Türkiye örneğinde öne çıkan reaktif davranışta, tutarlı bir kalkınma vizyonundan çok, iç bölüşüm baskıları ve istikrarsız süreçlerle dış ortam kısıtları arasında sıkışıp krizden krize savrulan, kısa vadeli ve popülist politikalardan kurtulamayan ve büyüme potansiyelini gerçekleştiremeyen bir yapı ortaya çıkmıştır.
Geçtiğimiz ay kaleme aldığım ilk yazıda, Türkiye ekonomisinde 1950’den bu yana süregelen kronik makroekonomik istikrarsızlık ve kayıp büyüme sarmalını genel hatları ile analiz etmiştim. Ayrıca istikrarsızlığın ekonomik büyümeyi nasıl baskıladığı, hangi kanallar üzerinden işlediği ve tipik popülizm-istikrarsızlık-büyüme-kriz döngüsünün anatomisini ana hatlarıyla ortaya koymuştum. Bu yazıda ve bir sonraki yazıda, söz konusu analizi derinleştirerek, Çok Partili (1950–2025) dönemi oluşturan sekiz alt dönemi —her birinin kendine özgü yapısal özellikleri, siyasi koşulları ve ekonomik politikaları— çerçevesinde detaylı biçimde inceleyeceğim. İlk olarak, Çok Partili dönemin ilk yarısını ve dolayısıyla, 1950’lerden 1980’lere Türkiye’nin yapısal dönüşüm süreçlerini kapsayan 4 alt dönemi ve ilgili istikrarsızlık-büyüme-kriz döngülerini tarihsel bir analiz çerçevesinde inceleyeceğim.
Türkiye’nin çok partili siyasi hayatında karşılaştığı derin ekonomik krizler, yürürlükteki ekonomi politikalarının tıkandığını göstermiş ve köklü sistem değişikliklerini zorunlu kılmıştır (örn. 1958/59 ve 1978/79 krizleri). Bu doğrultuda, 1950 yılından 1980’li yıllara uzanan süreçte Türkiye ekonomisi büyük ekonomik yapısal dönüşümler geçirmiştir. Bu tarihsel süreç, gösterdiği temel özelliklere göre üç ana evreye ayrılarak incelenebilir: 1. Evre: Tarımsal Popülizm ve Tarım Odaklı Küresel Entegrasyon (1950’ler) —küresel pazara tarımsal üretimle eklemlenme çabaları ön plana çıkmıştır—; 2. Evre: İthal İkameci Sanayileşme ve Planlı İç Piyasa Odaklı Dönem (1960’lar ve 1970’ler) —dışa kapalı, planlı kalkınmayı esas alan ve yerli üretimi destekleyen politikalar uygulanmıştır—; 3. Evre: Dışa Açık ve İhracat Odaklı Büyüme Stratejisi (1980’ler) —serbest piyasa ekonomisine geçilerek ihracat odaklı Neoliberal model benimsenmiştir. Bu bağlamda ve siyasi dönüşümleri de dikkate alarak, bu devam yazısında ilk olarak 4 alt dönem incelenecektir.
Bu yazıda —ve bir sonraki devam yazısında— ele alınan her bir dönem, büyümenin kaynakları perspektifinden araştırılacaktır. Başka bir deyişle büyümenin üç kaynağı üzerinden —1. fiziki sermaye (örn. fabrikalar ve makineler) birikimi, 2. beşerî sermaye (eğitilmiş işgücü) birikimi ve 3. toplam faktör verimliliği (TFV) (bilgi birikimi ve eldeki üretim unsurlarının gerçekte ne kadar etkili veya “verimsiz” kullanıldığı) — incelenecektir. Bu bağlamda unutulmaması gereken bir husus ise, Türkiye gibi sık sık siyasi ve ekonomik değişim ve dalgalanmalar yaşayan ülkelerde TFV, gelişmiş ve istikrarlı ülkelerde olduğu gibi sadece teknolojik ilerlemeden (olumlu) etkilenmez; yaşanan siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar, kurumsal verimsizlikler, eldeki bilginin ve sermayenin verimsiz kullanımına yol açarak TFV’de büyük kayıplara neden olabilir. Bu bağlamda, Tablo 1, büyümenin kaynakları ve ilgili diğer göstergelerin, alt dönemler[1] itibarıyla genel görünümünü sunmaktadır. Özet olarak, bu çalışmada, çalışan başına düşen çıktıdaki yıllık ortalama büyüme oranı ve bu büyümeye fiziki ve beşerî sermaye birikiminin görece katkıları, toplam faktör verimliliğinin kısmi katkısı, dönemsel ortalama makroekonomik istikrarsızlık seviyesi (INSW) ve ortalama enflasyon oranı gibi göstergeler kullanılarak dönemlerin karşılaştırmalı bir değerlendirmesi sunulacaktır.
