Takip et

Kimsesizlerin Kimsesi, Mazlumların Umudu ve Gastrodiplomasi

YazarM. Gürsan Şenalp

20 Temmuz, 2026 ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.21424762 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Bu yazıda geçtiğimiz hafta Ankara’da gerçekleştirilen 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi üzerine bazı değerlendirmeler yapılmakta; dünden bugüne NATO’nun dünya ve Türkiye halkları açısından anlamı tartışılmaktadır. Türkiye’deki rejimin dünyada kimsesizlerin kimsesi veya mazlumların umudu olma iddiası masaya yatırılmaktadır.

Biz kimsesizlerin kimsesiyiz, biz zalimler karşısında mazlumların yanındayız.

Recep Tayyip Erdoğan[1]

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), kurulduğu günden bu yana Batı’nın küresel hâkimiyetinin askeri ve ideolojik bir uzantısı işlevi gördü. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne ve “komünizm tehlikesine” karşı bir kalkan olarak kuruluşundan günümüzdeki operasyonlarına kadar, NATO, ABD öncülüğündeki Batı emperyalizminin küresel ölçekte yayılmasında merkezi bir rol oynadı. Avrupa’nın sömürgeci güçlerinin 20. yüzyılın ulusal kurtuluş mücadeleleriyle sarsıldığı dönemlerde, Afrika’da örneğin, beyaz üstünlükçü sömürgeci şiddetinin sürekliliği bağlamında görevinin başındaydı. Latin Amerika’da sömürge sonrası oligarşik rejimlerin korunmasına yönelik örtülü operasyonlardan Batı Asya’daki darbelere ve Asya-Pasifik’te yürütülen karşı-devrimci savaşlara kadar uzanan geniş müdahale repertuvarı da NATO’nun temsil ettiği Atlantik ittifakının çıkarlarından bağımsız düşünülemezdi.

Soğuk Savaş yıllarında özellikle Batı ve Güney Avrupa’da olası bir Sovyet işgaline veya yerel işçi sınıflarının ve sol/sosyalist hareketlerin güçlenmesi tehlikesine karşı kurulan paramiliter yapılanmalar NATO’nun önemli icraatları arasındaydı. Örneğin, Yunanistan’da NATO’nun ‘Prometheus Planı‘ doğrultusunda şekillenen kontrgerilla yapılanması, 1967 yılındaki Albaylar Cuntası darbesinin önünü açmış ve cuntacılar bu planı ülkedeki ‘komünizm tehdidini’ bertaraf etmek için bir araç olarak kullanmıştır.

Kamuoyunda bu ağın İtalya’daki kolu olan Gladio” (Gladyo) adıyla bilinen yapılar, resmi devlet kurumlarının denetimi dışında, istihbarat servisleri ve askeri kanatlar – özellikle NATO içindeki Özel Harp birimleri – eliyle organize edilmiştir. Bu yapı 1952 yılında, Türkiye’nin NATO’ya girişiyle eş zamanlı olarak, CIA finansmanı ve desteğiyle Hususi ve Yardımcı Muharip Birlikleri adıyla kuruldu. Ertesi yıl Seferberlik Tetkik Kurulu, 1970’de ise Özel Harp Daire Başkanlığı adını aldı. Bu kapsamda 1960’lardan itibaren yükselen sol muhalefeti, işçi hareketlerini ve anti-emperyalist toplumsal güçleri ezmek için paramiliter sivil unsurlar silahlandırılmış ve aparat olarak kullanılmıştı.

1 Mayıs 1977 Taksim Katliamı, Maraş ve Çorum katliamları, Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi yedi gencin (Latif Can, Efraim Ezgin, Hürcan Gürses, Osman Nuri Uzunlar, Serdar Alten, Faruk Ersan ve Salih Gevence) Ankara Bahçelievler’de vahşice katledilmesi gibi siyasal terör ve yıldırma operasyonları 12 Eylül askeri darbesine giden yolu döşedi. Türkiye’de devlet aygıtı, sermaye birikim modelini (24 Ocak Kararları ile neoliberalizme geçiş) ve Atlantik bağımlılığını sürdürebilmek için bu illegal mekanizmayı yoğun bir şekilde kullandı. Liberal iktisatçılar ise Endonezya’dan Şili’ye pek çok ülkede faşist cunta rejimlerinin demokratik toplumsal güçleri kanlı müdahalelerle ezerek açtıkları bu neoliberal patikayı “serbest piyasa devrimi” diyerek coşkuyla kucakladılar.

