Kapitalist piyasanın siyasi, kültürel ve iktisadi olgularla ilişkisini sınıfsal bütünlüğü içinde kavrayabileceğimiz Marksist bir çözümleme çerçevesi nasıl geliştirilebilir? Bu yazı, kapitalist piyasanın sınıfsal belirlenimini Bertell Ollman’ın önerdiği beş genel soyutlama düzeyi üzerinden tartışan bir çalışmanın ilk bölümü.
Dünyanın önde gelen yapay zekâ şirketlerinden Anthropic’ten istifa eden araştırmacı Jacob Coxon’un sosyal medyadan duyurduğu istifa gerekçeleri, Katman’daki son yazımın temel savıyla örtüşüyor. Birgün Gazetesi’nde yayımlanan habere göre Coxon, yapay zekâ teknolojisinin 10 yıl içinde insanlığın sonunu getirebileceğini öngörüyor, ancak bunu açıkça görmelerine rağmen sektörü kontrol eden yapay zekâ şirketlerinin bu gidişata dur diyemediğini söylüyor. “Çünkü şirketlerden biri yavaşlarsa diğerinin öne geçeceği düşüncesi, herkesin daha hızlı hareket etmesine neden oluyor.” Bu nedenle, “bu yarışın özel şirketlerin kendi kararlarına bırakılmaması, ülkelerin birlikte hareket etmesi ve gerekirse yapay zekâ modellerinin geliştirilmesinde geçici yavaşlamalar uygulanması gerekiyor.” Bu ifadeler, gerçekten bir felakete mi gidiyoruz sorusunun yanıtından bağımsız olarak,[1] kapitalist piyasa rekabetinin “tekil sermayedarların dur durak tanımayan kâr arayışları eşliğinde kurulan, ama onları da aşıp ‘iktisadi piyasa dinamikleri üzerinden’ bizzat sermayedarları da disipline etmeye başlayan küresel bir dinamik” olduğunun ve “tarihsel yönünü kapitalist rekabet içindeki en yırtıcı itkilerle bulduğu ölçüde, [bu rekabetin neden] herhangi bir insani, doğal, siyasi, hukuki ya da ahlaki sınırlamayla” tanımlanamadığının çarpıcı bir açıklaması gibi.[2]
Yapay zekâ sektörünün neredeyse kendilerinden sorulduğu dev şirketlerden birinden yükselen bu sesin ne anlama geldiğini zaman gösterecek. Bu çıkışın, Batılı devletlerden piyasadaki oligopol pozisyonlarını güçlendirecek hukuki düzenlemeler talep eden yapay zekâ şirketlerinin ekmeğine yağ sürdüğünü ileri sürenler de var. Ancak Coxon haklıysa ve küresel ısınmadan emek sömürüsünün en vahşi biçimlerine ve savaşlara kadar yaşadığımız pek çok kötülüğün sorumlusu kabul edilen, bu nedenle de büyük protestoların hedefi olabilen büyük uluslararası şirketler dahi piyasa rekabeti karşısında çaresizse, bu gidişe gerçekten kim dur diyebilir? Coxon’un medet umduğu devletlerin bu konuda daha mı donanımlı oldukları sorusunun yanıtını sonraki yazılara bırakıp, bu yazıda da kapitalist piyasayı tartışmaya devam etmek istiyorum. Zira, bu gidişata nasıl dur denebileceğinin yanıtını, kapitalist piyasanın kapitalizmde oynadığı kilit rolü ve doğrudan kapitalist piyasanın kendisinin sınıfsal içeriğini anlamadan veremeyiz. Bu yazı, bu yönde eleştirel bir sorgulamanın ilk kısmı.
