Türkiye’nin ilk kadın iktisat profesörü Gülten Kazgan (1927-2026), Joan Robinson’ın “iktisadı bir ideoloji ve ilim karması” olarak tanımlayan yaklaşımına benzer biçimde, toplumsal olguları her türlü dogmadan uzak bir biçimde irdelemiş ve mesleğini “salt iktisatçı” kimliğiyle icra etmemişti.
Ağustos ayında aramızdan ayrılan Prof. Dr. Gülten Kazgan’ın[1] bıraktığı mirasa dair yazacak, tartışacak çok farklı başlık var. Türkiye’nin ilk kadın iktisat profesörü olan Kazgan, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi ve İstanbul İktisat geleneğinin öncü temsilcilerinden biriydi.[2] Bu yazıda, Kazgan’ın temsil ettiği entelektüel çizginin mirası, kalkınma anlayışı üzerinden özetlenmeye çalışılacak.
Kazgan (1964), Joan Robinson’ın iktisadı bir ideoloji ve ilim karması olarak tanımlayan yaklaşımına benzer biçimde, toplumsal olguları her türlü dogmadan uzak bir biçimde irdelemiş ve mesleğini “salt iktisatçı” kimliğiyle icra etmemişti. Dönemin dergilerinde yazdıklarıyla kendi kuşağının aydınları arasında yer alan ve güçlü kalemlerden biri olan Kazgan’ı, yalnızca akademik çalışmaları üzerinden değil, Türkiye’de kalkınma arayışının yoğunlaştığı dönemin entelektüel ortamı içinde düşünmek gerekiyor.
Kalkınma arayışları ve aydınların kesişen yolları
Kalkınmanın yolunu arayan aydınlar olarak 1960’lı yıllarda Kazgan’ın yolu Doğan Avcıoğlu’nunkiyle kesişti. Önce Fikir dergisinde yazarlık yaptılar, ardından Yön dergisinde bir araya geldiler. Farklı düşünsel yönelimlere sahip olsalar da Türkiye’nin kalkınma arayışını sorgulayan, bu bağlamda Türkiye’de kalkınmacı geleneğin kuramsallaşmasına kılavuzluk eden öncüller arasında yer aldılar.
Avcıoğlu (2024), Türkiye’nin Düzeni kitabının, “Kalkınma Düzen Değişikliği Demektir” başlıklı bölümünde Kazgan’a verdiği referansla (ss. 624-625), sektörel büyüme eğilimlerinin ne anlama gelebileceğini tartışır. Kazgan’ın saptamasına göre 1963-1966 yılları arasında beklenen büyüme hızının yakalanması, daha çok konut ve bazı hizmetler sektöründe ortaya çıkan genişlemeye bağlı olarak gerçekleşmiştir. Bu eğilim, üretim yapısının istenilenden farklı bir gelişim sürecine girdiğinin göstergesi olarak nitelendirilir. Kazgan bu olguyu, yalnızca hizmetlerin büyümesi değil, gelecek dönemlerde de kaynakların üretim yapısını ne şekilde değiştireceği sorusu ile bağlantılı olarak analiz eder. Yatırımların üretken alanlara yönlendirilmesinin kalkınma açısından önemini vurgular (Kazgan, 1963).
Bu saptamalardan hareketle Avcıoğlu’nun yönelttiği “Türkiye kaynak yetersizliğinden mi kalkınamıyor? Yoksa yüksek bir kalkınma hızını gerçekleştirebilecek potansiyele sahip olduğu halde kaynaklarını çeşitli engeller yüzünden değerlendiremediği için mi kalkınma yolunda yerinde sayıyor?” soruları (Avcıoğlu, 2024, s.625), dönemin Türkiye’sinde önemli bir tartışma zemini oluşturur.
Osmanlı’nın mirası ve tarihsel çerçeve
Kazgan, kalkınamama sorununu analiz ederken Tanzimat’tan 21. yy’a Türkiye Ekonomisi (2013) adlı çalışmasına Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan mirası irdelemekle başlar. 19. yüzyıl Osmanlı’sının sahip olduğu iktisadi yapıyı çözümleyerek Tanzimat’tan günümüze uzanan bir iktisadi hat tanımlar. Öncelikle küreselleşen kapitalizm ve Osmanlı’nın bu süreçte yarı-sömürgeleşmesi saptamasından[3] yola çıkar: Osmanlı ekonomisinin yarı-sömürgeleşmesinden ulusal ekonominin inşasına, oradan da yeniden küreselleşme ve finansal serbestleşmeye uzanan bir tarihsel hat üzerinden Türkiye ekonomisinin yönelimlerini analiz eder.
