Mutsuzluk şu anla ilgiliyken, umutsuzluk gelecek ufkunda sistemik biçimde mutlu olmama durumunu ifade etmektedir. Gerçekliğin sunduğu soyut rakamlar yerine toplumun tecrübe ettiği hakikate odaklanan, eğitimi, emeği ve çalışma süresini insan onuruna yakışır biçimde kurgulayan bütüncül politika reformları, umutsuzluk çağını aşmanın yoludur.
Yazının bir önceki bölümünde farklı bakış açılarıyla mutsuzluk ve umutsuzluk arasındaki ilişkiye değinmiştim. Bu bölümde ise mutsuzluğun sınıfsal açıklamasını Marx’ın yabancılaşma kavramıyla açıklamaya devam edeceğim. Mutsuzluğun sınıfsal açıklaması Marx’ın yabancılaşma kavramıyla daha da derinleştirilebilir. Çalışmak yalnızca gelir elde etme mekanizması değildir, bireyin zamanını, yaratıcılığını, sosyal ilişkilerini ve kendisini gerçekleştirme kapasitesini de şekillendirir. Çalışan yaptığı iş üzerinde kontrol sahibi değilse, üretimin amacıyla özdeşleşemiyorsa ve emeğinin sonucuna yabancılaşıyorsa, yüksek gelir dahi mutlaka yüksek yaşam doyumu yaratmayabilir. Bu açıdan çalışma yaşamında iki farklı boyut ayrılabilir: ekonomik güvensizlik ve özerklik kaybı. Bir çalışan iyi ücret almasına rağmen çalışma süreci üzerinde hiçbir kontrol sahibi değilse, sürekli performans değerlendirmesine tabi tutuluyorsa ve işini kaybetme korkusuyla hareket ediyorsa, ekonomik refahı ile öznel refahı arasında önemli bir ayrışma ortaya çıkabilir. Bu nedenle mutsuzluğu yalnızca kazancıyla ilgili değil, yaşamını ne kadar kontrol edebildiği ile ilintilidir. Harry Braverman, 1974’te yayımlanan Labor and Monopoly Capital: The Degradation of Work in the Twentieth Century adlı çalışmasıyla emek sürecinin Marksist analizini yeniden canlandırmıştır. Braverman’ın temel sorusu, ‘kapitalist üretim geliştikçe işçiler neden daha becerili ve özerk hale gelmek yerine, çoğu durumda yaptıkları iş üzerinde daha az kontrol sahibi hale geliyorlar?’ olmuştur. Bu soru, onun yabancılaşma anlayışının merkezindedir. Marx’ta yabancılaşmanın temelinde, işçinin emeğinin ürünü, emek süreci, kendi yaratıcı potansiyeli ve diğer insanlarla ilişkisi üzerindeki kontrolünü kaybetmesi bulunur. Braverman bu düşünceyi doğrudan işyerindeki üretim organizasyonuna taşır. Onun açısından kapitalist işyerinde temel problem, yalnızca işçinin emeğini satması değil, emeğin nasıl gerçekleştirileceği üzerindeki kontrolün işçiden koparılmasıdır. Braverman’ın analizinin belki de en önemli unsuru tasarlama ve uygulama arasındaki ayrımdır. Modern kapitalist üretimde bu süreç giderek parçalanır. Emekçi kendisine verilen görevi uygular. Dolayısıyla işçinin iş hakkında sahip olduğu bilgi ile iş üzerinde sahip olduğu kontrol birbirinden ayrılır. Bu Braverman açısından yabancılaşmanın temel mekanizmalarından biridir. Braverman’a göre Taylorism yalnızca verimlilik artırıcı bir teknik değildir; aynı zamanda emeğin kontrolünü sermaye lehine yeniden düzenleyen bir süreçtir. Braverman’ın en tartışmalı ve etkili kavramlarından biri becerisizleştirme tezidir. Kapitalist iş organizasyonu, karmaşık bir işi daha küçük ve basit görevlere böldüğünde, tek bir çalışanın sahip olması gereken bilgi ve beceri azalabilir. Böylece işçinin üretim sürecinin bütünü üzerindeki bilgisi azalır. Braverman’a göre bu süreç, emeğin niteliksel olarak bozulması sonucunu doğurabilir. Yabancılaşma yalnızca psikolojik bir duygu değildir. Bir çalışanın işimi sevmiyorum demesinden daha derin bir yapısal süreç söz konusudur. Veblen ve Easterlin esas olarak tüketim, göreli konum ve mutluluk üzerinden ilerlerken, Braverman ise bunun üretim tarafını açıklamaktadır. Bu iki mekanizma birleştiğinde oldukça güçlü bir (u)mutsuzluğun politik ekonomisi ortaya çıkar.
