Takip et

2026 İktisat Nobeli: İstikrarın Teorisi ve Bölüşüm Sorunu

🎧 Dinle ✕
DOI:10.5281/zenodo.23461755 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

2026 İktisat Nobeli, makroekonomik istikrarın mikro temellerine katkılarıyla Hall ve Woodford’a verildi. Ödül, Keynes’in mirasını ve “düşman kardeşleri” yeniden tartışmaya açıyor. Peki istikrar herkes için aynı anlama mı geliyor? Türkiye için asıl soru ise, istikrarın bedelini kimin ödediği.

Bir ekonominin istikrara kavuşmasıyla insanların hayatlarının düzelmesi arasında nasıl bir ilişki var? Enflasyonun gerilemesi, büyümenin toparlanması ya da finansal piyasalardaki belirsizliğin azalması kuşkusuz önemli; ancak aynı göstergeler bir ücretli, bir işveren ve bir emekli için birbirinden farklı sonuçlar doğurabilir. İktisat politikasının başarısını değerlendirirken hem ekonominin nasıl işlediğini hem de sonuçların kimler arasında nasıl dağıldığını sormamız gerekiyor. Kanımca 2026 İktisat Nobeli[1], bu iki soruyu birlikte düşünmek için verimli bir fırsat sunuyor.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi 12 Ekim’de ödülü Stanford Üniversitesinden Robert E. Hall ile Columbia Üniversitesinden Michael Woodford’a verdiğini açıkladı. Resmi gerekçe, iki iktisatçının makroekonomik istikrar politikalarının mikroekonomik temellerine yaptığı katkılara işaret ediyor. Buradaki temel fikri şöyle özetleyebiliriz: Ekonominin bütününü anlamak için önce hanelerin ve firmaların kararlarına bakmak, ardından bu kararların birbirini nasıl etkilediğini incelemek. Ödül duyurusunda da durgunlukların ve enflasyonun kaçınılmaz olarak kendiliğinden düzeleceği düşüncesi yerine, iyi tasarlanmış politikaların ekonomik dalgalanmaları hafifletebileceğini gösteren bir araştırma çizgisi öne çıkarılıyor[2].

Bu katkıyı anlamak için öncelikle John Maynard Keynes’in 1920’ler ve 30’larda açtığı tartışmaya dönmek gerekiyor. Üretim, para, ticaret ve krizler üzerine büyük teoriler Keynes’ten önce de vardı; dolayısıyla onun özgünlüğünü ekonominin bütününe ilk kez bakmış olmasında aramak doğru olmaz. Asıl özgünlüğü, çalışmak isteyen insanlar ve kullanılmayan üretim kapasitesi varken işsizliğin neden sürüp gidebildiğini açıklamasında yatar. Bir işletme, üretimini ancak ürününe talep bulabildiği ölçüde artırabilir. Bütün işletmelerin aynı anda yatırım yapmaktan kaçındığı bir ortamda ise tek tek bakıldığında anlaşılır görünen kararlar, bir araya geldiğinde ekonomik daralmayı derinleştirebilir.

Aynı mantık haneler için de geçerli. Belirsizlik karşısında her hanenin daha fazla tasarruf etmek istemesi bireysel açıdan makul olabilir. Ne var ki, herkes harcamasını aynı anda kısarsa işletmelerin satışları, çalışanların gelirleri ve bunlara bağlı olarak gerçekleşen tasarruflar beklenenden farklı bir seyir izleyebilir. Makroiktisadın güçlüğü de işte tam burada belirir: Bireysel akıl yürütmeden toplumsal sonuca doğrudan geçemeyiz, aradaki ilişkileri açıklamak zorundayız. Hall ve Woodford’un çalışmalarını önemli kılan, bu ilişkileri geleceğe dönük kararlarla ve politika beklentileriyle birlikte incelemeleridir; çünkü insanların bugünkü davranışı yalnızca bugünün koşullarının ürünü değildir.