Kazgan’a göre küreselleşme süreci teknolojik değişimden güç alır. Kazgan, birinci küreselleşmeyi önce İngiltere ve Fransa’nın, sonra Almanya’nın, ikinci küreselleşmeyi ise ABD’nin yerküre çapında egemenlik kurma hedeflerinin bir ürünü olarak değerlendirir (Kazgan, 2013). Bu kuramsal çerçevenin merkezinde özgün bir karşılaştırma da yer alır. Batı Avrupa’da gelişme, sermaye birikimi, teknoloji ve kurumsal dönüşümün birbirini besleyen kümülatif bir süreç yaratmasıyla ilerler. Kazgan, Türkiye’nin Batı Avrupa’nın sürekli ilerleyen, sıçramalar yaratan modeliyle Avrasya’nın “gel-git” modeli arasında nerede durduğunu özellikle sorgular.
Kazgan’a (2013: s.6) göre, “Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrasya toplumları (Batı Avrupa’nın kıyı kenarı), Batı’nın tarihsel evrim aşamalarını yaşamamış olma, farklı halkları bir arada barındırma, Batı tarafından “araç” olarak kullanılma baskısı ve Batı’ya rakip/tehdit oluşturabilecek düzenlerin yok edilmek istenmesi gibi ortak özellikler taşıyor. Tam sömürge olmasalar da, bu ülkelerin ekonomileri son 150-200 yıldır büyük ölçüde Batılı sermaye, teknoloji ve finans güçlerinin denetimi altında; serbest piyasa koşulları güçlendikçe bu denetim de artıyor, buna paralel olarak siyasi güdümleme de yükseliyor.”
Kazgan, Osmanlı’nın yarı-sömürgeleşme sürecini ele alırken Avrasya coğrafyasında yer alan Türkiye’nin Asya tipi üretim biçimi özellikleri taşıyıp taşımadığını da sorgular. Marx’ın kapitalizmi geliştirmemiş toplumların kendi içsel dinamikleriyle ileriye doğru bir evrim yaratma gücünden yoksun oldukları saptamasını hatırlatır. Bu toplumların ancak kapitalizmle temasa geçtiklerinde eski yapıların yıkılması ya da dışsal etkenlerle bozulması yoluyla başka bir üretim tarzına geçebildiklerini vurgular. Kazgan, Marx’ın kapitalist üretim tarzını benimseyememiş toplumlara ilişkin tespitlerinin Osmanlı örneğinde belirli ölçüde doğrulandığını tarihsel olgular üzerinden tartışır (Kazgan, 2013, ss.15, 27).
Osmanlı deneyiminin bıraktığı temel ders, Kazgan’a göre, ekonomik bağımsızlığın siyasal bağımsızlık kadar önemli olmasıdır. Kurtuluş Savaşı ve Lozan sürecinde ekonomik egemenlik meselelerinin merkezi bir önem taşıması, bu tezin somut göstergesi olarak ele alınır. Bu nedenle Kazgan açısından sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, tek başına bir kalkınma stratejisi olarak değerlendirilmez. Türkiye’nin kalkınma sorununu sektörlerin ağırlığının değişmesinden çok, iktisadi yapının hangi tür sermaye birikimi ve hangi üretkenlik dinamiği üzerinden dönüştüğüyle ilişkilendirir.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Osmanlı’dan devralınan bağımlı yapının tasfiyesi ve ulusal bir ekonomi inşası hedeflendi; ancak 1920’lerde milli girişimci yaratma politikalarının yetersiz kalması ve 1929 Bunalımı, bu sürecin sınırlarını gösterdi. 1930’larda devletin sanayileşme ve sermaye birikiminde daha doğrudan rol üstlendiği devletçilik dönemi, Kazgan’ın analizlerinde olumlu bir kesit olarak değerlendirilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve özellikle 1950’lerde dış kaynaklara dayalı büyümeye dönülmesi ise 1958 krizine giden süreci hazırlar. 1963-1974 döneminde planlı-denetimli ekonomi ve kontrollü dış kaynak girişiyle sermaye birikimi, yeniden üretken kapasite artışıyla birlikte ilerler; Kazgan bu dönemi sonraki kırılgan büyüme biçimlerinden ayırır. 1980 sonrasında, 24 Ocak kararları ve 1989’daki sermaye hareketleri serbestleşmesiyle dışa açılma yeni bir aşamaya taşınır. 1980 sonrası başlayan ikinci küreselleşme dönemi, Türkiye açısından “gel-git” modelinin yeni bir aşamasını oluşturur. Kazgan, 1989 sonrasında sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle Türkiye’nin, Tanzimat sonrası Osmanlı’nın yaşadığına benzer, finans kapitalin egemenliğiyle bağlantılı ekonomik sorunlarla yüzleştiğini vurgular. 2003-2008 arası dönem ise IMF denetiminde sanal büyüme dönemi olarak tanımlanır.