Tablo 1: Türkiye’de Alt Dönemlerde Çalışan Başına Çıktıdaki Büyüme, Büyümenin Kaynakları ve İstikrarsızlık, 1950–2025
|
Dönem |
Yıllar |
Çalışan Başına Ç. Büyüme (%) |
Fiziki Sermaye Katkısı (%) |
Beşeri Sermaye Katkısı (%) |
TFV Katkısı (%) |
Ort. İstikrarsızlık (INSW) |
Ort. Enflasyon Oranı (%) |
|---|---|---|---|---|---|---|---|
|
1. Çok Partili Hayata Geçiş ve Liberal Dönem |
1950–1959 |
3,9 |
56,0 |
8,6 |
35,4 |
0,040 |
9,7 |
|
2. Planlı Kalkınmanın Altın Dönemi |
1960–1970 |
3,8 |
55,5 |
9,3 |
35,2 |
0,059 |
5,8 |
|
3. Kronik İstikrarsızlığın Doğuşu |
1971–1979 |
2,7 |
121,4 |
21,2 |
-42,6 |
0,165 |
29,0 |
|
4. Neoliberal Modelin İlk Dönemi |
1980–1987 |
4,3 |
27,9 |
28,9 |
43,2 |
0,240 |
38,5 |
|
5. Popülizm ve Yeniden K. İstikrarsızlık |
1988–2001 |
1,5 |
115,2 |
34,5 |
-49,7 |
0,471 |
69,9 |
|
6. Düzenleyici Devlet ve İstikrara Dönüş |
2002–2007 |
5,8 |
51,7 |
8,9 |
39,4 |
0,198 |
16,0 |
|
7. Küresel Kriz ve Kurumsal Erozyon |
2008–2017 |
2,2 |
79,1 |
30,5 |
-9,7 |
0,146 |
8,1 |
|
8. Değişim ve Y. Kronik İstikrarsızlık |
2018–2025 |
2,6 |
55,0 |
20,4 |
24,6 |
0,342 |
41,7 |
|
Çok Partili Dönem |
1950–2025 |
2.9 |
69,0 |
19,3 |
11,7 |
0,221 |
29,9 |
Not: Fiziki ve beşerî sermaye ile TFV katkıları, çalışan başına çıktının ortalama yıllık büyüme hızına görece katkılarını ifade etmektedir. Enflasyon oranı GSYH deflatöründeki yüzde değişimi ifade eder. INSW; enflasyon, bütçe açığı, dış açık ve kur değişkenliği gibi göstergelerin normalize edilerek birleştirilmesiyle elde edilen bileşik bir endekstir; 0’a yakın değerler düşük, 1’e yakın değerler yüksek istikrarsızlığa işaret eder (Bkz. İsmihan, 2024).
Kaynak: İsmihan (2026a).
Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, Türkiye ve benzeri ülkelerde kurumsal zayıflıkların ve dışsal faktörlerin büyüme ve istikrarsızlık süreçlerinde önemli bir rol oynadığı asla unutulmamalıdır. Politik Ekonomi ve kalkınma iktisadı alanlarında uluslararası düzeyde saygınlığı olan Prof. Dr. Ziya Öniş ve Prof. Dr. Fikret Şenses, 2007 yılında yayınladıkları ufuk açıcı çalışmalarında, 1950-2007 arasını dört temel politika evresine ayırmakta ve her evredeki dönüşümü dış dinamikler (küresel egemen/hegemon, çok taraflı kurumlar, bölgesel aktörler) ile bunları içeride destekleyen ülke içi ittifakların [“koalisyonların”] etkileşimi üzerinden açıklamaktadır. Çalışmanın temel argümanı ise, Türkiye’nin —Latin Amerika’nın büyük ekonomileriyle benzer biçimde— Reaktif devlet davranışı sergilediği; yani politika değişikliklerinin çoğunlukla dışsal etki ve kriz sonrası zorunluluklardan doğduğu, Güney Kore gibi Proaktif kalkınmacı devletlerin aksine,[2] dönüşümün büyük ölçüde dış aktörlerin belirlediği çerçevede gerçekleştiğidir. Buna ek olarak, Türkiye’nin Çok Partili siyasi döneme adım atmasından itibaren ekonomi politikasının merkezinde popülizm, kısa görüşlü politikalar ve istikrarsızlık yer almıştır. Çok partili siyasi ortamda göreve gelen pek çok hükümet, geniş kitlelerin taleplerini karşılamak ve seçmen desteğini korumak adına mali disiplinden uzaklaşarak kısa vadeli çözümlere yönelmiştir. Popülist yaklaşımların tetiklediği bütçe açıkları ve yüksek enflasyon gibi makro dengesizlikler ise kaçınılmaz olarak ülkeyi derin ekonomik ve siyasi krizlere sürüklemiş ve Türkiye genellikle Reaktif devlet davranışı sergileyerek dışsal etkilerle yapısal dönüşümler yaşamıştır.[3]
Çok Partili Hayata Geçiş: Tarıma Dayalı Popülizm (1950–1959)
