavram “yasallaşmış rant arayışı”dır (legalized rent-seeking). Literatürün kurucuları Tullock (1967) ve Krueger (1974), piyasa rekabetinin yanında “rant yaratma ve rantı ele geçirme” faaliyetlerinin de kaynakları tükettiğini ve iktisadi performansı etkilediğini göstermiştir. Köklerini ve statik bir ilksel yorumunu Stigler’de (1971) bulabileceğimiz, “regülasyonun gaspı” (regulatory capture) teziyse (bu kavramın literatürdeki seyri için bkz. Bó 2006; Posner 2013), düzenleyici kurumların kamunun çıkarını temsil etmek yerine düzenlenen sektörlerin çıkarlarına bağlanma eğilimini kuramsallaştırır. Vergi istisnaları, kamu sözleşmeleri, düzenleyici tasarım ve kriz yönetimi araçları, yalnızca bireysel kayırmacılığın sahası değil, giderek birikim stratejilerinin yapısal olarak şekillendiği alanlar haline gelir.
Bu kurumsal mimariyi ampirik olarak şu beş temel kanal üzerinden takip edebiliriz:
1. Lobi Faaliyetleri ve Mevzuat Mühendisliği: ABD’de federal düzeyde lobi harcamalarının yükselmesi, siyasal erişimin iktisadi değer taşıdığını gösteren doğrudan bir işarettir. Baumgartner et al. (2009), lobi faaliyetlerinin politika değişimi üzerindeki etkisini ampirik biçimde inceleyerek, bu etkinin rastlantısal değil kurumsal olduğunu ortaya koymuştu. Lobicilik sadece “paranın siyaseti satın alması” değil; uzmanlık üretimi ve mevzuat dönüşümleri üzerinden piyasa kurallarını ince ayarlarla şekillendirme süreci haline gelmekteydi. Dahası, üretken yatırım iştahının düştüğü bir ortamda lobi harcamaları en yüksek getiriyi sağlayan stratejik bir yatırım kalemi haline gelir.
2. Kamu Sözleşmeleri ve İhale Rejimleri: Savunma sanayii, altyapı projeleri, dijital altyapı ve kamu veri hizmetleri gibi alanlarda kamu sözleşmeleri şirketlerin gelir yapısında belirleyici hale gelmiştir. Buradaki kritik nokta, bu gelirlerin “yolsuzlukla” değil, çoğu zaman hukuken tanımlanmış ihale ve sözleşme rejimleri üzerinden üretilmesidir. Siyasal kapitalizm bağlamında soru, bu sözleşmelerin şirketlerin rekabet üstünlüğünü kamu gücüyle koruyan bir rant mekanizmasına dönüşüp dönüşmediğidir.
3. Vergi Sistemi Üzerinden Transferler: Saez ve Zucman (2019) çizgisi, özellikle üst gelir ve sermaye gruplarının vergi yükündeki düşüşün konjonktürel değil yapısal bir mekanizma olduğunu göstermektedir. Zucman’ın (2015) “vergi cennetleri” analiziyle birleştiğinde, devletin vergi harcamaları ve istisnalar yoluyla kâr oranlarını nasıl yapay olarak desteklediği netleşir. Bu mekanizma açık bir rüşvet ilişkisi olmadan, yasa yapımı, teknik düzenleme ve uluslararası vergi mimarisi üzerinden kurulur.
4. Fikrî Mülkiyet ve Lisanslama Rejimleri: Patent sürelerinin uzatılması, veri sahipliği ve platformların piyasa kurallarını fiilen yazması, kârın üretken yatırım olmaksızın “rant” şeklinde elde edilmesini mümkün kılar. Burada devlet, piyasanın kendisini kuran ve belirli aktörlere tekelci avantajlar sağlayan temel güçtür. Mesele ahbap-çavuş ilişkisi değil, hukuki çerçevenin kimlerin lehine çalıştığıdır.
5. Kriz Yönetimi ve Kurtarma Mekanizmaları: 2008 krizi sonrası merkez bankalarının niceliksel kolaylaştırma (QE) politikaları, finansal varlık fiyatlarını destekleyerek bir tür “varlık koruma şemsiyesi” oluşturmuştur. Finansallaşma literatürünün vurguladığı gibi (Krippner 2011; Epstein 2005), bu durum riskin kamusallaştığı, kârın ise siyasal destekle özelleştirildiği bir makro-finansal iklim yaratır.