Türkiye’nin döngüsel krizleri
Kazgan’ın saptamalarına göre Türkiye ekonomisi, belirli bir kalkınma patikasına girip bunun üzerinde kümülatif ilerleyen bir ekonomi olma özelliğine sahip değildir. Daha çok, dünya ekonomisiyle bütünleşme biçimine bağlı tekrarlayan bir döngü söz konusudur: Ulusal ekonominin inşası, sanayileşme, dışa açılma, dış bağımlılık, kriz, yeniden düzenleme ve bunu izleyen yeniden açılma süreci. Bu döngüsellik nedeniyle farklı dönemlerde elde edilen kazanımlar sonraki dönemlerde kesintiye uğrayabilir.
Dolayısıyla “gel-git” modeli yalnızca büyüme oranlarının oynaklığına bağlı olarak değil, kalkınma yönünün süreklilik kazanamamasıyla ilişkili olarak değerlendirilir. Ekonomi, üretken sermaye birikimini güçlendirdiği dönemlerde ilerler; dışa bağımlı büyüme biçimlerine geçildiğinde ise bu birikim kesintiye uğrar ve krizler yeniden ortaya çıkar. Bu süreklilik sorunu krizin niteliğini de değiştirir; krizler salt bir kırılma değil, büyüme biçiminin tekrarlanan sonucu olarak ortaya çıkar. Dışa bağımlılık ile popülist genişleme-zorunlu istikrar döngüsünün etkileşimi, her seferinde bir öncekinin çözülmemiş sorunlarını (dış açık, kurumsal zayıflık) devralan yeni bir krize zemin hazırlar.
İktisatçı gibi düşünmek ve eğitime bakış
Kazgan’ın mirasının bir başka boyutu, iktisat eğitimine dair görüşlerinde belirginleşir. Ona göre iktisat eğitiminin amacı, öğrencinin kafasını belirli bir doktrin yönünde şartlandırmak değil, “iktisatçı gibi düşünebilme” yeteneğini geliştirmektir (Kazgan, 1987).
1980’lerle birlikte tabloyu tümüyle değiştiren bir dönüşüm yaşanır. Batı’da muhafazakâr siyasi eğilimlerin iktidara gelmesiyle iktisat eğitimi de bu dönüşümden payını alır: Keynesyen okul, Neo-klasik geleneğin uzantıları tarafından sahne dışına itilir; Kalkınma İktisadı neredeyse tarihi bir kalıntı sayılıp piyasa ekonomisinin erdemlerini kavrayamadığı gerekçesiyle bir kenara bırakılır; Marksist iktisat ise siyaseten riskli, neredeyse dokunulmaz bir alan haline gelir. Böylece rekabetin erdemlerine inanan Neo-klasik iktisat, ironik biçimde iktisadi düşüncede rekabeti tümüyle ortadan kaldırarak bir düşünce tekeli kurar; adeta pozitif bilimlerdeki yasalar düzeyinde bir statü kazanır (Kazgan, 1987).
Kazgan (1987), Neo-klasik iktisadın tutarlı ve sistemli düşünme araçları sunması, ekonominin bütününü bir çerçevede ele alabilmesi bakımından eğitimde önemli bir yeri olduğunu kabul eder. Ancak bu okulun tek başına egemen olmasını sakıncalı bulur: ona göre bu eğilim, ekonomiyi yalnızca mekanik ilişkiler bütünü olarak gören ve serbest piyasanın her sorunu kendiliğinden çözeceğine inanan, kendi deyişiyle “tehlikeli hayalciler” yetiştirme riski taşır. Bu nedenle Kazgan, iktisat eğitiminin farklı okulların görüş çeşitliliğini öğrenciye yansıtması gerektiğini savunur; amaç, öğrencinin kafasını tek bir doktrine göre şartlandırmak değil, kendi bütününe kendisinin varmasını sağlamaktır.
Bugüne devralınan çerçeve
Kazgan’ın çizdiği çerçeve, güncel tartışmalarla da örtüşüyor. 2026 itibarıyla Türkiye ekonomisinin büyüme eğilimlerine bakıldığında benzer bir soru geçerliliğini koruyor: Dönem dönem ortalama büyüme hızı belli bir eşiğin üzerinde seyretse dahi, kaynakların üretken yatırımlara yönelip yönelmediği belirsizliğini koruyan bir sorun. Çevre ülkelerin büyüme dinamiklerine dair güncel yazın da uluslararası sermaye akımları ve finansallaşmanın rolü, üretken ve üretken olmayan faaliyetler arasındaki kaynak dağılımı gibi eksenlerde Kazgan’ın sorduğu sorularla örtüşüyor.