Şüphesiz İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) bir önceki yüzyılın en yıkıcı savaşıydı. Avrupa ve Asya savaşla yerle bir olurken, bu savaşın hemen ertesinde —1940’lı yılların ikinci yarısında— ABD, parası, sanayisi, askeri (özellikle nükleer) gücü ve kurduğu uluslararası kurumlar sayesinde dünyanın yeni egemen lideri oldu. Savaş boyunca Türkiye tarafsızlık politikası izlemişti ve bu denge siyaseti ülkeyi savaşa girmekten korumuştu. Ancak savaşın sonunda Türkiye kendini yalnız buldu. Bunun önemli bir sebebi ise Sovyetler Birliği’nin dostluk antlaşmasını feshedip önemli taleplerde bulunmasıydı. Sovyet tehdidi Türkiye’yi hızla Batı’ya yaklaştırdı. Sonuç olarak, Truman Doktrini ve Marshall yardımıyla gelen ABD desteği sayesinde ülke Batı Bloku’na eklemlendi, ancak bu süreç koşulsuz olarak gerçekleşmedi.[4]
Aynı dönemde iç siyasette de köklü bir değişim yaşandı. 1945’te başlayan çok partili hayata geçiş adımları, 1950 seçimleriyle birlikte uzun süren tek parti döneminin sona ermesini sağladı. Bu bağlamda, 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçim, tek parti yönetiminden çok partili hayata geçişin ilk denemesi oldu. Ancak seçim güvenliği tartışmalıydı ve iktidar partisi CHP yine çoğunluk elde etmişti. 1950 yılındaki seçimle ise, Türkiye’de ilk kez iktidar sandıkla değişti. Başka bir deyişle, seçimi muhalefet kazandı ve çok partili demokrasi gerçek anlamda işlemeye başladı.
Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği dönem, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Bretton Woods düzeninin —bu düzen ABD dolarını dünya ticaretinin ve rezervlerin merkezine yerleştirmişti—[5] ve ABD hegemonyasının en belirginleştiği yıllara tekabül eder. NATO üyesi olan Türkiye, Soğuk Savaş’ın başlamasıyla kesin biçimde Batı bloğunda konumlanmıştı. Marshall Planı çerçevesinde ise ABD yardımına erişim sağlamıştı. Ancak bu erişim koşulsuz gerçekleşmemiştir: dış kaynak, iç politika değişikliği karşılığında verilmiştir. Başka bir deyişle, Türkiye’ye, Thornburg Raporu’nda (1949) önerildiği gibi, devletçilik karşıtı, tarım ve dış ticarete dayalı liberalleşme stratejisinin benimsenmesi şart koşulmuştu.[6]
Dolayısıyla, Türkiye 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti yönetimiyle tarım ve dış ticarete dayalı liberalleşme stratejisini uygulamaya başlamıştır. Kore Savaşı’nın yarattığı tarım ürünleri talebi ve elverişli hava koşullarının da desteğiyle dönemin ilk yıllarında yüksek büyüme hızlarına ulaşılmıştır. Ne var ki 1953 sonrasında bu elverişli koşullar ortadan kalkmaya başlamış ve özellikle, tarımda izlenen popülist ve genişletici maliye politikaları eşliğinde kamu mali dengesi bozulmuş, enflasyon yükselmiş ve ödemeler dengesi sorunları ağırlaşmıştır. 1958-1959 krizi —ve IMF ile Türkiye’nin ilk önemli buluşması— bu sürecin kaçınılmaz sonucu olmuştur. Türk demokrasi tarihinde derin izler bırakan 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle de tarıma dayalı liberal-popülist dönem kapanmış, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Çok Partili dönemin siyasi ve iktisadi dönüşümlerinde belirleyici bir aktör hâline gelmiş ve Türk demokrasisi ile çok partili siyasi sistem açısından sancılı bir duraksama yaşanmıştır.[7]
Büyüme muhasebesi verileri, tüm bu çalkantıya rağmen dönemin görece iyi bir tablo çizdiğini göstermektedir. Çalışan başına çıktı yılda ortalama yüzde 3,9 büyümüş ve bu büyümenin yaklaşık yüzde 56’sı fiziki sermaye birikiminden, yüzde 9’u beşerî sermayeden, yüzde 35’i ise TFV’den gelmiştir (Bkz. Tablo 1). Makroekonomik istikrarsızlık endeksinin ortalama değeri (0,040) ve benzer şekilde enflasyon oranının ortalama değeri (yüzde 9,7) oldukça düşük çıkmıştır. Yine de INSW’nin dönem içinde yükselen seyri, dışsal olarak desteklenen ama giderek sürdürülemez hale gelen bir büyüme modelinin ilk izlerini taşımaktadır (Bkz. Şekil 1).