Bu bakışın arka planında 1970’lerin deneyimi var. Bu yıllarda yüksek enflasyonla ekonomik durgunluğun bir arada yaşanması (stagflasyon), yaygın politika modellerini ciddi biçimde zorladı. Robert Lucas’ın 1976’da dile getirdiği ve bugün onun adıyla anılan eleştiriyle birlikte, geçmiş verilerde gözlenen ilişkilerin politika değiştikten sonra da aynı kalacağı varsayımı sorgulanmaya başladı. Hükümetin davranışı değiştiğinde insanlar da davranışlarını değiştirebilir; sürekli tekrarlanan bir müdahale, ilk uygulandığındaki etkiyi yaratmayabilir. Dolayısıyla bir modelin geçmişi açıklayabilmesi, farklı bir politika altında geleceği de doğru göstereceğini garanti etmez. Mikroekonomik temellere yönelişin ardında, ekonomik davranışları bu değişen koşullarda da açıklayabilecek daha sağlam ilişkiler kurma arayışı vardı. Bu arayışın en radikal cevabı, rasyonel beklentiler ve bireysel optimizasyon üzerine kurulu Yeni Klasik iktisattan geldi. Aşağıda göreceğimiz gibi, bu yöntemsel miras daha sonra Yeni Keynesyen modellerin de temelini oluşturacaktı.

Mikro temel arayışının kökleri ise bugünkü okul ayrımlarından daha eskiye uzanıyor. Kağan Parmaksız’ın Katman’daki “Yapısal Makro Modellerin ‘Kısa’ Tarihi (IV)” yazısında[3] gösterdiği gibi, ilk yapısal modellerin kuruluşunda da mikro temeller ile uygulanabilirlik arasında bir gerilim vardı: Mikro temellerden türetilen davranışları toplulaştırmak, bunları mevcut verilerle sınamak ve politika analizinde kullanmak her zaman kolayca bağdaşmıyordu. Bu tarihsel hatırlatma önemli, çünkü makroiktisat birbirini bütünüyle silen teoriler dizisi değil; eski soruların yeni yöntemlerle yeniden ele alındığı, kazanımlar kadar kayıpların da tartışılması gereken bir araştırma alanıdır.

Hall’ın 1978 tarihli tüketim çalışması bu dönüşümün başlıca örneklerinden biridir. Çıkış noktası şudur: İnsanlar harcamalarını yalnızca o ay ellerine geçen gelire göre belirlemiyorsa, gelecekte bekledikleri gelirler de bugünkü tüketimlerini etkiler. Hall, belirli varsayımlar altında tüketimdeki değişmelerin önceden bilinen bilgilerle sistematik biçimde öngörülememesi gerektiğini göstererek güçlü ve sınanabilir bir ölçüt geliştirdi[4]. Çalışmanın dayandığı araçlar, yani rasyonel beklentiler ve dönemler arası optimizasyon, Yeni Klasik iktisadın makroiktisada yerleştirdiği yöntemsel çekirdeğin parçasıydı. Kanımca, Hall’ı bir Yeni Klasik iktisatçı olarak etiketlemek doğru olmaz; ama bu çalışmanın, o devrimin araçlarını tüketim teorisine uygulayan en etkili örneklerden biri olduğu söylenebilir. Hall’ın sonucu, insanların kusursuz hesap yaptığı ya da gelir kaybının tüketimi etkilemediği anlamına gelmez. Önemli olan, beklenen değişmelerin kararlara önceden yansıyabilmesiyle beklenmedik gelişmelerin yeni bir uyarlamaya yol açması arasındaki ayrımdır.

Bunu somutlaştırmak için bir hanenin harcama kararını düşünelim. Gelecek yıl düzenli bir gelir elde edeceğine güvenen, birikimi bulunan ve gerektiğinde borçlanabilen biriyle, gelecek ay kirasını nasıl ödeyeceğini bilmeyen biri aynı durumda değildir; tek seferlik bir gelir desteğine verecekleri tepkiler de farklılaşabilir. Hall’ın açtığı araştırma gündemi, işte bu tür ayrımları sınanabilir sorulara dönüştürmeye yardımcı oldu. Tüketim davranışının modelin öngörülerinden ayrıldığı durumlar da yaklaşımı bir kenara atmayı değil, borçlanma kısıtlarını, belirsizliği ve haneler arasındaki farklılıkları daha dikkatle incelemeyi gerektirir. Bir modelin değeri, biraz da verinin ona nerede itiraz ettiğini görünür kılmasında yatar.