Bu mekanizmaların ortak özelliği şudur: Kârın önemli bir bölümü, üretken yatırım ve rekabet üzerinden değil, devletin tanımladığı kuralların dağıtım etkileri üzerinden oluşur. Eğer şirket stratejileri üretim kapasitesi artırmaktan ziyade siyasal erişim ve hukuki avantaj inşa etmeye yöneliyorsa, Barker’ın itiraz ettiği “süreklilik” kırılmış demektir. Siyasal kapitalizm iddiası, devlet-sermaye iç içeliğinin her zaman var olduğunu inkâr etmez; ancak kârlılık krizi (Brenner 2006) ve verimlilik yavaşlaması (Gordon 2016) koşullarında birikimin artık “siyasal olarak üretilen bu rantlar” üzerinden döndüğünü savunur.
Rejim Düzeyinde Dönüşüm Var mı?
Bu noktada artık üç ayağı birlikte okumak mümkün hale geliyor. Tek tek göstergeler, kapitalizmin tarihsel evriminin parçaları olarak okunabilir. Ancak siyasal kapitalizm tezinin gücü, bu göstergelerin eşzamanlılığına bağlıdır ve buradan kaynaklanmaktadır. ABD bağlamında üretken sektörlerde kârlılığın savaş sonrası zirvelere dönememesi, sabit yatırımın zayıflığı ve finansal değerlenmenin gücü bir araya geldiğinde, siyasal erişim ve yasal rant kanallarının iktisadi ağırlığının artması beklenir. Nitekim lobi harcamalarındaki yükseliş, kamu sözleşmelerinin ve teşvik programlarının ölçeği, vergi sisteminin seçici yeniden dağıtımı ve fikrî mülkiyet rejimlerinin tekelci sonuçları bu beklentiyle uyumludur.
Bu tablo, devletin birikim sürecindeki işlevinin dönüşmüş olabileceğini düşündürür. Savaş sonrası dönemde devlet müdahalesi daha çok üretken kapasiteyi genişletmeye (altyapı, eğitim, sanayi) odaklanmışken, günümüzde müdahalenin önemli bir bölümü varlık fiyatlarını taşıma, şirket kârlılığını vergi ve teşviklerle destekleme ve düzenleyici avantaj üretme yönünde yoğunlaşmaktadır. Dolayısıyla siyasal kapitalizmi ayrı bir rejim olarak savunmanın en güçlü yolu, bu fonksiyonel kaymayı gösterebilmektir.
Sonuç
Siyasal kapitalizm kavramı ancak ampirik olarak sınanabildiği ölçüde anlamlıdır. ABD verileri, üretken yatırımın zayıflaması, finansal değerlenmenin güçlenmesi ve siyasal erişimin iktisadi öneminin artması yönünde tutarlı işaretler sunmaktadır. Üçüncü bölümde vurgulandığı gibi, bu siyasal erişim yalnızca “yolsuzluk” değildir; çoğu zaman yasal, kurumsallaşmış ve rutin işleyen bir rant üretim rejimidir. Bu nedenle tartışmayı moralist bir dilden çıkarıp devletin hukuki ve mali mimarisinin birikim stratejilerini nasıl biçimlendirdiğine odaklamak gerekir; nitekim bu kavramsal tartışma bize bu imkânı sunmaktadır.
Bununla birlikte, David Harvey’nin (2026) yakın tarihli bir yazısında hatırlattığı gibi, Marx’ın tarif ettiği “sermayenin hareket yasalarının” bugün Çin’de, Avrupa’da ve ABD’de aynı yoğunlukta ve aynı biçimde işleyip işlemediği açık bir sorudur. Kapitalizmi tek bir merkez üzerinden okumak, günümüz dünyasında kaçınılmaz olarak eksik kalır. Bugünün kapitalizmi bir yandan finans merkezlerinde, diğer yandan üretim havzalarında ve tedarik zincirlerinin düğüm noktalarında yeniden kuruluyor. Dolayısıyla siyasal kapitalizm tartışması da yalnızca ABD’ye bakılarak kapanabilecek bir tartışma değil. Bilakis, bu iddia farklı bağlamlarda (kapitalist formasyonlarda?) karşılaştırılarak sınanmak zorundadır.
Bu yazı, tam da bu nedenle, nihai bir hüküm vermekten çok bir eşik öneriyor. Kâr oranları, yatırım davranışı ve devlet bağımlı kâr kanalları birlikte okunduğunda bugünün gerileyen hegemonik gücü ABD için belirli bir örüntü ortaya çıkıyor; ancak bu örüntünün “rejim” düzeyinde bir dönüşüm olup olmadığını anlamanın yolu, kavramı başka bağlamlarda da çalıştırmaktan geçiyor. Bir sonraki yazıda Çin’e devletin birikim sürecindeki rolünü yalnızca “rant kanalları” üzerinden değil, piyasanın nasıl kurulduğu ve stratejik hedefler doğrultusunda nasıl yönlendirildiği üzerinden yaklaşan farklı bir siyasal kapitalizm yaklaşımını açmaya çalışacağım. Böylece soruyu daha açık biçimde sorabileceğiz: Çin, siyasal kapitalizmin kendine özgü bir örneği mi?
