Türkiye’de uygulanan yüksek faiz politikası, gelir dağılımını bozmak pahasına toplam talebi daraltmak ve enflasyonu kontrol etmek yönünde neden başarılı olamıyor? Faiz politikası, yüksek faiz düzeylerinde etkisini mi kaybediyor? Enflasyon ve faiz arasındaki ilişki doğrusal olmayabilir mi?
Bu yazımın konusu yine enflasyon ve Türkiye’deki enflasyon politikalarının etkinsizliği üzerine yapmaya çalışacağım tartışmalar olacak. Türkiye’deki enflasyon politikalarının etkinsizliği üzerine, uluslararası yazından destek almak ve bu bağlamda politika önerilerinde bulunmak konusunda olanağımızın oldukça zayıf olması nedeniyle, bu çerçevede tartışmalar üretmek ve çözüm önerilerinde bulunmak daha çok bu sorunu derinden yaşayan ülkemizin iktisatçılarına kalmaktadır diye düşünüyorum.
Dünyada enflasyon, özellikle ülkemizdeki gibi yüksek enflasyon düzeyleri neredeyse birkaç ülke dışında sorun olmadığı için, uluslararası yazında da son yıllarda enflasyon üzerine yapılan, teorik ve ampirik çalışmaların sayısı oldukça azalmıştır.
Şu anda Türkiye dünyadaki en yüksek enflasyona sahip 8. ülke konumundadır[1]. Türkiye’den daha yüksek enflasyona sahip ülkelerin birçoğu ya savaş hali ya da politik çalkantıların varlığının söz konusu olduğu ülkelerdir. Salt ekonomik sebeplerden yüksek enflasyona sahip iki ülke Arjantin ve Türkiye’dir. Dünyada hiperenflasyonla mücadele eden ülkeler söz konusu olduğunda ilk akla gelen ülke yine Türkiye olmaktadır. Ayrıca, 2025 yılı itibariyle Dünya’da en yüksek mevduat faiz oranına sahip ülke yine Türkiye’dir. 2025 yılı itibariyle mevduat faiz oranlarının %20’nin üzerinde olduğu Türkiye dışında iki ülke vardır. Bunlar Arjantin ve Somali’dir[2].
Yaklaşık son dört yıldır Türkiye’de gelir dağılımını göz ardı eden daraltıcı faiz politikalarıyla enflasyonu kontrol etmek hedeflenmektedir. Bu politikaların amacı faiz oranlarını arttırarak toplam talebi ve özellikle, gelir grubu gözetmeksizin, tüketimi ve yatırımları azaltarak enflasyon oranını düşürmektir. Uygulanan bu para politikasının aktarma mekanizmasının beklenen adımları TCMB’nın ağ sayfasında “Merkez bankalarının para politikası araçlarına ilişkin kararlarının ekonomik faaliyet ve enflasyon üzerindeki etkisi, parasal iletim mekanizması aracılığıyla gerçekleşir. Merkez bankaları, para politikası aracı olarak kısa vadeli faiz oranlarını kullanır ve faiz oranı kararları ekonomiyi büyük ölçüde etkiler. Bu etki, beklentiler, faiz, varlık fiyatları ve döviz kuru kanalları aracılığıyla ortaya çıkar. Bu süreç, toplam talebi ve dolayısıyla ekonomik faaliyeti ve enflasyonu etkiler[3]” ifadesiyle açıklanmıştır. Dolayısıyla merkez bankasının faiz oranları artışıyla enflasyonu kontrol etme beklentisinin bir kısmı artan faiz oranlarının hem tüketimi hem de yatırımları azaltarak toplam talebi azaltmasıdır. Faiz oranlarının talebi sınırlaması faiz oranlarının ikame etkisinden beklenmektedir. Diğer bir değişle artan faiz oranlarının bugünkü tüketimin fırsat maliyetini arttırarak, gelecek dönemlerdeki tüketimin bugünkü tüketime ikame edilmesiyle, bugünkü tüketimi azaltacağı beklenmektedir. Buna karşın faiz artışlarının tüketim üzerinde ters yönlü servet etkisi de bulunmaktadır. Artan faiz oranlarının neden olacağı gelirle yaratacağı pozitif servet etkisi, tüketimi arttırma yönünde bir eğilimi de beraberinde getirecektir. Faiz geliri elde etme şansına sahip servet sahiplerinin artan gelirleri tüketim artışını destekleyecektir. Dolayısıyla faiz oranlarındaki bir artışın tüketimi azaltabilmesi için ikame etkisinin servet etkisinden daha büyük olması gerekir.
