Türkiye’de yatırım fonlarında yaşanan son çalkantı, finansallaşmaya ilişkin eski bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Finansal kazanç arayışı kapitalizm için yeni değilse, 1970’lerden bu yana değişen ne? Finansallaşmanın özgüllüğünü finansın büyüklüğünde değil, sermaye birikimi içinde kazandığı ağırlıkta aramak gerekiyor.
Eylül 2026’nın ortasında Türkiye’de yatırım fonlarında başlayan çalkantının arkasında, finans tarihinden fazlasıyla tanıdık bir döngü var. Analistlere göre, soruşturmanın merkezindeki Pusula, Tera ve Hedef gibi gruplar etrafında büyüyen bu süreçte bazı fonların halka açıklık oranı düşük ve birbiriyle bağlantılı şirketlerde yoğunlaşan alımları hisse fiyatlarını yukarı taşıdı, yükselen fiyatlar da fonların net varlık değerini artırdı. Yüksek getiriler yeni yatırımcıları çektikçe gelen para aynı varlıklara yönelerek yükselişi yeniden besledi. Döngü, bazı fonların yatırımcıların geri ödeme taleplerini zamanında karşılayamamasıyla tersine dönmeye başladı (Financial Times, 2026a). Adalet Bakanı Akın Gürlek de vatandaşların birikimlerini “Ponzi benzeri” yapılarla hedef alanlara karşı yasal işlem yürütüldüğünü açıkladı (Financial Times, 2026b).
Bu döngü, Marx’ın faiz getiren sermayeyi tartışırken kullandığı P–P′ devresinden tanıdık gelebilir[1]. Bu devrede sermayenin üretim ve dolaşım süreçlerinden geçerek büyüdüğü ilişki görünmez hale gelir ve para, sanki kendi başına daha fazla para yaratıyormuş gibi görünür. Hisse senetleri gibi hayali sermaye biçimlerinde ise bu mantık, gelecekteki gelir beklentilerinin bugünden bir piyasa değerine dönüşmesiyle somutlaşır. Minsky’nin finansal kırılganlık yaklaşımı da döngünün diğer yüzünü gösteriyor: yükselen fiyatlar ve süren kazançlar risk algısını azaltıp daha fazla finansal pozisyon almayı teşvik ederken, yükseliş kendi kırılganlığının koşullarını yaratabilir.
Finansal kazanç arayışı ve spekülatif genişlemenin kapitalizm açısından yeni olmadığını bu teorik çerçevelerden görüyoruz. Öyleyse son yarım yüzyılı tarif etmek için neden ayrıca “finansallaşma” diye bir kavrama ihtiyaç duyuyoruz? Bu sorunun yanıtını, finansal kazanç arayışının kendisinden çok, finansın sermaye birikimi içinde kazandığı ağırlıkta ve bu ilişkinin aldığı yeni kurumsal biçimlerde aramak gerekiyor. Finansallaşma tartışmasının asıl meselesi de tam olarak burada başlıyor.
Serinin ilk yazısında finansallaşmanın tek bir tanıma kolayca sığmayan, farklı iktisadi ve toplumsal dönüşümleri aynı başlık altında toplayan bir kavram olduğunu tartışmıştık. Finans sektörünün büyümesi, finansal varlıkların olağanüstü genişlemesi, finansal kazançların şirket bilançolarında artan ağırlığı ve finansın gündelik hayatın giderek daha fazla alanına nüfuz etmesi, son yarım yüzyılda yaşanan dönüşümün farklı yüzleri. Fakat finansal faaliyetlerin artan ölçeğini ve kâr elde etme süreçlerinde kazandığı ağırlığı göstermek, daha zor bir soruyu kendiliğinden yanıtlamıyor: Bütün bunların nesi gerçekten yeni? Sonuçta borç, faiz, spekülasyon ve finansal krizler kapitalizmin yakın tarihine özgü değil. Kapitalizmin tarihi, 17. yüzyıldaki lâle çılgınlığından (Tulipmania) 1720’deki Güney Denizi Balonu’na (South Sea Bubble) ve 1929 Krizi’ne uzanan finansal genişleme ve çöküşlerle dolu. Arrighi (1994) daha da ileri giderek finansal genişlemeyi kapitalist gelişmenin sistemik döngülerinde tekrar eden bir evre olarak ele alıyor. Nitekim 1870–1914 dönemindeki yüksek sermaye hareketliliği, finansal küreselleşmenin daha eski bir tarihi olduğunu hatırlatırken, savaş sonrası Altın Çağ, ilk yazıda gördüğümüz gibi, finansın sıkı biçimde sınırlandığı tarihsel bir istisna olarak karşımıza çıkıyor.