Planlı İthal İkameci Kalkınmanın Parlak Çağı ve İstikrar (1960–1970)
Bu alt dönemin sınırlarını bizzat askeri müdahaleler çizmiş, 27 Mayıs 1960 darbesiyle açılan dönem, 12 Mart 1971 muhtırasıyla kapanmıştır. Yine de bu dönem Türkiye’nin proaktif kalkınmacı devlete en çok yaklaştığı dönemdir.[8] Ayrıca, bu dönemin Keynesyen devrimin Batı’da zirvede olduğu ve ABD’nin çevre ülkelerdeki devlet güdümlü ve ithal ikameci sanayileşmeye hoşgörüyle yaklaştığı elverişli küresel konjonktüre denk geldiğinin altının çizilmesi gereken bir husus olduğu unutulmamalıdır.
1961’de yürürlüğe giren yeni anayasanın getirdiği sosyal haklar, oluşturduğu kurumsal çerçeve ve içe dönük, ithal ikameci planlı kalkınma stratejisinin benimsenmesiyle yeni bir yapısal döneme girilmiş ve yeniden devlet kalkınmada temel görevler üstlenmiştir. Bu bağlamda, 1960 yılında kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) koordinasyonunda hazırlanan kalkınma planları kaynak tahsisinin daha etkin yapılmasını sağlamış ve bu sayede, —özellikle birinci beş yıllık kalkınma planının devreye girdiği 1963 yılından itibaren— kamu yatırımlarının altyapı, eğitim ve sanayiye sistematik biçimde yönlendirilmesi ile uyumlu disiplinli maliye politikaları, makroekonomik istikrarın en üst düzeye çıktığı bir ortam yaratmıştır (Bkz. Şekil 1).
Tüm göstergeler bu dönemin parlak ve istikrarlı bir dönem olduğunu açıkça teyit etmektedir. Makro istikrarsızlık (INSW) 0,059 seviyesi ile tüm dönemlerin en düşük istikrarsızlık düzeylerinden birine işaret etmekte ve ortalama enflasyon yüzde 5,8 ile tüm dönemlerin en düşük değerinde seyretmektedir. Ayrıca çalışan başına çıktı büyümesi ise yüzde 3,8 ile Çok Partili dönemin en parlak performanslarından biri olarak göze çarpmaktadır (Bkz. Tablo 1). Beklendiği üzere fiziki sermaye birikiminin katkısı (yüzde 56) baskın olmakla birlikte, TFV katkısı da (yüzde 35) kayda değerdir. Başka bir deyişle, Türkiye’de bu dönemde hem kaynak biriktirilmiş hem de bu kaynaklar görece olarak verimli kullanılmıştır.
Şekil 1: Türkiye’de Makroekonomik İstikrarsızlık (INSW), 1950-2025
Not: Makroekonomik istikrarsızlık endeksi (INSW) 0 ile 1 arasında bir değer almaktadır ve makroekonomik istikrarsızlığın temel göstergesi olan enflasyon oranını, döviz kuru değişimini, bütçe açığını ve cari dengenin milli gelire oranını kullanır (İsmihan, 2009, 2012). Endeks değerinin artması, istikrarsızlık seviyesinin arttığını göstermektedir.
Kaynak: İsmihan (2026a)
Ancak 1960’ların sonunda, özellikle iç nedenlerle (örn. biriken toplumsal ve siyasi gerilimler) bu kayda değer performansta ilk aşınma sinyalleri belirmeye başlamış ve dönemin sonunda 12 Mart 1971 muhtırasına giden süreci hazırlamıştır.