Önceki yazılarımda, kapitalist piyasa bağımlılığının/rekabetinin emek ve sermaye açısından tarihsel olarak nasıl kurulduğunu ele alıp, kapitalizmin tarihsel gelişimini doğrudan bu süreçlerle ilişkilendirmiştim. Kapitalizmin -dolayısıyla da kapitalist piyasa bağımlılığının/rekabetinin- sınıfsal şiddetle kurulduğunu ve sınıfsal şiddetin farklı biçimleriyle sürekli yeniden üretildiğini vurgulamış, bu nedenle genel geçer ‘piyasa’ kavrayışlarının aksine kapitalist piyasanın sermayenin şiddetini görünmez kılan bir alan olarak yeniden düşünülmesi gerektiğini ileri sürmüştüm. Bu ve bir sonraki yazımda bu tartışmayı sürdürürken, kapitalist piyasanın hangi soyutlama düzeyinde ele alınması ve diğer toplumsal olgularla nasıl ilişkilendirilmesi gerektiğine ilişkin temel bazı metodolojik sorgulamalar yapmak istiyorum.
Bu sorgulamayı yaparken, Bertell Ollman’ın 2015’te yayımladığı bir makalesinden yararlanacağım. Marksist metotla ilgilenen herkese bu makaleyi hararetle tavsiye ederim. Marksizmi “içsel ilişkiler felsefesi” olarak tanımladığı bu makalesinde Ollman (2015: 11), “başkalarının sermayeyle dışsal olarak ilişkilendirdiği olguların sermayenin içsel parçaları olarak” nasıl düşünülebileceğine ilişkin ufuk açıcı bir Marksist çözümleme çerçevesi sunuyor. Ollman, sermayedarların kapitalizmin paradokslarını gizleme, yok sayma ya da doğallaştırma çabalarına dikkat çekiyor ve bu amaçla işe koşulan en etkili sermaye stratejisinin kapitalist toplumsal bütünlüğün (capitalist social totality) farklı boyutlarının birbiriyle ilişkisiz olgular olarak tanımlanması olduğunu söylüyor. Bundan kasıt, kapitalist üretim ilişkilerinin farklı ifadeleri olarak düşünüldüğünde sermaye sömürüsüyle ilişkisi anlaşılabilecek toplumsal olguların, siyasi, iktisadi, kültürel, ideolojik gibi sınıflandırmalarla birbirinden olarak ayrıştırılıp, her birinin kendilerinden menkul gerçeklikler olarak yeniden tanımlanması. Kapitalist piyasanın, piyasada iş gören aktörlerin ‘özgür’ iradeleriyle yaptıkları seçimlerle şekillenen ‘iktisadi’ bir alan olarak tanımlanması ve siyasi, kültürel, ideolojik olgu ve alanlarla dışsal olarak ilişkilendirilmesi bu açıdan en çarpıcı sermaye stratejilerinden biri.
Kapitalist piyasanın salt iktisadi bir alan olmadığını, sermaye ilişkisinin diğer parçaları ile içsel olarak ilişkili olduğunu beyan etmek Marksist bir çözümleme için yeterli mi? İktisadi dinamiklerin siyasi ve kültürel dinamiklerle ilişkili olduğunu ve birbirini şekillendirdiğini söyleyen liberal yaklaşımlar da olduğu düşünülürse, Marksist bir çözümlemeyi bunlardan farklılaştıran ne olabilir? Sadece kullanılan kavramlar ya da son tahlilde çözümlemenin emek yanlısı yapılması mı? Bunlar önemli olmakla birlikte, kapitalist piyasanın sermayedarlar, emekçiler, devletler, farklı aidiyetler ve kültürlerle ilişkisini sınıfsal bütünlüğü içinde kavrayabileceğimiz tutarlı Marksist bir çözümleme için yeterli değil. Bunun için, kapitalist piyasa bağımlılığının/rekabetinin kapitalist toplumsal ilişkileri bizzat kuran bir tarihsel dönüşüm olduğunu tespit edip, bunu doğru çözümleme düzeyinde ele almamız gerekiyor. Bunun nasıl yapılabileceğini açıklamak için, kapitalist piyasa bağımlılığını/rekabetini, Ollman’ın metodolojik önerilerini dikkate alarak değerlendirmeye çalışacağım.