Öyleyse finansallaşmanın yeniliğini yalnızca finansın büyümesinde aramak yeterli değil. Daha anlamlı olan soru, finansal değerlenmenin kendisinden ziyade, onun sermaye birikimi içinde kazandığı ağırlık ve aldığı kurumsal biçimlerin bugüne özgü olup olmadığı. Bu yazıda bu soruyu, finansallaşma literatüründe sermaye birikiminin dönüşümüne ilişkin farklı yaklaşımlar üzerinden tartışacağım. Finansallaşmanın şirketlerin amaçlarını ve yönetim biçimlerini nasıl dönüştürdüğüne ilişkin hissedar değeri (shareholder value) yaklaşımını ise serinin bir sonraki yazısına bırakacağım.
Finansallaşmayı kârın kaynağı üzerinden okumak
Finansallaşma literatüründeki temel ayrımlardan biri, finansın büyümesi ile sermaye birikiminin biçim değiştirmesi arasında kuruluyor. Greta Krippner’ın ikinci olguya dikkat çeken ve finansallaşmayı kârın nerede ve nasıl elde edildiği üzerinden düşünmemizi sağlayan tanımı, bu yaklaşım için önemli bir başlangıç noktası: finansallaşma, “kârların ticaret ve meta üretiminden ziyade esas olarak finansal kanallar aracılığıyla elde edildiği bir birikim örüntüsüdür” (2005, s. 174). Buradaki mesele yalnızca finans sektörünün milli gelir içindeki payının ya da finansal işlemlerin hacminin büyümesi değil, Krippner’ın ABD ekonomisi için gösterdiği üzere, 1970’lerden itibaren finans dışı şirketlerin dahi faiz, temettü ve sermaye kazançları gibi finansal faaliyetlerden elde ettikleri gelirlerin giderek artmasıdır.[2] Üstelik dönüşüm yalnızca kârın kaynağıyla sınırlı değildi: finans dışı şirketler faiz ve temettü ödemeleri ile hisse geri alımları yoluyla kaynaklarının giderek daha büyük bir bölümünü finansal alana yöneltmeye başladı (Crotty, 2005; Krippner, 2005; Lin ve Tomaskovic-Devey, 2013). Krippner’ın çarpıcı ifadesiyle, “finans dışı şirketler finansal şirketlere benzemeye başlıyordu — bazı durumlarda oldukça yakından” (2005, s. 202).
Krippner’ın birikim merkezli yaklaşımının temelinde Giovanni Arrighi’nin kapitalizmin uzun tarihine ilişkin analizinin izleri vardır. Arrighi’ye göre finansal genişleme çağdaş kapitalizme özgü bir gelişme değildir; kapitalizmin farklı tarihsel dönemlerinde maddi genişleme evrelerini finansal genişleme evreleri izler. Üretim ve ticaret yoluyla sermaye birikimi sınırlarına yaklaştıkça, sermaye giderek finansal kanallara yönelir. Arrighi’nin Braudel’den ödünç aldığı meşhur ifadeyle finansal genişleme, hâkim birikim döngüsünün “sonbaharı”dır. Krippner’ın 1970’ler sonrasında ABD’de gözlemlediği kârların finansal kanallara kayışı da bu daha uzun tarihsel dönüşümle önemli bir paralellik taşıyor. Finansal genişleme evreleri kapitalizm tarihinde daha önce de görülmüşse, sermayeyi bu dönemde üretim ve ticaretten finansal kanallara doğru çeken dinamik neydi? 1970’lerden itibaren yaşanan dönüşüm, kapitalizmin öteden beri taşıdığı finansal eğilimlerin yalnızca daha büyük ölçekte ortaya çıkması mı? Yoksa üretim, yatırım, bölüşüm ve talep arasındaki ilişkileri değiştirecek kadar derinleşerek farklı bir birikim biçiminin ortaya çıkmasına mı yol açtı? Nitekim kârların daha büyük bölümünün finansal kanallardan elde edilmesi, yeni bir birikim rejimine geçildiği anlamına gelmiyor.