Koalisyonlar ve Kronik İstikrarsızlığın Doğuşu (1971–1979)
12 Mart 1971’de TSK’nın hükümeti istifaya zorlamasının ardından kurulan geçici hükümetler ve 1973 sonrasında oluşan kısa ömürlü, kutuplaşmış koalisyonlar, tutarlı bir ekonomi politikası çerçevesinin oluşmasının veya uygulanmasının önünde en önemli engel olmuştur. Başka bir deyişle, bu dönemde popülist politikalar öne çıkmış, uzun vadeli ve kararlı bir ekonomi politikası uygulanamamıştır.
1973 ve 1979 petrol şokları dünya ekonomisini stagflasyona sürüklerken, Bretton Woods sistemi 1971-73’te çökmüş ve küresel ekonomide belirsizlikler artmıştır. İçe dönük sanayileşme modelinin dayandığı ucuz enerji ithalatının aniden maliyetli hale gelmesi, üretim maliyetlerini katlamış ve cari denge üzerinde büyük baskı yaratmıştır. Türkiye özelinde önemli bir dışsal kırılma daha yaşanmıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ABD ile ilişkiler bozulmuş, silah ambargosu ve IMF ile gerileyen ilişkiler bu on yılın ikinci yarısında dış ortamı daha da olumsuz hale getirmiştir. Bu dışsal şoklar, içerideki siyasi kutuplaşma, kısa ömürlü koalisyonlar, geciken uyum (delayed stabilization) ve artan bütçe açıklarıyla birleşince makroekonomik istikrar hızla bozulmuştur (Bkz. Şekil 1).[9]
Rakamlar, bu dönemin kronik istikrarsızlığın doğuş evresi olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Örneğin istikrarsızlık (ortalama INSW) 0,165 ile bir önceki dönemin düzeyinin üç katından fazla bir seviyeye yükselmiş, benzer şekilde ortalama enflasyon yüzde 29’a fırlamıştır.[10] En dramatik gelişme ise TFV’dedir. TFV büyümesi negatife dönmüş ve büyümeye görece katkısı eksi yüzde 43 olmuştur (Bkz. Tablo 1). Başka bir deyişle, fiziki sermaye birikiminin katkısı yüzde 121 gibi olağandışı bir düzeye çıkmasına rağmen —yani ekonomi yoğun biçimde kaynak biriktirmesine rağmen— siyasi ve makro istikrarsızlık nedeniyle bu kaynaklar o denli verimsiz kullanılmıştır ki, çalışan başına büyüme yüzde 2,7’ye gerilemiştir. 1970’lerin sonuna gelindiğinde, kronik istikrarsızlık ve sağlıksız politikalar nedeniyle oluşan 1978-1979 ekonomik krizi, içe dönük modelin çöktüğünü ve yeni bir ekonomik rejime geçişin zorunlu olduğunu adeta ilan eden kaçınılmaz son olmuştur.[11]
Neoliberal Dönüşümün İlk Dönemi: Yasaklı Siyaset Ortamında “İstikrar” (1980–1987)
1980’li yılların hemen başında küresel siyasi ve askeri ortamda yükselen gerilimler Türkiye’nin jeostratejik önemini yeniden artırmış, ABD ile yakınlaşmaya zemin hazırlamış ve ülkenin acil ihtiyacı olan dış kaynağa erişimi kolaylaştırmıştır. Bu bağlamada, 1979 yılında Sovyetler’in (SSCB’nin) Afganistan’ı işgali, ABD-SSCB ilişkilerinde yeni bir gerilim evresine yol açmış ve Soğuk Savaş’ın askeri boyutunu yeniden ön plana çıkarmıştır. Aynı dönemde İran’da yaşanan devrim ve bölgedeki istikrarsızlık, Batı bloku (özellikle ABD) için Türkiye’nin Orta Doğu ve Sovyet sınırındaki jeostratejik önemini zirveye çıkarmıştır.