Nitekim Hall’ın Frederic Mishkin ile birlikte hane verilerini incelediği çalışma, tüketimin cari gelire duyarlılığını araştırırken sürekli gelir modelinin bütün haneleri aynı biçimde açıklamadığını ortaya koyuyordu. 1982’de yayımlanan bu araştırmayı hatırlamak[5], Hall’ı gerçek hayattaki kısıtları önemsemeyen bir teorisyen gibi resmetmemek açısından yararlı. Ekonomik desteklerin etkisini değerlendirirken de benzer sorular sormalıyız: Destek ne kadar süreyle veriliyor, hangi hanelere ulaşıyor, alıcıların borçları ve birikimleri ne durumda? Aynı büyüklükteki iki programın sonuçları bu yüzden birbirinden farklı olabilir. Bu bakımdan, makroekonomik bir toplamın ardındaki davranışları araştırmak bölüşüm analizinin rakibi olmak zorunda değil; iki yaklaşım aynı politika sorusunu farklı yönlerden aydınlatabilir.

Woodford’a gelince, onun katkısı bu geleceğe dönük kararları fiyatlama davranışları ve para politikasıyla tutarlı bir çerçevede birleştirmesidir. 2003’te yayımlanan Interest and Prices[6], Yeni Keynesyen para teorisinin başlıca başvuru eserlerinden biri oldu. Kitabın adı, Knut Wicksell’in aynı adla İngilizceye çevrilen 1898 tarihli eserine bir göndermedir; Woodford da kendi çerçevesini açıkça Neo-Wicksellci olarak tanımlar. Bu çerçeve, Yeni Klasik iktisadın rasyonel beklentiler, dönemler arası optimizasyon ve genel denge temellerini büyük ölçüde korur. Keynesyen unsur, bu temelin üzerine eklenen iki varsayımdan gelir: Firmaların fiyat belirleme gücü vardır ve fiyatlar ile ücretler her değişmeye anında uyum sağlamaz. Marvin Goodfriend ile Robert King’in bu yaklaşıma Yeni Neoklasik Sentez adını vermesi de bu sürekliliği yansıtır[7]. Fiyatlar ve ücretler yavaş uyum sağladığı için toplam harcamalardaki değişmeler yalnızca fiyatlara değil, üretime ve istihdama da yansıyabilir. Merkez bankasının kararları bu sayede reel ekonomiyi etkileyebilir ve uygun bir politika, ekonomik dalgalanmaların toplumsal maliyetini azaltabilir.

Woodford’un çerçevesinde para politikasının nasıl işlediğini anlamanın anahtarı, Wicksell’den devralınan doğal faiz kavramıdır. Doğal faiz, fiyatlar tam esnek olsaydı geçerli olacak reel faiz oranıdır ve tercihler, teknoloji ya da verimlilik gibi reel etkenlerce belirlenir. Merkez bankasının politikası beklenen reel faizi bu oranın üzerine çıkardığında talep ve enflasyon geriler, altında tuttuğunda ise canlanır. İyi bir para politikası da gözlenemeyen ve zaman içinde değişen bu oranı izlemeye çalışan politikadır. İlginç olan, Keynes’in bu kavramı Genel Teori’de açıkça terk etmiş olmasıdır. 1930 tarihli Treatise on Money’de doğal faizi kullanan Keynes, Genel Teori’de her istihdam düzeyine farklı bir doğal faizin karşılık gelebileceğini ve kavramın analize artık yararlı bir şey katmadığını yazar. Ona göre faiz, tasarruf ile yatırımı dengeleyen reel bir fiyat değil, likiditeden vazgeçmenin karşılığı olan parasal bir olgudur. Yeni Keynesyen yaklaşımın doğal faizi yeniden merkeze yerleştirmesi, bu nedenle teorik temellerinin Keynes’ten çok Wicksell’e ve neoklasik geleneğe yaslandığını gösteren iyi bir örnektir. Post Keynesyen iktisatçıların önemli bir kısmının faizi bugün de piyasanın kendiliğinden bulduğu bir denge değeri yerine bir politika tercihi, hatta bir bölüşüm değişkeni olarak görmesi, iki gelenek arasındaki ayrılığın buradan da geçtiğini gösteriyor.