Durgunluk tezleri: Sermaye neden finansal alana yöneldi?
Bu soruya verilen en etkili yanıtlardan biri, kökleri Paul Baran ve Paul Sweezy’nin tekelci kapitalizm analizine uzanan Monthly Review geleneğine ait. Bu yaklaşımın çıkış noktası “artığın massedilmesi” (surplus absorption) problemidir (Baran ve Sweezy, 1966; Magdoff ve Sweezy, 1987; Foster, 2007). Büyük şirketlerin hâkim olduğu kapitalist ekonomiler giderek daha büyük bir ekonomik artık yaratırken, tüketim ve özellikle kârlı üretken yatırım olanakları aynı ölçüde genişlemeyebilir. Üretilen artığın yeterince massedilememesi, sistemde güçlü bir durgunluk eğilimi yaratır. 1970’lerde üretken sektörlerde belirginleşen tıkanma ile finansallaşmanın yükselişi birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Üretken alanda değerlendirilmesi giderek zorlaşan sermaye finansal ve spekülatif faaliyetlerde yeni kâr olanakları ararken, kapitalist ekonominin “ağırlık merkezi” üretimden dolaşım ve finansa doğru kaymaya başlar (Foster, 2010).
Marksist gelenek içinde bir başka açıklama, Marx’ın aşırı birikim tezi ile kâr oranının düşme eğilimi kanunundan (tendency of the rate of profit to fall) hareket eder. Brenner’a (2002, 2006, 2009) göre, 1960’ların sonlarından itibaren özellikle imalat sanayiinde ortaya çıkan aşırı kapasite ve artan rekabet, kâr oranları üzerinde kalıcı bir baskı yarattı. Ancak mevcut firmaların konumlarını koruması ve kredi genişlemesi gibi mekanizmalar bu yeniden yapılanmayı erteleyerek aşırı kapasitenin sürmesine yol açtı. Harman (2009) ve Callinicos (2010) da 2007–09 krizini benzer biçimde aşırı birikim ve kârlılık sorunlarıyla ilişkilendirir. Bu yaklaşımda finansal genişleme, üretim alanındaki temel çelişkilerin alternatifi olmaktan çok, bunların üzerine eklenen ve ertelenmelerini sağlayan bir mekanizma olarak ele alınıyor.
Ancak bu açıklama, finans ile üretim arasında fazla keskin bir ayrım kurmakta. Özellikle Marx’ın bahsettiği hayali sermaye (fictitious capital) ile faiz getiren para sermayesi (interest-bearing capital) birbirinden farklıdır. Lapavitsas’ın (2011) dikkat çektiği gibi, faiz getiren para sermayesi üretim ve tüketim süreçlerinde ortaya çıkan atıl fonlardan doğduğu için kapitalist birikimin dışında değil, onun içinde oluşur. Dolayısıyla finansal genişlemeyi basitçe üretken sermayeden kopan ve onun karşısında büyüyen “hayali” bir alan olarak düşünmek yanıltıcıdır. Üstelik finansallaşmayı yalnızca üretimdeki aşırı birikimin sonucu olarak görmek, nedenselliği tek yönlü kurmakta. Finansal faaliyetlerin sunduğu getiriler yükseldikçe, finans üretken yatırım için yalnızca alternatif bir sığınak değil, onun doğrudan rakibi haline gelebilir.[3] Başka bir ifadeyle sermayenin finansa yönelmesi için önce üretimde kârlılığın mutlaka çökmesi gerekmez; finansal alanda daha yüksek ve daha hızlı getiri olanaklarının ortaya çıkması da sermayenin kullanımını değiştirebilir. Örneğin 2007-09 krizinde gözlemlenen menkul kıymetleştirme, bankaların değişen faaliyetleri ve mortgage kredilerinin genişlemesi, finansın üretimdeki sorunlara pasif bir tepki olmadığını; finansal dönüşümün de birikimin seyrini etkileyebildiğini göstermektedir (Lapavitsas, 2011).