Küresel ekonomik ortamda ise bu yıllar, Batı’da Keynesyen uzlaşının terk edilip Neoliberalizmin baskın olduğu ve ABD’de Reagan ve Birleşik Krallık’ta Thatcher gibi politikacıların arz yanlı ve parasalcı politikaları tercih ettiği döneme denk gelmektedir. Türkiye, tam da bu dönemde (24 Ocak 1980 Kararları ile) devlet güdümlü ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçiş yapmıştır. Bu dönem, gelişmekte olan ülkeler için ise, “Washington Uzlaşısı”nın egemen kalkınma söylemi haline geldiği bir dönüm noktasıdır.[12]
Bu bağlamda, IMF, Dünya Bankası ve OECD, Türkiye’nin yeniden yapılanma sürecine kolektif olarak müdahil olmuş ve 24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye ekonomisi dışa açılmış, ihracata dayalı büyüme benimsenmiş, devletin ekonomideki rolü küçülmüş ve amacı değişmiştir. IMF ve Dünya Bankası’nın gelişmekte olan ülkelere dayattığı yapısal uyum programları ve Neoliberal ekonomik modeller ilk kez Türkiye’de bu kadar radikal bir şekilde “test edilmiş” ve uygulanmıştır. Ayrıca bu modelin uygulamasının “özel siyasi koşullar” altında gerçekleştiğini de belirtmek şarttır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin getirdiği baskıcı ortam, ihracat odaklı yeni bir yerel ittifakın hızla kurulmasını sağlamıştır. Bu ittifak; büyük sermayenin ihracatçı kesimi, yeni liberal bürokratlar ve Turgut Özal liderliğindeki küresel vizyonlu siyasetçilerden oluşuyordu (Öniş ve Şenses, 2007). Bu dönemin ayırt edici bir diğer siyasi özelliği ise, siyasi yasaklar ve 1983’te kısıtlı rekabet koşullarında yapılan seçimler nedeniyle adeta “siyasi rekabetten arındırılmış” bir siyasi ortama sahip olmasıdır. Bu suni ortam, Özal ve Anavatan Partisi (ANAP) hükümetlerine popülist baskılardan görece yalıtılmış bir politika alanı sağlamıştır (İsmihan, 2024). Sonuç olarak Türkiye, 24 Ocak kararları ile, Washington Uzlaşısı’nın öngördüğü modelin dünyadaki öncül ve en radikal uygulayıcılarından biri olmuştur.
Bu dönemde çalışan başına çıktı büyümesi yüzde 4,3 ile güçlü biçimde toparlanmıştır. Ancak asıl dikkat çekici olan büyümenin bileşimidir: fiziki sermayenin görece katkısı yüzde 28’e gerilerken,[13] beşerî sermayenin katkısı yüzde 29’a yükselmiş ve TFV katkısı yüzde 43 ile tüm dönemlerin en yüksek değerine ulaşmıştır (Bkz. Tablo 1). Yapısal dönüşümün, yapay siyasi istikrarın ve dışa açılmanın getirdiği bu verimlilik sıçraması, kaynakların daha etkin kullanımına işaret etmektedir. Ne var ki madalyonun öteki yüzü karanlıktır. Özellikle 1980-1983 döneminde gerçekleşen hızlı toparlanma, örgütlü emeğin dışlanması —bilhassa 1982 anayasasının uygulanması ile sosyal ve siyasi hakların budanması bu sürece önemli katkıda bulunmuştur— ve özellikle çiftçi ile memur gelirlerinde sert reel düşüşler pahasına gerçekleşmiştir. İlk yıllarda istikrarsızlık göstergelerinde gerçekleşen hızlı düşüşlere rağmen (Bkz. Şekil 1), ortalama INSW 0,240’a yükselmiş ve ortalama enflasyon yüzde 38,5 gibi çok yüksek bir düzeyde kalmıştır. Makro istikrarsızlıktaki yükselme, esas olarak, dönemin ikinci yarısında kamu maliyesindeki bozulma ve enflasyonla mücadeledeki zayıf tutumdan kaynaklanmıştı.
1987’de siyasi yasakların referandumla kalkmasıyla oluşan siyasi rekabet ortamında ve diğer önemli gelişmelerle (örn. askeri harcamalardaki artışla), ANAP hükümetlerinin kamu harcamalarını hızla artırması ise, kronikleşen enflasyon ve bütçe açığı sorunlarını derinleştirerek bir sonraki dönemin siyasi ve ekonomik dinamiklerine ciddi —ancak olumsuz— katkıda bulunmuştur. Nitekim bu çalışmada bu alt dönemin 1987 ile sonlandırılması, tam da bu siyasi kırılmayı —1987 referandumuyla yasakların kalkmasını ve rekabetçi popülizmin geri dönüşünü— esas almaktadır.
Daha önce de belirttiğim üzere bu yazının kapsamı bu dönemle birlikte son bulmakta ve geri kalan 4 alt dönemin detaylı analizi bir sonraki yazıya bırakılmıştır. Yine de son olarak, analiz edilen ilk 4 dönemin devlet bağlamında davranış tarzının ortaya koyduğu temel sonucu kısaca incelemek faydalı olacaktır.