Yeni Keynesyen çerçeve dönersek, faiz ekranda gördüğümüz tek bir sayıdan ibaret değildir. Harcama kararları açısından önemli olan, gelecekteki enflasyon hesaba katıldığında ortaya çıkan beklenen reel faizdir. Nominal faiz değişmese bile beklenen enflasyon gerilediğinde borçlanmanın beklenen reel maliyeti artabilir. Bugünkü kararları yalnızca bugünkü faiz değil, ileride izleneceği düşünülen faiz patikası da etkiler. Konut almak, fabrika kurmak ya da uzun vadeli bir sözleşme yapmak isteyen biri, önündeki birkaç yılı düşünerek hareket eder. Para politikasının etkisi de bu nedenle tek bir toplantının kararına sığmaz.

Beklentilere yapılan bu vurgu, merkez bankası iletişiminin neden bu kadar önemsendiğini de açıklıyor. Bir kurumun ne söylediği, nasıl davranacağının anlaşılmasına yardımcı olabilir. Yine de iletişimi, gerçek koşulların yerine geçebilecek bir ikna tekniği gibi görmemek gerekir; ilan edilen hedefler alınan kararlarla ve ekonomik imkânlarla desteklenmediğinde güven yaratmak zorlaşır. Üstelik herkes aynı bilgiye, aynı zamana ve aynı finansal olanaklara sahip değildir. Teorik çerçevenin politika uygulamasındaki başarısı, bu farklılıkların ne ölçüde hesaba katıldığına da bağlıdır. Ne de olsa güvenilirlik yalnızca düzgün kurulmuş cümlelerle üretilemez.

Bu noktada bir yanlış anlamaya da değinmek gerekiyor: Woodford’u yalnızca yüksek faizi ve kemer sıkmayı savunan bir iktisatçı olarak sunmak, çalışmalarına haksızlık olur. Kamu harcamalarının etkilerini incelediği 2011 tarihli makalesinde[8], para politikasının nominal faizlerin sıfır alt sınırıyla kısıtlandığı koşullarda kamu harcaması çarpanının birin belirgin biçimde üzerine çıkabileceğini gösterir. Başka bir deyişle, uygun koşullarda bir birimlik ek kamu harcaması üretimi bir birimden fazla artırabilir. Bu sonuç belirli koşullara bağlı; ama Yeni Keynesyen yaklaşımın her durumda bütçe kısıntısı önerdiği iddiasını açıkça geçersiz kılıyor.

Woodford’un araştırma programı başlangıçtaki sade modellerle de sınırlı kalmadı. Vasco Cúrdia ile yürüttüğü çalışmalar, kredi piyasalarındaki aksaklıkları ve farklı borçlanma faizleri arasındaki makası para politikası analizine taşıdı. Başka çalışmalarında[9] ise insanların beklentilerinin kullanılan modelle tam uyumlu olduğu varsayımından uzaklaşıldığında sonuçların nasıl değiştiğini inceledi. Bu gelişmeler, Yeni Keynesyen ve Post Keynesyen yaklaşımlar arasındaki ayrılıkları ortadan kaldırmıyor; ancak eleştirinin güncel muhatabını doğru seçmek gerektiğini gösteriyor. Bir ders kitabının giriş modelinde yer almayan bir unsurun o gelenekteki bütün araştırmalardan dışlandığını söyleyemeyiz. Aynı özeni Post Keynesyen iktisada da göstermeli, onu da tek bir modele ya da tek bir politika önerisine indirgememeliyiz.

Keynes’in mirası elbette Yeni Keynesyen çerçeveden ibaret değil. Hatta yukarıda değindiğim süreklilik düşünülürse, Yeni Keynesyen iktisadın teorik çekirdeğinin adındaki Keynes’ten çok Yeni Klasik iktisada yakın olduğunu söylemek abartı olmaz. Hall ile Woodford’un aynı ödülü paylaşması da bu sürekliliğin bir göstergesi sayılabilir. Post Keynesyen iktisat, Keynes’in yanı sıra Kalecki ve Joan Robinson gibi isimlerden beslenen ve kendi içinde de farklı eğilimler barındıran bir gelenek. Etkin talep, temel belirsizlik, para ve bölüşüm ilişkileri bu geleneğin açıklamalarının merkezinde yer alır. Yeni Keynesyenlerle ayrılığı da yalnızca devletin ekonomiye müdahale edip etmemesiyle ilgili değildir; geleceğin nasıl bilinebileceği, ekonominin hangi mekanizmalarla uyum sağlayacağı ve üretim kapasitesinin zaman içinde nasıl oluşacağı konusunda daha derin anlaşmazlıklar vardır.