Son tahlilde tartışma bir etiket yarışması değil. Kâr nerede üretiliyor, yatırım nereye gidiyor ve devlet hangi kurumsal araçlarla değerlenmenin sınırlarını çiziyor? Bu soruların yanıtı, siyasal kapitalizmin gerçekten yeni bir birikim rejimi olup olmadığı kadar, çağdaş kapitalizmin hangi eksenlerde yeniden örgütlendiğini de daha berrak biçimde görmemizi sağlayacaktır.
Kaynakça
Baumgartner, Frank R., Jeffrey M. Berry, Marie Hojnacki, David C. Kimball, and Beth L. Leech. Lobbying and Policy Change: Who Wins, Who Loses, and Why. Chicago: University of Chicago Press, 2009.
Block, Fred. Revising State Theory: Essays in Politics and Postindustrialism. Philadelphia: Temple University Press, 1987.
Blyth, Mark. Austerity: The History of a Dangerous Idea. New York: Oxford University Press, 2013.
Bó, Ernesto Dal. 2006. “Regulatory Capture: A Review.” Oxford Review of Economic Policy 22 (2): 203–25.
Brenner, Robert. The Economics of Global Turbulence. London: Verso, 2006.
Duménil, Gérard, and Dominique Lévy. Capital Resurgent: Roots of the Neoliberal Revolution. Cambridge, MA: Harvard University Press, 2004.
_______. The Crisis of Neoliberalism. Cambridge, MA: Harvard University Press, 2011.
Epstein, Gerald, ed. Financialization and the World Economy. Cheltenham, UK: Edward Elgar, 2005.
Gordon, Robert J. The Rise and Fall of American Growth: The U.S. Standard of Living since the Civil War. Princeton, NJ: Princeton University Press, 2016.
Haber, Stephen, ed. Crony Capitalism and Economic Growth in Latin America: Theory and Evidence. Stanford, CA: Hoover Institution Press, 2002.
Harvey, David. “Marxism in the 21st Century.” Jacobin, February 2026. https://jacobin.com/2026/02/david-harvey-marxism-21st-century.
Hauser, Andrew. “Why Central Banks Need New Tools for Dealing with Market Dysfunction.” Speech, Bank of England, January 2021. https://www.bankofengland.co.uk/-/media/boe/files/speech/2021/january/why-central-banks-need-new-tools-for-dealing-with-market-dysfunction-speech-by-andrew-hauser.pdf
Holcombe, Randall G. Political Capitalism: How Political Influence Is Made and Maintained. Cambridge: Cambridge University Press, 2018.
Krippner, Greta R. Capitalizing on Crisis: The Political Origins of the Rise of Finance. Cambridge, MA: Harvard University Press, 2011.
Krueger, Anne O. “The Political Economy of the Rent-Seeking Society.” American Economic Review 64, no. 3 (1974): 291–303.
Lazonick, William. “Profits Without Prosperity.” Harvard Business Review, September 2014. https://hbr.org/2014/09/profits-without-prosperity.
Musthaq, Fathimath. “A Permanent Bailout? Central Bank Interventions in Noncrisis Times.” Phenomenal World, August 24, 2022. https://www.phenomenalworld.org/analysis/a-permanent-bailout/
Philippon, Thomas. “Has the US Finance Industry Become Less Efficient? On the Theory and Measurement of Financial Intermediation.” American Economic Review 105, no. 4 (2015): 1408–38.
Posner, Richard A. 2013. “The Concept of Regulatory Capture: A Short, Inglorious History.” In Preventing Regulatory Capture: Special Interest Influence and How to Limit It, edited by Daniel Carpenter and David A. Moss. Cambridge University Press.
Saez, Emmanuel, and Gabriel Zucman. The Triumph of Injustice: How the Rich Dodge Taxes and How to Make Them Pay. New York: W. W. Norton, 2019.
Skocpol, Theda. “Political Response to Capitalist Crisis: Neo-Marxist Theories of the State and the Case of the New Deal.” Politics & Society 10, no. 2 (1980): 155–201.
Stigler, George J. “The Theory of Economic Regulation.” Bell Journal of Economics and Management Science 2, no. 1 (1971): 3–21.
Tullock, Gordon. “The Welfare Costs of Tariffs, Monopolies, and Theft.” Western Economic Journal 5, no. 3 (1967): 224–32.
Zucman, Gabriel. The Hidden Wealth of Nations: The Scourge of Tax Havens. Chicago: University of Chicago Press, 2015.