Reaktif ve Proaktif Davranışın Üzerine Son Sözler
Yukarıda Çok Partili dönemin ilk yarısını kapsayan dönemsel analizler temel bir gerçeği ortaya koymuştur: Türkiye bu dönemde çoğunlukla reaktif ve popülist davranmış ve büyüme süreçleri istikrarsızlık ve krizlerle kesintiye uğramış ve ciddi düzeyde büyüme kayıpları yaşamıştır. Temel politika rejimi değişiklikleri ise, çoğunlukla kriz sonrası zorunluluklarla, siyasi uzlaşıdan yoksun ve genellikle dışsal etki ile şekillenmiştir. Oysa, Güney Kore örneğinde olduğu gibi, Proaktif kalkınmacı devlet modeli güçlü içsel kapasiteyle uzun vadeli ulusal kalkınma vizyonunu, yerli ittifakları ve küresel dinamikleri kendi planları doğrultusunda (oyun kurucu bir devlet rolüyle) yöneterek kesintisiz ve yüksek büyüme performansı başarılmıştır.[14] Buna karşılık, Türkiye örneğinde öne çıkan reaktif davranışta, tutarlı bir kalkınma vizyonundan çok, iç bölüşüm baskıları ve istikrarsız süreçlerle dış ortam kısıtları (örn. küresel piyasa koşulları, egemenle ilişki ve uluslararası kuruluşların vizyonları) arasında sıkışıp krizden krize savrulan, kısa vadeli ve popülist politikalardan kurtulamayan ve büyüme potansiyelini gerçekleştiremeyen bir yapı ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak 1950’li ve 1960’lı yıllarda Güney Kore Türkiye’den çok daha yoksul olmasına rağmen refah düzeyini 1980’li yıllarda Türkiye’nin üzerine çıkarmayı başarmış ve sonrasında gelişmiş ülke statüsüne ulaşmıştır.
Öniş ve Şenses’in (2007) çok doğru bir şekilde vurguladığı gibi; kalıcı ve kesintisiz başarı, tıpkı proaktif kalkınmacı devlet örneklerinde olduğu gibi, dönüşümün içeriden, geniş bir toplumsal uzlaşıyla ve tutarlı bir kalkınma vizyonuyla tasarlanmasını gerektirir.
Bu çalışmayı 2023 yılında ve çok erken kaybettiğimiz —benim ve ODTÜ’lü arkadaşlarımın üzerinde çok emeği olan— kıymetli hocamız Prof. Dr. Fikret Şenses’ın aziz hatırasına armağan ediyorum.
Kaynakça
İsmihan, M. (2026a). Türkiye Ekonomisinde Büyümenin Kaynakları: Genişletilmiş Analiz, 1950–2025. Yayımlanmamış Çalışma.
İsmihan, M. (2026b). Türkiye Ekonomisinde Kronik İstikrarsızlık ve Kayıp Büyüme Sarmalı (I). Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20500150.
İsmihan, M. (2024). Türkiye Ekonomisinin Bitmeyen Çilesi: Kronik İstikrarsızlık. Efil Journal of Economic Research, 7(4), 31-49.
İsmihan, M. (2012). The Political Economy of Productivity Collapses and Accelerations: The Turkish Experience, 1950-2010. ICE-TEA 2012, İzmir.
İsmihan, M. (2009). The Role of Politics and Instability in Macroeconomic Performance. VDM Verlag Dr. Müller, Saarbrücken.
Öniş, Z. ve Şenses, F. (2007). Global dynamics, domestic coalitions and a reactive state: Major policy shifts in post-war Turkish economic development. METU Studies in Development, 34(2), 251-286.