Bu anlaşmazlıklardan biri temel belirsizlikle ilgili. Gelecekteki her gelişmeye güvenilir bir olasılık atayabileceğimizi varsaymak, yatırım kararlarının alındığı dünyayı olduğundan daha düzenli gösterebilir. Yeni bir teknolojinin, bir siyasi kırılmanın ya da bir finansal paniğin sonuçlarını önceden eksiksiz bir olasılık tablosuna yerleştirmek mümkün olmayabilir. Böyle bir ortamda faiz düştüğünde yatırımların mutlaka canlanmasını bekleyemeyiz; üreteceği malı satabileceğine inanmayan bir işletme, ucuz finansmana rağmen yatırımını erteleyebilir. Para politikasının gücünü kabul etmek, onun tek başına bütün ekonomik engelleri ortadan kaldırabileceğini kabul etmek anlamına gelmez.

Bölüşüm meselesi de en az bu kadar belirleyici. Ücret, bir işletme açısından maliyet, çalışan açısından gelir, başka işletmeler açısından ise satışları besleyen bir harcama kaynağıdır. Bu yüzden ücretlerin baskılanmasının toplam etkisini yalnızca ilk ilişkiye bakarak anlayamayız; tasarruf eğilimleri, ithalat, yatırımların tepkisi ve dış talep gibi unsurlar sonucu değiştirebilir. Bu, her ücret artışının her koşulda aynı büyüme etkisini yaratacağı anlamına da gelmiyor. Gereken, ücretleri tek yönlü bir maliyet kalemi olarak görmek yerine üretim ile talep arasındaki karşılıklı ilişkiler içinde değerlendirmektir.

Bu noktada iki yaklaşımın bölüşüme yüklediği rol de belirgin biçimde ayrışıyor. Temel Yeni Keynesyen modelde bölüşüm büyük ölçüde bir sonuçtur. Emek payı, firmaların reel marjinal maliyetinin göstergesi olarak enflasyon denkleminde yer alır; ancak orada bağımsız bir güç ilişkisini değil, talep koşullarını yansıtır. Kâr marjlarındaki dalgalanmalar ise modele dışsal “maliyet şokları” olarak girer. Son yıllarda gelişen ve heterojen haneleri modele katan HANK modelleri, gelir ve servet farklılıklarının para politikasının aktarımını nasıl değiştirdiğini göstererek önemli bir adım attı[10].Yine de bu modellerde bölüşüm esas olarak şokların aktarıldığı bir kanal olarak kalır. Post Keynesyen ve Kaleckiyen gelenekte ise bölüşüm, makroekonomik sonuçları baştan şekillendiren mekanizmalardan biridir. Ücret payı, firmaların piyasa gücüne ve sınıflar arasındaki pazarlık gücüne bağlıdır. Ücretlilerin tüketim eğilimi kâr gelirlerinden yüksek olduğu için bu pay toplam talebi, dolayısıyla üretimi ve büyümeyi etkiler. Bir ekonominin ücret artışlarıyla mı yoksa kâr artışlarıyla mı canlandığı, yani talep rejiminin ücret güdümlü mü yoksa kâr güdümlü mü olduğu, bu literatürün temel sorularından biridir[11]. Enflasyon da aynı çerçevede, ücretliler ile firmaların milli gelirden aldıkları payı korumaya çalıştığı bir bölüşüm çatışmasının sonucu olarak okunabilir[12].