Kısacası sözde “güvenlik” ve “savunma” vurguları bir yana, NATO’nun daimi rolü küresel ölçekte eşitsiz mübadele ve kutuplaştırıcı birikim yapılarının korunması ve sistem karşıtı hareketlerin bastırılmasıydı. Bu bağlamda Soğuk Savaş yıllarından itibaren küresel kapitalizmin temel bir kurumu olmuştur; hala da öyledir. Üye devletlerin başvurduğu şiddet siyasetlerini desteklemeyi giderek artan bir kararlılıkla sürdürmektedir.

Aşağıda, ilk olarak, geçtiğimiz hafta Ankara’da, şehir merkezinde yaşamı tam anlamıyla durduran, kimilerimiz için çileye dönüşen, ancak belli başlı çevreler için adeta bir bayram havasında geçen 36’ncı NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi üzerine bazı gözlem ve değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum. 2013’ten bu yana BM Genel Kurulları başta olmak üzere dile getirdiği “Dünya Beşten Büyüktür!” sloganı ile Gazze’deki soykırımla ilgili uluslararası platformlarda yükselttiği – Filistin yanlısı çevrelerin takdirini de kazanan – İsrail eleştirileri, Saray Rejimi’nin uluslararası düzenin kurumsal temsil ve işleyiş mekanizmalarındaki asimetriyle mücadele ettiği izlenimi yaratıyor. Bunun son derece yanıltıcı bir değerlendirme olduğunu, Türkiye’nin Gazze’deki – en hafif tabirle – çelişkili siyasetini ve Washington-Tel Aviv çizgisine sadakatini daha önce Katman Portal’da ve başka mecralarda tartışmıştım. Ankara’daki zirvede verilen görüntü Türkiye açısından Suriye’deki iç savaş, Gazze’deki soykırım ve nihayet İsrail ve ABD’nin İran’a saldırıları esnasında ortaya çıkanlardan farklı değildir.

NATO Ankara’da: Evde tatlı bir telaş

“Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır. Bu devir, yalnızca savunma bütçelerinin sağına sıfırların eklenip rakamca büyütüldüğü bir devir değildir. Bu devir; kâğıttaki taahhüdün fabrikada üretime, üretimin sahada kabiliyete, kabiliyetin caydırıcılığa, caydırıcılığın da barışın teminatına dönüşeceği yeni bir merhaledir.”

Devlet Bahçeli[2]

Zirve, tam da bu bağlama oturan birçok tartışmayı beraberinde getirdi. Hazırlık sürecinde yaratılan fiili OHAL ortamında gerçekleşen haksız/hukuksuz gözaltı ve tutuklamalar, iktidarı ve açıkça “Epstein sınıfı”nın bir savaş/saldırı örgütü olan NATO’yu hedef alabilecek demokratik protestoların önünü almayı amaçlamıştı. Alelacele yapılan ve “işlerine gelince pekâlâ oluyormuş” dedirten kadife otoyollar, kentin yoksul ve bakımsız kesitlerini makyajlamaya dönük dış cephe boya-badana seferberliği sırasında ve şehir esnafının şekli şemailini “düzeltmeye” çalışırken düşülen onur zedeleyici vaziyetler hayret ve öfkeyle izlendi. Zirve bahanesiyle kamu kaynaklarından milyarlarca lira adeta kişiye özel bir havaalanı inşaatı için harcandı. “Dünya Beşten Büyüktür!” sözünü dillerinden düşürmeyen siyaset seçkinleri, on binlerce Filistinli çocuğun katili soykırımcı güçleri en yüksekten temsil eden bir grup insanı memnun etmek için sıra dışı bir çaba sergiledi. Bu korkunç ilkesizlik çeşitli kanallardan topluma “her masadayız” görüntüsü altında bir dış politika zaferiymiş gibi yansıtılmak isteniyor; ancak Filistinler, oturulan hiçbir masada yer almıyor.