Braverman’ın 1970’lerdeki sorusu bugün yeniden formüle edilebilir. Yapay zekâ emeğin bilgisini işçiden koparıp yeniden sermayenin kontrolüne mi taşıyor, yoksa çalışanların özerkliğini mi artırıyor? Süreçte, emekçinin performansı algoritma tarafından ölçülür, işin temposu yine algoritma tarafından belirlenir, görev dağılımı sistem tarafından yapılır ve performans değerlendirmesi veri üzerinden gerçekleştirilir. Bu durumda Taylorism’in, enformasyonu emekçiden alan, sistemde merkezileştiren ve işi kontrol eden mantığının dijital bir versiyonudur. Ancak yapay zekâ ikinci bir ihtimali de sunar. Yapay zekâ rutin görevleri üstlenir, çalışan daha fazla karar yetkisi kazanır, beceri ve özerklik artabilir. Dolayısıyla yapay zekâ kullanımının sonucu otomatik olarak becerisizleştirme olmayabilir. Burada sorulması gereken soru, yapay zekâ işçinin bilişsel kapasitesini mi tamamlıyor, yoksa işçinin bilgi ve karar verme kapasitesini ikame ederek kontrolü yönetim ve sermaye lehine yeniden mi dağıtıyor? Yapay zekâ ve sürdürülebilir verimlilik artışı konusu ile birleştirirsek, çok ilginç bir ayrım ortaya çıkar. Yapay zekâ üretkenliği artırabilir ama aynı anda işçinin iş üzerindeki kontrolünü azaltır. Bu durumda ise, ölçülen üretkenlik artışı ile çalışan refahı arasında bir ayrışma ortaya çıkabilir. Böylece doğrudan yapay zekâ çağında (u)mutsuzluğun politik iktisadına doğru yelken açarız. Standing’in prekarya kavramı açısından yapay zekânın etkisi daha da önemli. Yapay zekâ bazı işleri tamamen ortadan kaldırmasa bile, işin parçalanmasına, serbest (freelance) çalışmaya, platform çalışmasına, proje bazlı istihdama ve kısa süreli sözleşmelere yol açabilir. Bu durumda işgücünün bir kısmı üretim sürecinin merkezinden dışarıya itilebilir. Sonuç olarak iş güvencesi azalırken, geleceği öngörebilme yetisi zayıflar ve umutsuzluk artar. Neo-Marksist analiz yalnızca yapay zekâ kötüdür sonucuna götürmemeli. Tam tersine, Marx’ın teknolojiye ilişkin daha geniş perspektifinden hareketle ‘eğer yapay zekâ gerekli emek zamanını önemli ölçüde azaltabiliyorsa, neden insanlar daha az çalışmıyor’ sorusu sorulabilir. Örneğin yapay zekâ 4 saatlik üretimi 2 saate indirebilecek kadar üretkenlik artışı yaratıyorsa, teorik olarak 2 saat çalışma ve 2 saat serbest zaman mümkün olabilir. Ama kapitalist sistem altında alternatif 2 saatlik üretim ve 4 saatlik üretim hedefi de olabilir. Dolayısıyla teknolojinin sonucu, özgürleşme veya daha yoğun sömürü arasında değişebilir. Burada Gorz’un teknolojik gelişme ve çalışma arasındaki analizi özellikle çalışma, otomasyon ve kapitalizm ilişkisi açısından önemlidir. Teknolojik gelişmenin insanları zorunlu çalışmadan kurtarma potansiyeline sahip olduğunu, ancak kapitalist sistem içerisinde teknolojik verimlilik artışının otomatik olarak daha fazla boş zaman, özgürlük veya refah yaratmadığını savunur. Bu, günümüz yapay zekâ tartışmasına doğrudan bağlanabilir. Yapay zekâ üretkenliği artırır ama çalışma süresi azalmak zorunda değildir. Hatta, yapay zekâ kullanımı performans beklentisini, iş yoğunluğunu ve iş güvencesizliğini de artırabilir. Dolayısıyla teknolojinin toplumsal sonucu teknolojinin kendisi tarafından değil, onu çevreleyen üretim ilişkileri tarafından belirlenebilir. İçinde bulunduğumuz umutsuzluk çağında bunu beklememek eşyanın doğasına aykırıdır.
Sınıfsal eşitsizlik yalnızca gelir eşitsizliği değildir. Zaman eşitsizliği de giderek daha önemli hale gelmektedir. Düşük gelirli çalışanlar daha uzun saatler çalışmak zorunda kalabilirken, yüksek gelirli gruplar zamanlarını satın alabilecekleri hizmetlerle yeniden düzenleyebilirler. Bu nedenle iki kişinin yıllık geliri aynı olsa bile, çalışma saatleri, işe ulaşım süresi, bakım yükümlülükleri, boş zaman ve aileyle geçirilen zaman çok farklı olabilir. Bu durum, ekonomik refahın zaman refahına dönüşmediğini gösterir. Dolayısıyla çağdaş kapitalizmde önemli bir paradoks ortaya çıkar. Gelir artabilirken zaman azalabilir. Daha fazla tüketim kapasitesi, daha az boş zamanla birlikte gerçekleşebilir. Bu nedenle Easterlin yaklaşımında vurgulanan sosyal karşılaştırmaya bir başka boyut eklenebilir. İnsanlar yalnızca birbirlerinin gelirlerini değil, birbirlerinin yaşamlarını da karşılaştırmaktadır.