Notlar
-
Bu yazıda detaylı olarak incelenecek olan alt-dönemlerin belirlenmesi Türkiye’nin yaşadığı siyasi ve temel yapısal dönüşümler dikkate alınarak belirlenmiştir. Bazı alt-dönemlerin kapsadığı yılları değiştirmek çalışmanın niteliksel ve temel sonuçları üzerinde önemli bir etki yaratmamaktadır. ↑
-
Öniş ve Şenses’e (2007) göre proaktif kalkınmacı devlet, ekonomik politikaları dış baskılarla değil, kendi içsel kapasitesi ve uzun vadeli stratejik hedefleri doğrultusunda önceden planlayan, krizlere karşı edilgen değil, oyun kurucu rol üstlenen devlet modelidir. ↑
-
Daha fazla detay için bir önceki yazımdaki (İsmihan, 2026b) Şekil 6 (Tipik Bir Kronik İstikrarsızlık Sürecinin Görsel Özeti) ve ilgili açıklamalara bakabilirsiniz. ↑
-
Kore Savaşı’nda kendini gösteren Türkiye 1952 yılında NATO üyeliğine kabul edildi. Metin içerisinde iktisadi eklemlenmenin de koşullu yapısına değinilecektir. ↑
-
Bretton Woods Antlaşması ve uluslararası para sistemi ile ilgili bkz.: https://tr.wikipedia.org/wiki/Bretton_Woods_Anla%C5%9Fmas%C4%B1 ↑
-
Thornburg Raporu’nun bu dönemdeki kritik önemi için bkz.: https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-guller/thornburg-raporu-2183664 ↑
-
Bu ilk darbenin siyasi bedelleri ağır ve Türk demokrasisi açısından sancılı olmuştur (1961 yılında başbakan ve iki kabine üyesi idam edildi). ↑
-
Öniş ve Şenses (2007) bu alt dönemi istisnai olarak nitelendirir çünkü dış aktörler (OECD, Dünya Bankası) arka planda kalmış, iç politika, 1961 Anayasası’nın sosyal haklar ve planlı kalkınma vurgusuyla şekillenen bir yurt içi siyasi ittifak (sanayiciler, bürokratik elit, örgütlü emek) tarafından yönlendirilmiştir. Yine de bu dönemde, daha olumlu bir başlangıç yapılmasına rağmen, Güney Kore’de olduğu gibi geleceğe yönelik sanayi hamlelerini bağımsız ve liyakatli bir bürokratik kadroyla yürüten, yerli üreticileri ise dış pazardaki başarılarına göre ödüllendirerek denetleyen bir yapı oluşturulamadı ve sanayileşme süreci bazı mallar (özellikle otomobil ve dayanıklı tüketim malları) açısından, montajcı sanayileşmenin ötesine geçemedi. ↑
-
Daha detaylı bilgi için bkz. İsmihan (2009). ↑
-
Türkiye’de 1960’lı yılların sonunda ve 1970’li yılların içerisinde yurt dışındaki Türk işçilerin (gurbetçilerin) dövizlerini Türkiye’ye çekebilmek için kur korumalı mevduat sistemi temeline dayanan Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM) uygulaması kullanılmıştır. Bu uygulama, özellikle 1970’li yıllarda, Hazineye çok büyük bir mali yük bindirmesi ve para arzını aşırı artırması (para basılması) nedeniyle, enflasyon artışını hızlandıran ek bir faktör olmuş ve etkileri sonraki dönemlerde de hissedilmiştir. 1970’li (ve 1980’li) yıllarda makroekonomik istikrarsızlığın seyrinin detaylı analizi için bkz.: İsmihan (2009, 2024). ↑
-
Uygulanan ithal ikameci ve içe dönük modeldeki temel sorun sürekli döviz darboğazına girilmesiydi (fabrikalar için gereken çoğu girdi ve makineler ithal ediliyordu ancak zayıf ihracat yüzünden ülke yeterli döviz bulamayıp dışarıdan borçlanmak zorunda kalıyordu). 1970’lerin ortasından sonra bozulan siyasi ortam, uygulanan dış ambargolar, azalan işçi dövizleri, aşırı bozulan mali dengesizlikler, yükselen enflasyon oranı ve döviz rezervlerinin tükenmesi; temel ihtiyaç maddelerine erişilememesi (karaborsa oluşumuna) ve dış borçların ödenememesi gibi kritik iktisadi sonuçlara yol açmış ve bu on yılın sonunda yaşanan derin krizle uygulanan modelin sonu kaçınılmaz olmuştur. ↑
-
Washington Uzlaşısı, borç krizindeki gelişmekte olan ülkelere Washington’da bulunan ABD hazinesi, IMF ve Dünya Bankası tarafından küresel ekonomiye uyum sağlamaları için dayatılan bir ekonomik reçetedir. Bu reçete; serbest piyasa ekonomisine geçiş, dış ticaretin liberalleşmesi, özelleştirme ve yabancı sermayenin önünün açılması gibi radikal serbestleşme adımlarının yanı sıra devlet harcamalarının kapsamı ve seviyesinin kısılması gibi önerileri içermekteydi. ↑
-
Daha detaylı bilgi için bkz. İsmihan (2009). ↑
-
Proaktif kalkınmacı devlet; Güney Kore örneğinde olduğu gibi, uzun vadeli bir sanayi stratejisini özerk ve yetkin bir bürokrasi eliyle uygulayan, özel sektörü ihracat performansına bağlı teşviklerle disipline eden, iç ittifakları büyüme hedefine tabi kılan bir devlet olarak da tanımlanabilir (Bkz. Öniş ve Şenses, 2007). ↑
Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.