Oysaki sözcüsü ve savunucuları olmayı vaat ettikleri mazlumların cellatlarıyla gastrodiplomasi yapılmamalı. Nitekim NATO zirvesi sürecinde yaşananlar ve sonuç bildirgesi düşünüldüğünde, Türkiye’nin dış politika yapıcılarının zaten hiçbir zaman samimiyetle savunmadığı “dünya beşten büyüktür” söylemini – “masada olmayan menüde olur” diyerek – açık bir biçimde terk ettiğini görüyoruz.[3] Peki, ama neden?

Saray rejiminin derin iktisadi ve siyasi bunalımların gölgesinde içeride yaşadığı meşruiyet kaybının büyüklüğü karşısında NATO’cu güçlere kapalı kapılar ardında hangi sözleri vermiş olabileceğini düşünmek uykularımızı kaçırmalı. Nitekim Trump’ın “meşruiyet vererek” kelimenin tam anlamıyla kanatları altına aldığı iktidar tarafı, daha zirve başlamadan ABD’den gelen “hediye paketi” haberlerinin mutluluğunu yaşıyordu. Her ortamda Rahip Brunson meselesini açmasa daha da fazla sevecekleri Trump’ın, “yerli ve milli” KAAN uçaklarının General Electric patentli F110 motorlarının teslimi ve parasını ödediğimiz halde erişemediğimiz için milletçe dert edindiğimiz F-35’ler konusunda “bir şeyler düşünecekleri” müjdesi ise yüzlerini fazlasıyla güldürmüş durumda.[4]

NATO, günümüzün savunma sanayi odaklı “savaş kapitalizmi”nin bir aracı. Dolayısıyla, büyüyen küresel tehdit algısı ve genişleme vizyonu (örneğin Ukrayna savaşı sonrası Doğu Avrupa’nın silahlandırılması), Türkiye’deki iş dünyası için devasa bir pazar demek. Türkiye’nin yönetici sınıflarının – hem Erdoğan ve AKP destekçisi yeni hem de geleneksel burjuvazinin – dünyanın ve Türkiye’nin bu gidişatından fazlasıyla memnun olması boşuna değildir. Askerileşme hem ekonomiye can suyu sağlıyor hem de içeride genişleyen baskı rejiminin olmazsa olmazı. Bu açıdan ikili bir rolü var. Kısacası zirve, Türkiye’nin yönetici sınıflarının ve milliyetçi/muhafazakâr sağ siyasetin emperyalizmle işbirliği tarihçesine görkemli bir katkı mahiyetindedir.

AKP’nin gönül coğrafyası, yeni-sömürgecilik ve NATO

Bu kısımda NATO’nun oldukça hayati bir bileşeni olduğu uluslararası sistemin köklü bir eleştirisinin aslında neye benzeyebileceğini tartışmaya çalıştım. Bunu da AKP’nin hiç de yabancısı olmadığı – tersine Osmanlı’dan gelen kültürel, tarihsel ve dinsel bağları bulunduğunu iddia ettiği[5] – bir coğrafya olan Afrika’nın yüzlerce yıllık sömürgecilik ve emperyalizmle mücadele tarihine kısaca bakarak yapmak istiyorum. Yeni Sömürgecilik, Afrika ve NATO ilişkilerini günümüz Türkiyesi’nin iç/dış politika yönelimleriyle beraber düşünmek bu anlamda ufuk açıcı olabilir.

Bugün pek çok Afrikalı için NATO kendilerini kurtarmaya çalıştıkları eski sömürgeci ve sömürge-sonrası sistemleri ifade ediyor. Bunun bir sebebi bu örgütün kıtayı istikrarsızlaştıran, şiddetli çatışma ve yıkıcı savaşlara yol açan sayısız müdahalesi ise bir diğeri sömürgeciliğin – kıtanın sosyoekonomik gerçekliğini şekillendirmeye devam eden – yapısal mirasıyla aktif olarak mücadele eden devasa bir entelektüel ve siyasal mücadele birikiminin varlığıdır. Örneğin, Afrika ve Karayipler’de kölecilik, sömürgecilik ve emperyalizmin yıkıcı etkilerini belgeleyen Guyanalı Marksist tarihçi, Pan-Afrikanist düşünür ve devrimci aktivist Walter Rodney, Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı (1972) adlı büyük eserinde şöyle yazıyordu:

1950’lerde Afrikalıların çoğunun hala sömürge konumunda bulunduğunu belirtmek gereksiz. Afrikalılar, topraklarının askeri amaçlarla kullanılması konusunda herhangi bir denetleme hakkına sahip değillerdi. Neredeyse tüm Kuzey Afrika üsleriyle Sovyetler Birliği’ne karşı NATO’nun harekât alanı haline gelmişti. Afrika halklarının ruhu bile duymadan bir nükleer savaşın patlaması olasıydı. Sömürgeci güçler 1950’lerin başlarında Dakar ve Nairobi gibi Afrika kentlerinde bizzat askeri konferanslar düzenliyor, Güney Afrikalı ve Rodezyalı beyazlarla ABD hükümetini de davet ediyorlardı. Afrika’nın kendisinin kendi sömürüsüne ortak olmaya zorlanmasının kanıtı, Afrika’nın kapitalizme ekonomik ve askeri anlamda payanda haline getirilmesi amacıyla böylesine tekrar ve tekrar kullanılmasıdır (Rodney, 2015 [1972]: 312).

Ganalı sömürgecilik-karşıtı kuramcı ve siyasetçi, ülkenin ilk devlet başkanı Kwame Nkrumah ise 1967 tarihli Kongo’nun Sınavı: Bağımsız Bir Devlette Dış Baskılar Üzerine Bir Vaka Analizi (Challenge to the Congo) adlı eserinde Kongo’yu sadece sömürgecilerin saldırısına uğrayan pasif bir coğrafya olarak ele almamıştır. Ona göre ülkesi Kongo bağımsızlığını yeni kazanan tüm Afrika uluslarının, Pan-Afrikanist birliğin ve bizzat Kongo halkının emperyalizme karşı verdiği tarihi ve sancılı bir sınavdır. Kuzey Afrika’da NATO tarafından işletilen en az on yedi hava üssü, dokuz yabancı deniz üssü, üç roket üssü ve bir nükleer deneme sahasının yanı sıra, yaklaşık bir düzine diğer Afrika ülkesindeki askeri misyonların varlığına dikkat çekmektedir. Nkrumah’a (1967: xi) göre Kongo, Angola, Güney Afrika ve Rodezya’daki madenlerde nükleer silah üretimine yönelik hammadde sömürüsünden bahsetmeye ise gerek bile yoktur. Devrimci Savaş El Kitabı: Afrika Devriminin Silahlı Aşamasına İlişkin Bir Kılavuz’da (1968) ise NATO’nun oluşturduğu tehdide karşı acilen harekete geçilmesi gerektiğini vurgulamış ve bu stratejide bir askeri yüksek komutanlık ile Tüm Afrika Halkları Devrimci Ordusu’nun (AAPRA) kurulması çağrısında bulunmuştur (1968: 55-6).

NATO’nun kurucu üyelerinden biri olan Portekiz örneği de buradaki kısa tartışma açısından ufuk açıcıdır. Afrika’nın ve ülkesi Gine Bissau ve Yeşil Burun’un (Cape Verde) büyük özgürlük savaşçısı Amílcar Cabral, mücadele verdikleri sömürgeci güç Portekiz’i “emperyalizmin çürümüş bir uzantısı” olarak nitelendirmiş ve 1972 yılının Ekim ayında New York’ta siyah Amerikalı gruplarla gerçekleştirdiği “Mücadeleleri Birbirine Bağlamak” temalı enformel bir toplantıda şunları söylemiştir:

Bakınız, Portekiz az gelişmiş bir ülkedir—Batı Avrupa’nın en geri kalmış ülkesidir. Öyle bir ülke ki oyuncak uçak bile üretemiyor—bu bir şaka değil, gerçek. NATO’nun yardımı, NATO’nun silahları, NATO’nun uçakları, NATO’nun bombaları olmasaydı Portekiz’in Afrika’da üç sömürge savaşı başlatması asla mümkün olamazdı—bu onlar için imkânsızdı. Bu, tartışmaya açık bir konu bile değildir. Amerikalılar bunu biliyor, Britanyalılar bunu biliyor, Fransızlar çok iyi biliyor, Batı Almanlar da biliyor ve Portekizliler de bunu son derece iyi biliyor (Cabral, 1973: 82).