Sosyal medya, göreli yoksunluk mekanizmasını daha da yoğunlaştırmaktadır. Geçmişte bireyin karşılaştırma grubu çoğunlukla fiziksel olarak yakınındaki insanlardan oluşurken, dijital platformlar karşılaştırma grubunu küresel ölçekte genişletmiştir. Birey artık kendi gelirini, evini, tatillerini, kariyerini, fiziksel görünümünü ve sosyal ilişkilerini sürekli olarak başkalarının seçilmiş ve çoğu zaman idealize edilmiş yaşamlarıyla karşılaştırabilmektedir. Bu nedenle dijital kapitalizmde karşılaştırma ekonomisi daha yoğun hale gelmektedir. Burada Veblen’in statü tüketimi yaklaşımı yeniden önem kazanmaktadır. Tüketim artık yalnızca tüketmek için değil, görünür olmak için de yapılmaktadır. Dolayısıyla, tüketim, statü, sosyal karşılaştırma, yetersizlik hissi ve daha fazla tüketim şeklinde kendini güçlendiren bir döngü ortaya çıkabilir. Bu döngü, mutluluğu artırmak yerine arzu düzeylerini sürekli yükselterek tatminsizliği ve umutsuzluğu yeniden üretebilir.
Buradan daha radikal bir iktisadi argümana ulaşmak mümkündür. Bireylerin refahı yalnızca kendi tüketimlerinden değil, başkalarının gelir ve tüketimlerinden de etkileniyorsa, bireysel ekonomik kararların toplumsal refah üzerinde etkileri vardır. Bir kişinin statüsünü artırmak için gerçekleştirdiği gösterişçi tüketim, onun açısından fayda yaratırken başkalarının göreli konumunu kötüleştirebilir. Bu durumda bireysel düzeyde rasyonel görünen davranışlar toplumsal düzeyde bir statü rekabeti yaratabilir. Böylece, bireysel rasyonalite toplumsal refahı olumsuz anlamda etkileyebilir. Bu, neoklasik bireysel fayda yaklaşımına yönelik önemli bir eleştiridir. Nitekim göreli gelir literatürü, gelir karşılaştırmalarının mutluluk ve ekonomik davranış üzerinde önemli etkileri olabileceğini göstermektedir. Burada önemli bir metodolojik ayrıntının altını çizmek gereklidir. Mutsuzluğun sınıfsal kökenleri vardır demek, belirli bir sınıfa mensup herkesin mutsuz olduğunu iddia etmek anlamına gelmez. Sınıf, mutsuzluğu deterministik biçimde üretmez. Bunun yerine sınıfsal konum, risklere maruz kalma, gelir güvenliği, çalışma koşulları, eğitim olanakları, sağlık hizmetlerine erişim, konut koşulları, sosyal sermaye ve gelecek beklentileri gibi mekanizmalar üzerinden bireyin mutsuzluk ve umutsuzluk olasılığını etkiler. Bu açıdan daha doğru model, sınıfsal konumdan doğru ekonomik ve sosyal koşullara, günlük yaşam deneyimlerine dair beklentiler, sosyal karşılaştırma ve öznel iyi oluş biçimindedir. Üstelik ilişki çift yönlü olabilir; örneğin, nedensellik yalnızca güvencesiz işten mutsuzluğa biçiminde tek yönlü değildir.
Neoliberal sistemin yapısal bir sorunu bireysel öz suçlamaya dönüştürme stratejisini kırmak ve umutsuzluk çağının yarattığı tahribatı gidermek, ancak kamusal, kapsayıcı ve hakikat odaklı müdahalelerle mümkündür. Bu doğrultuda makro (yükseköğretim ve sistem düzeyi) ve mikro/mezo (emek piyasası ve çalışma süreçleri) boyutlarında aşağıda detaylandırdığım bağlamda politika adımları atılmalıdır.