Bu itiraz bizi daha temel bir soruya götürüyor: Finansal faaliyetlerin bu ölçüde kârlı hale gelmesini ne mümkün kıldı? Finansal piyasalar kendiliğinden genişlemedi. Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, finansal düzenlemelerin gevşetilmesi, yeni finansal araçların ve piyasaların gelişmesi ve para-finans rejimindeki dönüşümler, finansal kazanç alanlarının genişlemesinde belirleyici oldu. Dolayısıyla 1970’lerden sonraki finansallaşmayı yalnızca sermayenin üretimdeki durgunluğa verdiği otomatik bir tepki olarak görmek, devletin ve kurumsal dönüşümlerin rolünü arka plana itme tehlikesi taşıyor. Üretimin risklerini üstlenmeden finansal alanda böylesine büyük kazançlar elde edilmesi, bunu mümkün kılan politik ve düzenleyici koşullardan bağımsız düşünülemez.
Düzenleme okulu ve finans öncülüğünde büyüme rejimi
Burada daha güçlü bir soru ortaya çıkıyor: Bu kurumsal dönüşümler yalnızca finansallaşmayı mı kolaylaştırdı, yoksa kapitalist birikimin işleyişini yeni bir rejimden söz edebileceğimiz ölçüde değiştirdi mi? Düzenleme Okulu’nun (Regulation School) finansallaşma tartışmasına katkısı tam da bu noktada önem kazanıyor. Bu yaklaşım, kapitalizmin içsel çelişkilerine rağmen belirli dönemlerde nasıl görece istikrarlı biçimde yeniden üretilebildiğini, birikim süreci ile onu destekleyen kurumlar ve toplumsal normlar arasındaki ilişki üzerinden açıklar. Dolayısıyla bir birikim rejiminden söz etmek, yalnızca sermayenin nerede ve nasıl kâr elde ettiğine değil; üretim, yatırım, gelir bölüşümü ve talep arasındaki ilişkilerin belirli bir kurumsal yapı altında süreklilik kazanıp kazanmadığına bakmayı gerektirir.
Savaş sonrası Fordist dönem bunun klasik örneğidir. Standartlaştırılmış kitlesel üretim ve verimlilik artışları reel ücretlerdeki yükselişle birlikte ilerlerken, artan ücretler kitlesel tüketimi, güçlü talep ise üretim ve yatırımı destekliyordu. Toplu pazarlık, sosyal devlet ve daha sıkı düzenlenmiş finansal sistem de bu ilişkinin devamlılığını sağlayan kurumsal yapının parçalarıydı. Fordizmin 1970’lerden itibaren çözülmesi ise yalnızca finansal sistemde değil, üretimin örgütlenmesinde de bir dönüşümü beraberinde getirdi: standartlaştırılmış kitlesel üretimin karşısında daha küçük ölçekli üretim partileri, esnek uzmanlaşma (flexible specialization) ve üretimin parçalanması önem kazandı. Boyer’ın (2000) “finans öncülüğünde büyüme rejimi” (finance-led growth regime) tartışması bu daha geniş dönüşümden hareket eder. Burada finansallaşma, finans sektörünün büyümesinden ibaret değil, ekonomik ve toplumsal yeniden üretimde meydana gelen daha kapsamlı bir değişimin parçasıdır. Asıl soru, finansın Fordist dönemde ücretler, kitlesel tüketim ve üretkenlik artışları arasındaki ilişkinin üstlendiğine benzer bir koordinasyon işlevi görerek yatırım, tüketim ve bölüşüm arasındaki ilişkileri yeni bir biçimde düzenleyip düzenleyemeyeceğidir.