Kazgan’ın, Türkiye’nin coğrafyasıyla ve kültürüyle iki dünyanın ortasında olduğu vurgusuyla geleceği düşünmesi de güncelliğini koruyor. Bu değerlendirmelerde kapitalizmin aşamalarındaki dönüşümlerin yanı sıra küresel güç kaymalarının da yeni sorunların kaynağı olabileceği vurgulanıyor (Kazgan, 2013, s. 430).
Kazgan’ın Türkiye ekonomisine ilişkin en güçlü mirası burada yatıyor. Hazır bir kalkınma reçetesinden çok, kalkınma sorusunu hangi sorular üzerinden düşünmemiz gerektiğine yönelik güçlü bir kuramsal çerçeve çizmesinde: Kaynaklar nereye yöneliyor? Yatırımlar ne kadar üretken? Sermaye hangi alanlarda birikiyor? Dış kaynaklar üretken kapasiteyi mi genişletiyor, yoksa geçici büyüme mi yaratıyor? Dünya ekonomisiyle kurulan ilişki Türkiye’nin kendi kalkınma kapasitesini güçlendiriyor mu, yoksa bu kapasiteyi yeniden dışa bağımlı hale mi getiriyor? Dışa bağımlılık süreç içerisinde hangi kanallar üzerinden yerleşiklik kazanıyor? Türkiye’nin içsel dinamikleri küresel kapitalizme entegre olma sürecine ne tür tepkiler veriyor? Bu entegre olma biçimleri toplumsal alanda ne tür etkiler ortaya çıkarma potansiyeline sahip?
Bu sorularla bakıldığında “gel-git” modeli yalnızca geçmişi tanımlayan bir kavram olmaktan çıkıyor; kalkınma atılımlarının neden süreklileşemediğini ve krizlerin neden tekrarlandığını anlamanın bir yolu haline geliyor.
Kazgan’ın entelektüel yolculuğu, Alman tarihselci okuldan etkilenen, Keynesçi yaklaşımları dışlamayan, Cambridge Okulu’ndan beslenen, az gelişmişlik sorununu Marksist yaklaşımlar üzerinden değerlendiren, diğer yandan kurumcu iktisat alanındaki gelişmeleri yakından izleyen bir hatta ilerledi. Kazgan, aynı zamanda bu coğrafyanın kendine özgü gerçekliğine önem veren bir çizgiyi muhafaza etti. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan geri kalmışlık sorununu, salt dışsal bir bağımlılık analizine indirgemeden, sermaye birikiminin özgün dinamikleri üzerinden okuyan bir kavrayışla ele aldı. Güçlü ulusal ekonominin önemine vurgu yaptı ve bu yapı içinde üretici güçlerin gelişimini, gelir adaleti olgusunu önemsedi.
Galbraith’in Kuşku Çağı (1989) kitabını ilk kez Gülten Kazgan hocadan öğrenmiştim. Bu kitabın önsözünde Kazgan’ın vurguladığı üzere, “edindiği bilgi konusunda kuşku duyma, bilgisini somut gerçeklerle sınamadan geçirme, çevresinde sürüp giden toplumsal, iktisadi ve siyasi nitelikteki olayları edindiği bilgiyi kullanarak açıklama”, sanırım Kazgan’ın düşünsel üretimini her zaman diri tuttu.
Kaynakça
Avcıoğlu, D. (2024). Türkiye’nin Düzeni: Dün-Bugün-Yarın, Tekin Yayınevi. 3.Baskı.
Galbraith, J. K. (1989). Kuşku Çağı, (R. Aşçıoğlu ve N. Himmetoğlu, Çev.), İstanbul, Altın Kitaplar Yayınevi.
Kazgan, Gülten. (1963). Türkiye Ekonomisinde Strüktürel Değişme 1950-1960. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası,23(3-4). https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/9032
Kazgan, Gülten. (1964), Robinson, J. Economic Philosophy. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası,24(1-2), 338-343. https://dergipark.org.tr/en/pub/iuifm/article/8946
Kazgan, G. (1987). İktisat Nasıl Okutulmalı?. ODTÜ Gelişme Dergisi 14 (1) 1987, 75-81
Kazgan, G. (2013) Tanzimat’tan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. 5. Baskı.
Notlar
- Gülten Kazgan (1927-2026) bibliyografyası için; Kazgan, G. (2009). Bir İktisatçının Tanıklıkları. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. ↑
- Gülten Kazgan, NTVRadyo Yol Açan Kadınlar dizisi (2015); m.soundcloud.com/ntvradyo/yol-acan-kadinlar-gulten-kazgan, hazırlayan Nacide Berber. ↑
- Bu saptama kalkınma sorunu ile ilgilenen aydınlar arasında önemli bir çıkış noktasını oluşturmaktadır. Osmanlı’nın toplumsal yapısı ve bu süreçte gelişen dışa bağımlı yapı, kalkınma yolunu kısıtlayan temel unsurlar olarak değerlendirilmektedir. ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