Faiz oranlarının ülke parasına talebi arttırarak döviz kurunu baskılama yoluyla girdi fiyatlarını ve maliyetleri kontrol etmesi ise faiz artışlarından beklenen bir diğer etkidir. Ülkemizde faiz politikasının bu bağlamda beklenen sonuca hizmet ettiğini söylemek yanlış olmaz.
Türkiye’de 2022 yılında %65’e yükselen enflasyon oranı nedeniyle, 2023 yılının ortalarında, faiz politikasında bir tersine dönüşle enflasyonu kontrol etmek amacıyla, sıkılaştırıcı para politikası uygulanmaya başlandı. Merkez bankası faiz oranını Haziran ayında %7’den %15’e çıkarttı. Altı ay boyunca arttırılan faizlerle 2023 yıl sonunda faiz oranı %42,5’e yükseldi. 2023’ün sonunda yaklaşık %40’larda olan faiz oranları, son üç yılda %35 ile %45 arasında dalgalanmaktadır. Neredeyse Dünyadaki en yüksek faiz oranlarına sahip olmamıza rağmen, son 18 aydır enflasyon oranlarında ciddi bir düşüş izlenmemekte ve %30 ile %39 arasında dalgalanmaktadır. Bu durum uygulanan faiz politikasının sınırlarına geldiğimiz, var olan patikadan çıkmak için alternatif politikalara yönelmemiz gerektiği izlenimini güçlendirmektedir. Uygulanan politikanın başarısızlığı toplam talebi daraltamaması kapsamında gözlenmektedir. Politikanın ısrarla uygulandığı dönemde toplam talebin en büyük bileşenleri gerek tüketim gerekse yatırım harcamalarında daralma gerçekleştirilememiştir. 2022 yılından beri hem tasarruf harcamalarının hem de yatırım harcamalarının GSYH içindeki payı uygulanan faiz politikasından beklenenin tersine artmaktadır (Tablo 1).
Tablo 1: Tüketim ve Yatırım Harcamaları
Kaynak: TUİK, https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58213
TUİK verilerine göre 2026 yılının birinci çeyreğinde, hanehalkı nihai tüketim harcamaları %4,8 artarken, aynı çeyrekte GSYH’nın %2,6 artması nedeniyle, tüketimin GSYH içindeki payının artmaya devam ettiğini söylemek yanlış olmaz. Benzer şekilde, aynı dönemde sabit sermaye oluşumunun %3 artması, yatırım harcamalarının da GSYH içindeki payının arttığının göstergesidir. Sözünü ettiğimiz tüm bu rakamlar, özellikle 2023 yılından beri uygulanan daraltıcı politikaların toplam talebi tüketim ve yatırım harcamalarını baskılamak yoluyla kontrol etmekte başarılı olamadığını göstermektedir.
Özellikle tüketim harcamalarında gerçekleşen beklenmeyen oransal artışın arkasındaki nedenlerden birisinin artan faiz oranlarının yarattığı pozitif servet etkisinin, ikame etkisinin daraltıcı etkisinden çok daha büyük olabileceğini akla getirmektedir. Türkiye de nominal faiz oranlarının Dünya ortalamasının birkaç katı olması, bu servet etkisinin oldukça büyük olmasına ve ikame etkisinin yaratacağı tüketimi azaltıcı etkinin gerçekleşmemesinde etkili olabileceğini düşündürmektedir.