Ollman (2015: 16-17), olguların Marksist çözümlemesinin doğru soyutlama düzeyinde yapılmasının öneminin altını çizdikten sonra, bu amaçla beş farklı genel soyutlama düzeyi tanımlıyor. Buna göre, 5. düzeyde tüm insanlar için geçerli olan insanın temel ihtiyaçları ve bu ihtiyaçların doğa ile ilişki içinde nasıl karşılandığı ele alınırken, 4. düzeyde genel olarak sınıflı toplumların toplumsal örgütlenme dinamikleri, 3. düzeyde genel olarak kapitalizm, 2. düzeyde modern kapitalizmin güncel dinamikleri, 1. düzeyde ise tekil olgular çözümleniyor. Bu düzeylerde 1’den 5’e doğru gidilirken daha uzun dönemli tarihsel çözümlemelere geçildiği doğru olmakla birlikte, güncel bir toplumsal olguyu ele alırken bu beş düzeye damgasını vuran tarihsel dinamiklerin birbiriyle ilişki içinde ve birbirlerini belirleyerek bu olguyu şekillendirdiğini unutmamak gerekiyor.
Kapitalist piyasayı bu düzeyler üzerinden tartışırken, tartışmaya tarihsel olarak 4. düzeyden 3. düzeye geçişle başlayabiliriz. Bu, piyasanın kapitalizm öncesindeki ve kapitalizmdeki farklı anlamlarını tespit etmek demek. Malların basitçe tüccarlara kazanç sağlama amacıyla para karşılığı satıldığı ya da ihtiyaçların kısmen karşılanması için takas edildiği kapitalizm öncesi piyasalar, toplumsal üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin merkezinde yer alan toplumsal olgular değil. Daha önceki yazılarımda vurguladığım gibi, bu dönemlerde üretici sınıfların (genel olarak kölelerin ve köylülerin) yaşayabilmek, sömüren sınıfların ise sınıfsal hakimiyetlerini sürdürebilmek için ‘bağımlı’ oldukları temel dinamik toprak. Para, zenginliğin ifadelerinden biri olsa da temel ifadesi değil. Zira bu dönemlerin sömüren sınıfları yönetme ayrıcalıklarını, köle ve köylülerce yapılan tarımsal üretimin sürekliliğini sağlayıp, kontrol ettikleri topraklarda düzen kurmalarından alıyorlar. Köleler ve köylülerin karınlarını doyurabilmeleri ise, başlarındaki beyin kontrolü altında toprağı toplu olarak işleyip, ürettikleri ürünlerden kısıtlı da olsa pay almalarıyla mümkün oluyor.
Yaşamak ve yönetmek için toprağın olmazsa olmaz olduğu bu dönemlerde, İpek Yolu ya da Baharat Yolu gibi ticaret yolları üzerinde yoğunlaşan şehirlerin çok farklı coğrafyalarda üretilmiş çeşit çeşit ürünün el değiştirdiği dinamik mekânlar olması, bu piyasalarının toplumsal üretim ilişkileri içinde merkezi değil ikincil bir yerde durduklarını görmemize engel olmamalı. Bu piyasalarda el değiştiren ürünlerin çoğunlukla zenginlere satılmak üzere taşınan halı, ipek, seramik, henüz yaygın kullanımı olmayan baharatlar ve hatta tropik hayvanlar gibi lüks mallar olması bunun en çarpıcı göstergesi. Bu dönemde hiçbir tüccar, kötü hasatlar yüzünden açlıktan kırılan köylüler için Çin’den buğday taşımıyor. Kendi kendine yeterli üretimin bu nedenle elzem olduğu bu dönemlerde, tüccarların bulundukları toplumların en faydasız, hatta bir yerden ucuza aldığını başka yerde daha pahalıya satan üçkâğıtçılar olarak tanımlanması boşuna değil.