Betül Mutlugün’ün Katman’daki “Türkiye’de Enflasyonu Anlamak (II): Enflasyon Tartışmalarında Teorik Çerçeveler” yazısı[13], bu ayrımın enflasyon tartışmasındaki karşılığını ele alıyor. Mutlugün, talep, maliyet ve bölüşüm açıklamalarının birbirini bütünüyle dışlamadığını, temel ayrımlardan birinin bölüşüm ilişkilerine verilen ağırlık olduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, okul isimlerini birbirine karşı slogana dönüştürmeden tartışabilmek açısından değerli. Yeni Keynesyen modellerde de firmaların fiyatlama gücü vardır; ancak bu güç çoğunlukla teknik bir parametre olarak alınır. Fiyatlama gücünü modele koymakla bu gücün kurumsal ve toplumsal kaynaklarını açıklamak ise aynı şey değil. İktisatçıların anlaşmazlığı da bazen hangi unsurun var olduğundan çok, açıklama yükünü hangisinin taşıdığıyla ilgilidir.

Bu nedenle Yeni Keynesyen ve Post Keynesyen iktisadı Keynes’in “düşman kardeşleri” olarak anmak çarpıcı olsa da açıklama orada bitmemeli. Her iki gelenekte de piyasanın bütün sorunları kendiliğinden ve hızla çözmesini beklemeyen güçlü damarlar var. Buna karşılık modellerin kuruluşu, belirsizliğin ele alınışı ve uzun dönemli sonuçların açıklanması bakımından ciddi ayrılıklar sürüyor. Bilimsel tartışmanın yararı, bir okulun bütün temsilcilerine aynı siyasi niyeti atfetmekte değil, hangi varsayımın hangi sonucu doğurduğunu açıkça göstermekte yatar. Bu da eleştiriyi yumuşatmaz; tersine, daha isabetli kılar.

Mikroekonomik temeller de doğal olarak bu eleştiriden muaf değil. Bir modeli bireysel kararlardan hareketle kurmak, o kararların gerçeğe uygun biçimde temsil edildiğini kendiliğinden garanti etmez. Birey için geçerli bir sonuç ekonominin bütünü için geçerli olmayabilir; üstelik ekonomik koşullar da bireylerin kararlarını şekillendirir. Örneğin borçluyla alacaklıyı, kiracıyla ev sahibini, büyük şirketle küçük işletmeyi aynı ortalama davranışın içinde toplamak önemli farkları örtebilir. Öte yandan bir modelin eksik olması, her unsurun aynı anda modele eklenmesini gerektirmez. Önemli olan, yapılan sadeleştirmenin cevaplanmak istenen soru açısından neyi görünmez kıldığını bilmek ve bu sınırları dürüstçe belirtmektir; çünkü politika önerisinin güvenilirliği buna bağlıdır.

Kuramsal tartışmanın dışına kısa bir an için de olsa çıkıp kişisel bir not da düşmek istiyorum, çünkü Woodford’un ödülü bir hatıramı da canlandırdı. Columbia’da ekonomi yüksek lisans programının direktörlüğünü yürüttüğüm dönemin son bölümünde Woodford bölüm başkanıydı. Bu görevler dolayısıyla birlikte çalıştık ve sık sık yazıştık. Onu, akademik dünyadaki büyük ağırlığına rağmen son derece mütevazı bir insan olarak tanıdım. Bende bıraktığı iz, bilimsel itibarını gündelik ilişkilerine bir üstünlük duygusu olarak taşımamasıydı; ne yazık ki akademik dünyada, özellikle de memleketimizde, çok nadir rastlanan bir özellik bu.

Kişisel notu burada bırakıp Türkiye’ye döndüğümüzde, bu tartışmaların karşılığı bence oldukça somut. Enflasyonun düşmesi, fiyatların önceki düzeylerine dönmesi değil, fiyat artış hızının yavaşlaması demektir. Geliri fiyatlardan daha yavaş yükselen bir hane, enflasyon gerilerken bile satın alma gücü kaybedebilir. Harcama sepetleri farklı olduğu için ortalama enflasyonla her hanenin karşılaştığı hayat pahalılığı da birebir örtüşmez. Bu farkın altını çizmek, fiyat istikrarının önemini küçümsemek anlamına gelmez; tam tersine, başarı ölçütünü insanların hayatıyla ilişkilendirmek ve eksik kalan kısmı görünür kılmak demektir. İyi bir politika değerlendirmesi de zaten her iki düzeye birden bakar.