Ancak tam da burada finans öncülüğünde bir rejimin kendi iç çelişkileri ortaya çıkıyor. Varlık fiyatlarındaki yükseliş ve kredi genişlemesi, ücret artışlarının zayıfladığı bir ortamda tüketimi destekleyebilir; fakat aynı finansal baskılar şirketlerin üretken yatırımlarını ve ücretleri sınırlayarak toplam talebi zayıflatabilir. Birikimin devamlılığı giderek varlık fiyatlarının yükselmesine ve borçlanmanın sürmesine bağlı hale geldikçe, finansın Fordizmin yerini alabilecek istikrarlı bir koordinasyon mekanizması oluşturup oluşturamayacağı da tartışmalı hale geliyor. Boyer’ın sorusu bu nedenle yalnızca finans öncülüğünde bir rejimin ortaya çıkıp çıkmadığı değil, böyle bir rejimin ne ölçüde yaşayabilir olduğudur.
Düzenleme Okulu içindeki çalışmalar aynı zamanda finansallaşmanın her yerde aynı biçimi almadığına dikkat çekiyor. Becker vd. (2010), Anglo-Amerikan ekonomilerinde finansal varlık fiyatlarının yükselmesine dayanan hayali sermaye ağırlıklı bir finansallaşma ile çevre ekonomilerinde bankalar, yüksek faiz marjları ve uluslararası sermaye girişleri etrafında şekillenen faiz getiren sermaye ağırlıklı finansallaşma arasında ayrım yapar. İkinci biçimde sermaye girişlerine bağımlılık, yüksek faiz oranları ve değerli ulusal para gibi parasal koşulları öne çıkarırken; finansallaşma kamu borcunun menkul kıymetleştirilmesi, özelleştirmeler ve emeklilik sistemlerinin dönüşümü gibi kanallarla daha geniş bir kurumsal ve toplumsal yeniden yapılanmanın da parçası haline gelir. Bu ayrım önemli, çünkü finansallaşmanın tek ve evrensel bir modelden çok, ülkelerin kurumsal yapıları ve uluslararası para ve finans hiyerarşisindeki konumlarıyla şekillenen farklı biçimler alabildiğini gösteriyor. Ancak aynı zamanda “finans öncülüğünde birikim rejimi” tezini daha zor bir sınavla karşı karşıya bırakıyor: Eğer finansallaşmanın mekanizmaları ve sonuçları ülkeler arasında bu kadar farklılaşıyorsa, Fordizmin yerini alan yeni ve tutarlı bir birikim rejiminden ne ölçüde söz edebiliriz?
Finansal birikim ve üretken sermaye
Bu tartışmanın gerisinde daha temel bir ayrım da yatıyor: finansal faaliyetleri üretken birikimin karşısında, esas olarak üretken olmayan ya da rantiyeci bir alan olarak mı görmek gerekir? Bu ayrımın izleri Keynes’ten Marksist değer teorisine kadar uzanıyor. Keynes (1936), “rantiyeci kapitalizm” (rentier capitalism) eleştirisinde üretim sürecinde doğrudan bir işlev üstlenmeden gelir elde eden “işlevsiz yatırımcı”dan (functionless investor) söz eder ve bu tür gelirleri “asalak” (parasitic) bir nitelikle ilişkilendirir. Marksist gelenekte ise ayrım, değer ve artı-değer üreten üretken emek ile doğrudan değer üretmeyen üretken olmayan emek üzerinden kurulur. Finansın ikinci kategoriye yerleştirilmesi, finansallaşmanın niteliğine ilişkin oldukça farklı sonuçlara varılmasına yol açıyor. Bazı yaklaşımlar finansal kârların genişlemesini, üretken alanda yaratılan değer üzerinde yükselen hayali ve asalak bir yapının büyümesi olarak görür ve bunu kapitalizmin durgunluk eğilimiyle ilişkilendirir (Chesnais, 2016; Plihon, 2005). Buna karşılık Braga vd. (2017), finansallaşmayı sürekli yeni servet biriktirme yolları arayan kapitalist sistemin “mantıksal ve tarihsel bir sonucu” olarak ele alır. Bu ikinci okumada finansallaşma kapitalizmin “normal” işleyişinden bir sapma ya da üretken kapitalizmin karşısına sonradan çıkan yabancı bir unsur değil; kapitalizme içkin bir eğilimin belirli tarihsel koşullar altında güç kazanmasıdır.