Yükseköğretim ve İktisat Eğitimi Politikaları
İktisat müfredatında metodolojik paradigma değişimi gereklidir. İktisat eğitimi, insanı yalnızca statik fayda fonksiyonlarına indirgeyen neoklasik öğretinin ötesine geçmelidir. Müfredatlara; nedensel etki analizi, veri bilimi ve yapay zekâ araçlarının yanı sıra kurumsal iktisat, politik iktisat, davranışsal refah teorileri ve emek süreçleri analizi zorunlu bileşenler olarak entegre edilmelidir. Karar alıcı/analist yetkinliğinin artırılması da önemlidir. Yapay zekânın rutin analitik işleri otomatikleştirdiği bir dönemde; iktisat öğrencilerine otomasyona maruz kalacak ezberci modeller yerine, verinin arkasındaki sınıfsal ve toplumsal hakikati okuyabilen, nedensel çıkarım yapabilen ve eleştirel düşünebilen beceriler kazandırılmalıdır. Akademik ve müfredat özerkliği için mücadele edilmelidir. Yükseköğretim Kurumu (YÖK) düzeyinde özellikle araştırma üniversitelerine müfredat esnekliği tanınmalı, disiplinler arası (İktisat + Veri Bilimi + Sosyoloji) hibrit programların önü açılmalı, kamu verileri (TÜİK, TCMB, Gelir İdaresi) KVKK standartlarında akademik araştırmalara açılarak kanıt temelli ampirik iktisat laboratuvarları kurulmalıdır.
Emek Piyasası ve Çalışma Yaşamı Politikaları
Algoritmik yönetim ve yapay zekâ denetimi giderek önem kazanmaktadır. Çalışma hayatına entegre edilen yapay zekâ sistemlerinin ve algoritmaların, Braverman’ın ifade ettiği biçimde emeği denetleme, itibarsızlaştırma ve dijital Taylorizm üretme araçlarına dönüştürülmesi engellenmelidir. Algoritmik performans ölçümü, veri mahremiyeti ve işçi özerkliği konularında emekçileri koruyan yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Güvencesizlikle mücadele edilmeli ve sosyal koruma sağlanmalıdır. Prekaryalaşmanın ve platform bazlı/kısa süreli esnek çalışmanın yarattığı zamansal ve finansal belirsizlikleri gidermek adına, temel gelir güvencesi, kapsayıcı sosyal güvenlik ağları ve esnek çalışma modellerinde dahi sendikal örgütlenme hakları güvence altına alınmalıdır. Teknolojik Verimlilik Artışının zaman refahına dönüştürülmesine yönelik adımlar atılmalıdır. André Gorz’un dikkat çektiği üzere, yapay zekâ ve otomasyonun yarattığı muazzam üretkenlik artışı, sermaye birikimi için iş yoğunluğunu artırmak yerine; yasal çalışma saatlerinin düşürülmesi, haftalık çalışma günlerinin azaltılması ve çalışanlara boş zaman/ zaman refahı kazandırılması yönünde kamusal politikalarla yönlendirilmelidir. Göreli yoksunluk ve statü rekabetini sınırlayıcı önlemler düşünülmelidir. Dijital platformların ve gösterişçi tüketim kalıplarının derinleştirdiği statü anksiyetesine karşı, kamusal hizmetlerin (eğitim, sağlık, barınma, ulaşım) niteliği artırılarak bireylerin piyasa dışı yaşam kalitesi yükseltilmelidir.
Bu yazı, günümüz toplumlarında yükselen tatminsizlik ve gelecek kaygısını, bireysel psikolojinin ve kişisel yaşam koçluklarının dar sınırlarından çıkararak sınıfsal ve yapısal bir çerçeveye oturtmuştur. Elde edilen temel bulgu; mutsuzluk ve umutsuzluğun yalnızca düşük gelir veya maddi yoksunluktan kaynaklanmadığı; göreli konumun kötüleşmesi, statü rekabeti, emek güvencesizliği, üretim süreci üzerindeki özerklik kaybı ve geleceğin öngörülemez hale gelmesinin doğrudan bir sonucu olduğudur. Yapay zekâ ve dijitalleşme dalgası, üretim süreçlerini radikal biçimde dönüştürürken insanlığa iki farklı yol sunmaktadır: Ya teknolojinin yarattığı verimlilik artışı emeğin üzerindeki denetimi ve sömürüyü derinleştirecek, insanı kendi bilişsel kapasitesine yabancılaştırarak umutsuzluk çağını kalıcı kılacaktır; ya da bu verimlilik, çalışma sürelerini kısaltan, insan özerkliğini artıran ve toplumsal refahı piyasa dışı alanlarda büyüten özgürleştirici bir araca dönüştürülecektir. Türkiye ve dünya ölçeğinde, neoklasik iktisadın gelir artışı eşittir fayda artışı illüzyonundan vazgeçilmesi hayati bir zorunluluktur. Gerçekliğin sunduğu soyut rakamlar yerine toplumun tecrübe ettiği hakikate odaklanan, eğitimi, emeği ve çalışma süresini insan onuruna yakışır biçimde yeniden kurgulayan bütüncül politika reformları, bu umutsuzluk çağını aşmanın tek geçerli yoludur.
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