Faiz kararlarının etkisi de benzer biçimde farklılaşır. Borcunu yenilemek zorunda olan bir işletmeyle nakit birikimini değerlendiren bir işletme aynı durumda değildir; işsiz kalma riski taşıyan bir çalışanla faiz geliri elde eden biri de aynı kanallardan etkilenmez. Dolayısıyla toplam talebin yavaşlaması gibi genel ifadelerin ardında somut gelir ve bilanço değişmeleri yatar. Bölüşümün yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda bir mekanizma olduğu da burada görünür hâle gelir. Yüksek enflasyon döneminde payını kaybeden kesimler bu kaybı sonraki ücret ve fiyat kararlarında telafi etmeye çalıştıkça, bölüşüm mücadelesi enflasyonun kalıcılığını besleyebilir. Dezenflasyonun maliyetini kimin üstlendiği, bu yüzden dezenflasyonun ne kadar kalıcı olacağını da etkiler. Bunları ölçmek, enflasyonla mücadeleden vazgeçmek için değil, mücadelenin maliyetini azaltmak ve bu maliyeti daha adil dağıtmak için gereklidir. Bölüşüm, istikrar sağlandıktan sonra ayrıca düşünülecek bir süs başlığı olamaz.

Bunu yapabilmek için de tartışmayı ölçülebilir sorulara dökmemiz gerekiyor. Reel ücretler hangi gelir gruplarında nasıl değişiyor? İş kayıpları hangi sektörlerde yoğunlaşıyor? Krediye erişim küçük işletmelerle büyük şirketler arasında ne ölçüde farklılaşıyor? Vergiler ve transferler bu etkileri hafifletiyor mu, yoksa ağırlaştırıyor mu? Tek bir ortalamanın yerine bu soruları koymak analizi dağıtmaz; aksine, politikanın nasıl işlediğini daha iyi görmemizi sağlar. Yalnızca uygulama sonrasındaki değişmelere bakmak da yetmez: Dış koşulların etkisini ayırmak, alternatif politikalar altında neler olabileceğini tartışmak ve eldeki kanıtın belirsizliğini açıkça belirtmek gerekir. İktisadi değerlendirme, gözlenen her iyileşmeyi başarıya, her kötüleşmeyi başarısızlığa yazmaktan daha zor bir iştir.

Böyle bir bakış, para politikası ile maliye politikasını birlikte değerlendirmeyi de gerektiriyor. Sosyal desteklerin kimlere yöneldiği, vergilerin hangi gelirlerden toplandığı ve kamu harcamalarının üretim kapasitesini nasıl etkilediği bu açıdan önemli. Dar gelirliyi koruyan bir düzenlemenin enflasyon üzerindeki etkisi, nasıl finanse edildiğinden ve diğer politika kararlarından bağımsız değerlendirilemez. Benzer biçimde konut, enerji, ulaşım ve gıda alanlarındaki arz sorunları yalnızca faiz aracılığıyla çözülemez. Bu alanlarda kapasiteyi ve verimliliği artıracak müdahaleler, kısa vadeli istikrar arayışıyla birlikte tasarlanmalı ki araçlar birbirini destekleyebilsin.

Burada tabii ki kolay bir reçete yok. Talebi desteklemek üretim ve dış finansman sınırlarını ortadan kaldırmadığı gibi, talebi kısmak da üretkenliği, rekabeti ya da kurumsal güveni kendiliğinden yükseltmez. Bu yüzden tartışmayı yalnızca faizi artırmak ile düşürmek arasına sıkıştırmak yanıltıcı olur. Asıl soru, hangi sorun karşısında hangi araçların, hangi sırayla ve hangi toplumsal güvencelerle kullanılacağıdır. Teorinin politikaya katkısı, bu seçenekler arasındaki bağlantıları ve bedelleri açıklığa kavuşturabilmesinde yatar. Siyasi tercihlerin görünür hâle geldiği yer de tam burasıdır; model kurmak onları ortadan kaldırmaz.