Bu ikinci yorum, finansallaşmayı “yeni bir kapitalizm” olarak tanımlama konusunda daha ihtiyatlı olmayı gerektiriyor. Fine (2013) finansallaşmayı faiz getiren sermayenin birikim sürecindeki genişlemesi ve artan hâkimiyeti olarak ele alırken, çağdaş dönemin özgüllüğünü finansın hem yoğun hem de yaygın biçimde ekonomik ve toplumsal yeniden üretimin farklı alanlarına nüfuz etmesinde buluyor. Bu, finansal kârların maddi üretimden bütünüyle kopması ya da kapitalistlerin üretimi terk ederek hayali sermayeye yönelmesi anlamına gelmiyor. Christophers ve Fine’ın (2020) vurguladığı gibi, finans kendi başına artı-değer üretmekten çok, üretim, dolaşım ve bölüşüm içinde yaratılan artı-değerle giderek daha karmaşık ilişkiler kuruyor. Finans dışı şirketler üretmeye devam ederken aynı zamanda finansal faaliyetlerden daha fazla gelir elde edebiliyor; dolayısıyla finansal ve üretken sermayenin faaliyet alanları birbirinden ayrılmak yerine giderek daha fazla iç içe geçebiliyor. Finansallaşmayı üretimden finansa doğru basit bir yer değiştirme olarak değil, finansın sermaye birikimi içindeki rolünün daha merkezi, içkin ve aktif hale gelmesi olarak düşünmek bu nedenle daha anlamlı.
Sonuç yerine
Bu açıdan bakıldığında, yazının başındaki “Bütün bunların nesi gerçekten yeni?” sorusuna verilecek cevap biraz daha belirginleşiyor. Para üzerinden daha fazla para kazanma dürtüsü, faiz getiren sermaye ve finansal genişleme kapitalizmin yeni icatları değil; Marx’ın P–P′ devresi ve Arrighi’nin kapitalizmin uzun tarihinde maddi genişleme dönemlerini finansal genişleme dönemlerinin tekrar tekrar izlediğine ilişkin analizi bize bunu hatırlatıyor. Ancak bundan son yarım yüzyılda yeni hiçbir şey olmadığı sonucu çıkmıyor. Fine’ın işaret ettiği gibi yeni olan, P–P′ devresinin kendisi değil, finansın hem yoğunlaşarak hem de yaygınlaşarak ekonomik ve toplumsal yeniden üretimin giderek daha fazla alanına nüfuz etmesi, finansal mantığın yalnızca finans sektöründe değil, şirketlerin yatırım kararlarından hanehalklarının borçlanmasına ve devletin kurumsal düzenlemelerine kadar birikimin yeniden üretildiği ilişkilerin içine yerleşmesi.
Pusula, Tera ve Hedef grupları etrafında patlak veren yatırım fonu krizi bu ayrımı somutlaştırıyor. Yükselen fiyatların yeni para girişlerini çekmesi, bu girişlerin fiyatları daha da yukarı taşıması ve ilk çatlakta döngünün tersine dönmesi finans tarihinde yeni değil. Yeni olan, bu eski P–P′ arayışının yatırım fonlarından şirket bilançolarına ve hanehalkı tasarruflarına uzanan çok daha geniş bir kurumsal ağın içine yerleşmiş olması. Enflasyonist baskılar karşısında reel birikimlerini korumaya çalışan bireysel yatırımcılar, yüksek getiri sunan portföy yönetim şirketlerinin fonlarına ve faizsiz “tasarruf-finansman” modellerine giderek daha fazla yönelirken, finansal değerlenme mantığı da hanehalkının gündelik yaşamını ve geleceğe ilişkin kaygılarını doğrudan P–P′ devresinin içine çekmiştir.
Serinin bir sonraki yazısında finansallaşmanın şirketlerin ve hanehalklarının içine nasıl yerleştiğine; hissedar değeri (shareholder value) yaklaşımının şirket yönetimini, kâr dağıtımını ve üretken yatırımı, finansal piyasalarla giderek daha fazla bütünleşmenin ise hanehalklarının borçlanma, tasarruf ve tüketim biçimlerini nasıl dönüştürdüğüne odaklanacağız.
Kaynakça
Akkemik, K. A., & Özen, Ş. (2014). Macroeconomic and institutional determinants of financialisation of non-financial firms: Case study of Turkey. Socio-Economic Review, 12(1), 71–98.