Örnekleri arttırmak elbette mümkün; ancak, buraya kadar olan kısım “mazlum milletlerin” sözüm ona savunuculuğunu yapan Türkiye’deki iktidar koalisyonunun konuya yaklaşımındaki problemleri yansıtıyor olabilir. Zirve öncesinde akademisyenlere, siyasi kimi grup ve partilere, meslek örgütlerine, medyaya yönelen haksız/hukuksuz gözaltı ve tutuklamalar elbette Türkiye’deki otoriter rejimin kimi özellikleriyle ilgili olmakla beraber Washington’daki Savaş Bakanlığı’nın kâğıt üzerinde “tarihsel bir düzeltme” olarak tasarladığı NATO 3.0 konseptinin ipuçlarını da fazlasıyla barındırıyor.

Bir sonraki yazıda, üzerine halihazırda çok şey yazılmış ve söylenmiş olan NATO’nun ekonomi politiğinin görece daha az tartışılmış bir boyutuna odaklanmak istiyorum: NATO ve İsrail ilişkilerine. Bu tartışmayı büyük teknoloji şirketleri, askeri-sınai-baskı kompleksi ve askerileşmiş birikim gibi kavramlar üzerinden geliştirmeyi planlıyorum.

Kaynaklar

Cabral, Amilcar (1973) Return to the Source: Selected Speeches by Amilcar Cabral, der. Africa Information Service, Monthly Review Press.

Nkrumah, Kwame (1967) Challenge of the Congo, New York: International Publishers.

Nkrumah, Kwame (1969) Handbook of Revolutıonary Warfare: A Guide to the Armed Phase of the African Revolution, New York: International Publishers.

Rodney, Walter (2015) Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı, çev. H. Osmanağaoğlu, Ankara: Dipnot.

Notlar

  1. https://x.com/RTErdogan/status/343791000143159296

  2. Bkz. https://x.com/soLHaberSusmaz/status/2076966351764107510

  3. Erdoğan’ın uluslararası platformlarda sıklıkla vurguladığı “Dünya beşten büyüktür” sözündeki “beş” sayısı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) daimi üyesi olan ve alınan kararlarda mutlak veto yetkisine sahip beş ülkeyi – ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa – işaret etmektedir. Zirve’nin Ukrayna hava sahasıyla ilgili açıkladığı planlara, Rusya ve Çin’le ilgili kullanılan ifadelere bakıldığında sloganda geçen beş sayısını da revize etmek gerektiği açıktır.

  4. Nedim Şener’in, örneğin, 10 Temmuz’da Hürriyet’teki köşe yazısında NATO zirvesinden payımıza düşen güzel haberleri okuyucuyla paylaşırken “Ankara üzerinden dünya sahnesine dönen ABD” ifadesini kullanıyor. Şener’e göre zirvedeki gelişmeler Türkiye’de memnuniyet, soykırımcı İsrail ile son zamanlarda onunla işbirliği yapan Yunanistan’da ise şok dalgası yaratmış.

  5. Bu tutum, hiç şüphesiz, Osmanlı’nın Afrika’daki imparatorluk tarihinin “sömürgeci olmayan” (müşfik) karakteriyle ilgili en başından ikna olmayı gerektirdiği gibi yüzlerce yıllık yayılmacılığın yerel halklarla aramızda bir takım ortak tarihi, kültürel ve dini bağlar yarattığına inanmayı gerektiriyor. Çok farklı bir yorum için Cornell Üniversitesi’nden Mostafa Minawi’nin şu yazısına bakılabilir.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
M. Gürsan Şenalp (2026). Kimsesizlerin Kimsesi, Mazlumların Umudu ve Gastrodiplomasi. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.21424762
  • İktisat alanında yüksek lisans ve doktora derecelerini sırasıyla Ankara Üniversitesi (2003) ve Gazi Üniversitesi’nden (2011) almıştır. 2023-2025 yılları arasında University of California Santa Barbara'da misafir öğretim üyesi olarak araştırmalar yapmış ve dersler vermiştir. 2002'den bu yana Atılım Üniversitesi İktisat Bölümü’nde öğretim üyesidir. İktisadi düşünceler tarihi, iktisat tarihi ve uluslararası politik iktisat dersleri vermektedir. Ulusötesi Kapitalist Sınıf Oluşumu: Türkiye ve Koç Holding Örneği (2012) başlıklı kitabının yanı sıra Praksis, Birikim, Fiscaoeconomia, Science&Society, Capital&Class gibi dergilerde yayımlanmış çalışmaları bulunmaktadır. Praksis dergisi editörlerindendir.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı

Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.