Bütün bu nedenlerle 2026 İktisat Nobeli’ni bir okulun tüm rakiplerine karşı kazandığı nihai bir zafer olarak görmüyorum. Hall ve Woodford, ekonomik istikrarı bireysel davranışlarla, beklentilerle ve politika tasarımıyla ilişkilendiren son derece etkili bir araştırma programına katkıda bulundular. Bu program, Yeni Klasik devrimin yöntemlerini Keynesyen sorularla buluşturdu; ama doğal faizden bölüşüme kadar Keynes’in kendisinin ve Post Keynesyenlerin farklı cevaplar verdiği soruları da açık bıraktı. Ekonomideki dalgalanmaları azaltmakla bu dalgalanmaların yükünü adil biçimde paylaşmak arasındaki ilişki ise hâlâ önümüzde duran bir soru. Dolayısıyla, ödül vesilesiyle yapılabilecek en yararlı şey de kuramsal kazanımları ciddiye alırken modellerin dışında kalan hayatları aynı ciddiyetle hesaba katmaktır diye düşünüyorum.

Kaynakça ve notlar

  1. Ödülün resmi adının “Alfred Nobel Anısına İsveç Merkez Bankası İktisat Bilimleri Ödülü” olduğunu biliyorum; ancak bu yazıda ödülün bir Nobel ödülü sayılıp sayılmayacağı tartışmasına girmek istemiyorum. ↑
  2. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi (2026). The Prize in Economic Sciences 2026. 12 Ekim. Resmî açıklama ↑
  3. Parmaksız, K. (2026). Yapısal Makro Modellerin ‘Kısa’ Tarihi (IV). Katman Portal, 24 Eylül. Yazı ↑
  4. Hall, R. E. (1978). Stochastic Implications of the Life Cycle-Permanent Income Hypothesis: Theory and Evidence. Journal of Political Economy, 86(6), 971–987. Makale ↑
  5. Hall, R. E. ve Mishkin, F. S. (1982). The Sensitivity of Consumption to Transitory Income: Estimates from Panel Data on Households. Econometrica, 50(2), 461–481. Makale ↑
  6. Woodford, M. (2003). Interest and Prices: Foundations of a Theory of Monetary Policy. Princeton University Press. Kitap ↑
  7. Goodfriend, M. ve King, R. G. (1997). The New Neoclassical Synthesis and the Role of Monetary Policy. NBER Macroeconomics Annual, 12, 231–283. Woodford’un bu sentezi kendi açısından değerlendirdiği yazı için bkz. Woodford, M. (2009). Convergence in Macroeconomics: Elements of the New Synthesis. American Economic Journal: Macroeconomics, 1(1), 267–279. ↑
  8. Woodford, M. (2011). Simple Analytics of the Government Expenditure Multiplier. American Economic Journal: Macroeconomics, 3(1), 1–35. Makale ↑
  9. Cúrdia, V. ve Woodford, M. (2010). Credit Spreads and Monetary Policy. Journal of Money, Credit and Banking, 42(s1), 3–35. Woodford’un sınırlı rasyonellik çalışmaları için Columbia’daki araştırma sayfasına da bakılabilir. Kredi çalışması · Sınırlı rasyonellik çalışmaları ↑
  10. Kaplan, G., Moll, B. ve Violante, G. L. (2018). Monetary Policy According to HANK. American Economic Review, 108(3), 697–743. ↑
  11. Bhaduri, A. ve Marglin, S. (1990). Unemployment and the Real Wage: The Economic Basis for Contesting Political Ideologies. Cambridge Journal of Economics, 14(4), 375–393. ↑
  12. Rowthorn, R. E. (1977). Conflict, Inflation and Money. Cambridge Journal of Economics, 1(3), 215–239 ↑
  13. Mutlugün, B. (2026). Türkiye’de Enflasyonu Anlamak (II): Enflasyon Tartışmalarında Teorik Çerçeveler. Katman Portal, 9 Nisan. Yazı ↑
Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Ceyhun Elgin (2026). 2026 İktisat Nobeli: İstikrarın Teorisi ve Bölüşüm Sorunu. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.23461755
  • 1982 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini 2005 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra, yüksek lisansını (2009) ve doktorasını (2010) ABD’deki Minnesota Üniversitesi’nde tamamladı. Ayrıca Anadolu Üniversitesi’nden kamu yönetimi (2005) ve İstanbul Şehir Üniversitesi’nden de hukuk (2018) lisans diplomalarına sahiptir. Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde profesör olarak görev yapmakta olan Elgin, akademik çalışmalarında özellikle kayıt dışı ekonomi, kamu maliyesi ve makroekonomi konularına odaklanmaktadır.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı
Görsel oluşturma

Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.