Kapitalizmin tarihsel gelişimini ticaret ağlarının zaman içinde yoğunlaşması üzerinden açıklayan evrimci liberal yaklaşımların gözden kaçırdığı, feodalizmden kapitalizme geçişte ‘ticaretin’ ve ‘tüccarın’ anlamını köklü bir şekilde değiştiren bir kırılma yaşanmış olması. Bu kırılma, daha önce ticarete konu olan ‘malların’ ‘metaya’ dönüşmesiyle tanımlanabilir. Feodal ‘malların’ kapitalist ‘metalara’ dönüşmesinden kastım, Avrupa’da daha önce feodal üretim ilişkilerinin yeniden üretim dinamiklerine uygun olarak gerçekleşen ticaret pratiğinin, artık piyasada satılmak için özel olarak üretilen ‘metalar’ etrafında yapılmaya başlanması. 16. yüzyılda denizaşırı ticaret yapan Avrupa’lı tüccarların pamuk gibi üretim girdilerini köylü ailelerine verip, ailecek üretilen kumaş benzeri mamul malları bunlardan satın almaları anlamına gelen eve iş verme (putting-out) sistemi meta üretiminin ilk örneklerinden biri olarak düşünülebilir. Burada yaşanan kritik değişim, tüccarın bir yerde zaten üretilen bir malı satın alıp başka bir yerde satması pratiğinden, kâr amacıyla doğrudan doğruya üretim sürecini planlamaya geçmesi. Üretim sürecine bu şekilde müdahale etmeye başlayan tüccarların artık basitçe mal değişiminden geçinen bir kesim olmadıklarını dikkate almak gerekiyor.
Üretimin kâr amaçlı meta üretimi olarak planlanmasının 16. yüzyıldaki bir diğer önemli örneği ise plantasyonlar.[3] Avrupalı tüccarların, krallıklarının da desteğiyle, köle emeği kullanarak dünyanın farklı yerlerinde gerçekleştirdikleri plantasyon üretiminin kapitalist üretim olarak kabul edilip edilemeyeceği konusu, feodalizmden kapitalizme geçiş tartışmalarında Marksistler arasında ayrışmaya neden olan temel meselelerden biri. Kapitalizmin gelişiminden bahsedebilmek için, ‘özgür’ iradesiyle piyasada emek gücünü satan emekçinin ortaya çıkışının beklenmesi gerektiğini düşünen Marksistler, plantasyonlarda kölenin bütün biyolojik ve duygusal varlığı tüketilerek yapılan mal üretimini kapitalist üretim olarak kabul etmiyorlar.
Oysa, tam da bu Marksist yaklaşımlardan biri olan Politik Marksizm’in temel çıkış savını- yani kapitalizmin, üreten ve sömüren sınıfların temel ihtiyaçları için piyasaya bağımlı olduğu bir toplumsal üretim ilişkisi olduğu (Wood, 2005: 9) savını- esas alarak bu itirazı yeniden düşünmek mümkün. Plantasyonlarda meta üretiminde kullanılan kölelerin piyasaya bağımlı olmadığı konusunda bir tereddüt olmasa da aynı plantasyonları kuran ve işleten tüccarların bunu birbirleriyle girdikleri kıyasıya bir piyasa rekabeti içinde yaptıklarına şüphe olmadığını düşünüyorum. Plantasyonları işleten tüccarların, piyasada satıp kâr elde etmek amacıyla ve alıcı garantisi olmadan giriştikleri bu üretim faaliyetini, piyasa bağımlılığı içinde gerçekleşen kapitalist ve ‘iktisadi’ bir faaliyet olarak tanımlamamızın önünde ne engel var?
Bu sorunun yanıtı tartışmaya ve kapitalist piyasayı Ollman’ın vurguladığı beş genel soyutlama üzerinden düşünmeye bir sonraki yazımda devam edeceğim.
Ollman, Bertell (2015) “Marxism and the philosophy of internal relations; or, How to replace the mysterious ‘paradox’ with ‘contradictions’ that can be studied and resolved”, Capital and Class, Vol.39, No.1, 7-23.
Wood, Ellen Meiksins (2005) Empire of Capital, Londra ve New York: Verso.
Notlar
- Bu istifanın ne anlama geldiği üzerine odaklı bir tartışma için, Işın Eliçin tarafından hazırlanıp, Halk TV’de 13 Eylül 2026 tarihinde yayınlanan Sınırsız programı izlenebilir. ↑
- https://katmanportal.com/sermayenin-siddeti-kapitalist-piyasa-rekabeti-ve-sermayedarlar/ ↑
- Plantasyonların kuruluşu, 15. yüzyılda Portekizli tüccarlar tarafından Madeira, Cape Verde, Sao Tome ve Principe gibi Batı Afrika kıyılarına yakın adalarda kurulan şeker plantasyonlarına kadar geri götürülebilir. ↑
Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.