Yazında, yukarıda da bahsettiğim gibi enflasyonun Dünya’da artık bir sorun olarak görülmemesi nedeniyle sayıca bu alanda yapılan çalışmaların çok sınırlı olmasına rağmen, Türkiye’de politika başarısızlığını anlamamıza yardım edebilecek bir çalışmayı, Youqiang Ding ve Yufeng Hu (2026) gerçekleştirmiştir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, enflasyon ve faiz oranları arasında doğrusal olmayan bir ilişki görülmektedir. Faiz oranlarının yaklaşık %12’nin üzerinde olduğu durumlarda faiz oranları artışının enflasyonu düşürmek yönünde bir etkisi gerçekleşmemektedir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, bu eşiğin altında, faiz oranlarının yükseltilmesi enflasyonu baskılarken; üstünde ise faiz oranlarının düşürülmesi enflasyonu kontrol etmeye yardımcı olmaktadır. Elde edilen bu sonuç kaçınılmaz olarak akıllara, faiz oranları belli bir eşiği aşınca servet etkisinin, ikame etkisine baskın gelebileceğini getirmektedir. Dolayısıyla, yüksek nominal faiz koşullarında, faiz oranlarını arttırmak, tüketimi azalmak ve tasarruf oranlarını arttırmak yerine tüketimi arttırabilir. Bu da faiz politikasının başarısızlığına neden olabilir.
Bu bağlamda Mukherjee ve Bhattacharya’nın (2011) yaptığı çalışma da bu görüşü desteklemektedir. Çalışmanın sonuçlarına göre enflasyon hedeflemesi yapan gelişmekte olan piyasa ekonomilerinde, finans sektörünün gelişmesiyle birlikte reel mevduat faiz oranındaki değişikliklerin neden olduğu servet etkisinin, ikame etkisine giderek daha fazla baskın hale geldiği gösterilmiştir.
Türkiye’de son beş yıldır menkul kıymet gelirlerinin, milli gelir içinde hızla artan payı, faiz gelirlerinin güçlü bir servet etkisi yaratacak potansiyele sahip olduğunun göstergesidir. Menkul kıymet gelirlerinin 2021 yılında milli gelir içindeki 2,6 olan payı, 2025 yılında 6,1’e çıkmıştır[4]. Bu yaklaşık üç kat artışın, servet etkisinin faiz politikasında giderek artan ve baskın faktör olma gücünün göstergesi olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Diğer bir değişle, yüksek nominal faizler ve bunun sonucunda, hızla artan menkul kıymet gelirleri Türkiye’de tüketim harcamalarının kontrolünü, beklenenin tersine, neredeyse imkânsız hale getirmiştir.
Sonuç olarak şu anda Türkiye’de uygulanan faiz politikasının hedefine ulaştığını söylemek çok güçtür. Hedeflenen talep kontrolü yoluyla enflasyonu kontrol etmek gerçekleşmemiştir. Eğer bu politika başarısızlığının bir nedeni de çok yüksek nominal faiz oranlarının servet etkisiyle tüketimin artmasına neden olmasıysa, faiz yükselterek enflasyon oranlarını düşürmek ülkemiz için bir politika tercihi olmamalıdır artık. Uygulanan bu faiz politikasıyla birlikte gözlenen hem gelir hem de servet dağılımındaki bozulma, bu politikanın hem nedeni hem de sonucu gibi gözükmektedir. Bu kısır döngüye bir noktasında müdahale etmek gerekmektedir. Faiz oranlarına ya da gelir ve servet dağılımına ya da her iki faktöre birden yön değiştirici politikalarla bir dokunuş bu çıkmazdan kurtulmanın bir yolu olabilir.
Kaynakça
Mukherjee, S. ve Bhattacharya, R. (2011). “Inflation Targeting and Monetary Policy Transmission Mechanisms in Emerging Market Economies”, IMF Working Papers, 2011, 229.
Youqiang, D. ve Hu, Y. (2026). “Interest Rate Policy Optimization in Emerging Economies: Threshold Effects, U-shaped Dynamics, and Strategic Constraints for Inflation Risk Management”, Emerging Markets Finance and Trade, https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/1540496X.2026.2642938
Notlar
-
https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Temel+Faaliyetler/Para+Politikasi/Fiyat+Istikrari+ve+Enflasyon/PP+Enflasyon) ↑
-
TUİK Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025 (https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/53993) ↑
Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.