Arrighi, G. (1994). The Long Twentieth Century: Money, Power, and the Origins of Our Times. Verso.
Baran, P. A., & Sweezy, P. M. (1966). Monopoly Capital. Monthly Review Press.
Becker, J., Jäger, J., Leubolt, B., & Weissenbacher, R. (2010). Peripheral financialization and vulnerability to crisis: A regulationist perspective. Competition & Change, 14, 225–247.
Boyer, R. (2000). Is a finance-led growth regime a viable alternative to Fordism? A preliminary analysis. Economy and Society, 29(1), 111–145. https://doi.org/10.1080/030851400360587
Braga, J. C., de Oliveira, G. C., Wolf, P. J. W., Palludeto, A. W. A., & de Deos, S. S. (2017). For a political economy of financialization: Theory and evidence. Economia e Sociedade, 26(spe), 829–856. https://doi.org/10.1590/1982-3533.2017v26n4art1
Brenner, R. (2002). The Boom and the Bubble: The US in the World Economy. Verso.
Brenner, R. (2006). The Economics of Global Turbulence: The Advanced Capitalist Economies from Long Boom to Long Downturn, 1945–2005. Verso.
Brenner, R. (2009). What Is Good for Goldman Sachs Is Good for America: The Origins of the Present Crisis. Center for Social Theory and Comparative History, UCLA. https://escholarship.org/uc/item/0sg0782h
Callinicos, A. (2010). Bonfire of Illusions: The Twin Crises of the Liberal World. Wiley.
Chesnais, F. (2016). Finance Capital Today: Corporations and Banks in the Lasting Global Slump. Brill.
Christophers, B., & Fine, B. (2020). The value of financialization and the financialization of value. In P. Mader, D. Mertens, & N. Van der Zwan (Eds.), The Routledge International Handbook of Financialization (pp. 19–30). Routledge.
Crotty, J. (2005). The neoliberal paradox: The impact of destructive market competition and modern financial markets on nonfinancial corporation performance in the neoliberal era. In G. A. Epstein (Ed.), Financialization and the World Economy. Edward Elgar.
Demir, F. (2009). Financial liberalization, private investment and portfolio choice: Financialization of real sectors in emerging markets. Journal of Development Economics, 88(2), 314–324.
Financial Times. (2026a, September 17). Turkish authorities rush to stem fallout from stock market scandal. https://www.ft.com/content/ef54585a-4d2f-4538-b185-9bff75ef2f5e
Financial Times. (2026b, September 18). Turkey moves to liquidate funds at centre of ‘Ponzi-like scheme’. https://www.ft.com/content/3943277e-eaf8-4faf-9f9c-1c05cb2ba992
Fine, B. (2013). Financialization from a Marxist perspective. International Journal of Political Economy, 42(4), 47–66. https://doi.org/10.2753/IJP0891-1916420403
Foster, J. B. (2007). The financialization of capitalism. Monthly Review, 58.
Foster, J. B. (2010). The financialization of accumulation. Monthly Review, 62.
Harman, C. (2009). Zombie Capitalism: Global Crisis and the Relevance of Marx. Bookmarks Publications.
Keynes, J. M. (1936). The General Theory of Employment, Interest and Money. Macmillan.
Krippner, G. R. (2005). The financialization of the American economy. Socio-Economic Review, 3(2), 173–208. https://doi.org/10.1093/SER/mwi008
Lapavitsas, C. (2011). Theorizing financialization. Work, Employment & Society, 25(4), 611–626.
Lin, K.-H., & Tomaskovic-Devey, D. (2013). Financialization and US income inequality, 1970–2008. American Journal of Sociology, 118(5), 1284–1329.
Magdoff, H., & Sweezy, P. M. (1987). Stagnation and the Financial Explosion (Economic History as It Happened, Vol. IV). Monthly Review Press.
Marx, K. (1894). Capital (Vol. 3). Penguin Books.
Minsky, H. P. (1986). Stabilizing an Unstable Economy. Yale University Press.
Orhangazi, Ö. (2008). Financialisation and capital accumulation in the non-financial corporate sector: A theoretical and empirical investigation on the US economy, 1973–2003. Cambridge Journal of Economics, 32(6), 863–886. https://doi.org/10.1093/cje/ben009
Plihon, D. (2005). As grandes empresas fragilizadas pela finança. In F. Chesnais, R. Marques, & P. Nakatsni (Eds.), A Finança Mundializada: Raízes Sociais e Políticas, Configuração, Consequências. Boitempo.
Stockhammer, E. (2004). Financialisation and the slowdown of accumulation. Cambridge Journal of Economics, 28(5), 719–741. https://doi.org/10.1093/cje/beh032
Tori, D., & Onaran, Ö. (2018). The effects of financialization on investment: Evidence from firm-level data for the UK. Cambridge Journal of Economics, 42(5), 1393–1416. https://doi.org/10.1093/cje/bex085
Van Treeck, T. (2009). The political economy debate on ‘financialization’—A macroeconomic perspective. Review of International Political Economy, 16(5), 907–944.
Notlar
- Marx’ın sermayenin genel formülü olarak kullandığı P–M–P′, para ile başlayan hareketin metaya dönüşerek daha fazla parayla sona ermesini ifade eder. Burada P′, başlangıçta yatırılan paranın artı-değerle büyümüş halidir (P′ = P + ΔP). Başlangıçtaki değer yalnızca korunmaz, kendisini genişleterek geri döner. Marx, Kapital’in üçüncü cildinin 24. bölümünde, faiz getiren sermayeyi açıklarken bu hareketin P–P′ biçiminde göründüğünü belirtir. Bu biçimde, aradaki üretim ve dolaşım süreçlerinin aracılığı gözden kaybolur ve geriye yalnızca başlangıçtaki para ile onun büyümüş hali kalır. Böylece paranın daha fazla paraya dönüşmesini sağlayan toplumsal süreçler görünmez hale gelir ve para, sanki kendi başına değer yaratma ve çoğalma kapasitesine sahipmiş gibi görünür. Marx’ın faiz getiren sermayeyi sermaye ilişkisinin en fetişleşmiş biçimi olarak nitelemesinin nedeni de budur. ↑
- Serinin ilk yazısında bu dönüşümü ABD verileri üzerinden göstermiştim. Finans dışı şirketlerin finansal varlıklarının maddi duran varlıklara oranı savaş sonrası döneme kıyasla üç kattan fazla artarak 2009’da %109’a ulaşırken (Şekil 3), finans dışı faaliyetlerden elde edilen kârların toplam şirket kârları içindeki payı 1947’de %92’den 2019’da %72’ye gerilemiştir (Şekil 4). ↑
- Firma düzeyindeki verilerle crowding-out etkisini inceleyen çalışmalar (Orhangazi, 2008; Demir, 2009; Akkemik ve Özen, 2014; Tori ve Onaran, 2018) ile makroekonomik verileri kullanan çalışmalar (Stockhammer, 2004; van Treeck, 2009), reel sermaye birikimi ile finansal genişleme arasındaki çelişkili ilişkiye dikkat çekmektedir. Finans sektörünün genişlemesi ve varlık fiyatlarındaki güçlü artış fiziki yatırımları dışlarken finansal balonların oluşmasına da zemin hazırlayabilir. Reel ekonomik gelişmelerle desteklenmeyen bu finansal genişlemeyi ise sert bir çöküş izleyebilir. Birçok gelişmiş kapitalist ekonomi, özellikle de kendi para birimi cinsinden borçlanabilen ABD, finansal kırılganlıkların sonuçlarını daha uzun süre erteleyebilir. Buna karşılık gelişmekte olan ekonomilerin uluslararası para hiyerarşisindeki konumu, benzer kırılganlıkların daha erken ve daha ağır biçimde ortaya çıkmasına neden olabilir. Bununla birlikte, özellikle Çin gibi gelişmekte olan ekonomilerin küresel ağırlığının artması ve piyasaların giderek daha fazla bütünleşmesi, merkez ile çevre arasındaki bu ayrımı da daha geçirgen hale getirmektedir. Bu konuyu daha detaylıca serinin izleyen yazılarında inceleyeceğiz. ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
