Cumhuriyete kim sahip çıkacak? Neyi neden seçtiğini anlamlandırabilecek olan ve mümkün şeylerin ve arzu edilir şeylerin neler olduklarını bilecek olan “erdemli” vatandaşlar. O halde, o “erdemli” vatandaşları nerede ve nasıl yetiştireceğiz?
Bu makale, Türkiye’de beşerî sermaye birikimi hakkında bazı saptamalar yapan bir yazı dizisinin altıncı ve son bölümü. Bu son bölümde, “Türkiye nereye gidiyor?” sorusuna beşerî sermaye birikimi açısından bakıyor ve Türkiye için bir kalkınmacı devlet umudu olup olmadığını sorguluyorum.
Diğer “Chicago” Okulu ve Birleşik Büyüme Kuramı
İktisadî tarih, özellikle Küresel Finansal Kriz ve sonrasında yaşananlar ile, piyasaların en azından uzun dönemde etkin olacağını ve dalgalanmalarla mücadele etmede devletin rolünün (çok) sınırlı kaldığını savunan eski kuşak Chicago Okulu’ndan iktisatçıları ve onlar ile benzer biçimde düşünen “tatlı su” makroiktisatçılarını büyük ölçüde haksız çıkardı. Piyasa başarısızlıklarının kolayca gözardı edilemez olduğu ve efektif talep yeterince daraldığında birilerinin bir biçimde müdahale etmek zorunda kalacağı bir kez daha anlaşıldı. İçinde bulunduğumuz makroiktisat çağını, çeşitli türlerde (ana akım ve heterodoks) Keynesçiliklerin yeniden güç kazandığı bir çağ olarak betimlemek yanlış olmaz.
Ancak bir de diğer “Chicago” okulu var. Buna aslında, daha baştan, bir “Beşerî Sermaye Okulu” bile diyebiliriz. 1960’lardan itibaren, Becker, Schultz ve Mincer’in çalışmalarıyla şekillenen bu okul, kalkınma ve eşitsizlik gibi derin sorunsalların anlaşılmasında bilgi, beceri, deneyim ve eğitime odaklandı. 1970’lerde Ben-Porath ve Rosen, sonrasında da mikro çalışmalarıyla Heckman ve makro çalışmalarıyla Lucas, bu diğer Chicago okulunu olgunlaştırdı. Bu olgunlaşma, çok sayıda ana akım büyüme ve kalkınma iktisatçısını da beşerî sermaye konusunda düşünmeye ve çalışmaya sevk etti. Bugün, ulusların zenginliğini ve yoksulluğunu anlamaya çalışırken, teknolojik ilerleme ile birlikte en çok üzerinde durduğumuz şeyler, beşerî sermayenin nasıl biriktiği ve bazı ulusların beşerî sermaye açıklarını neden kapatamadıkları. Beşerî sermaye birikimi ve bu birikim sürecinin tarihsel (uzun dönem) doğurganlık düşüşü ile etkileşimi, Galor’un karşılaştırmalı kalkınma literatürüne kısmen yön veren Birleşik Büyüme Kuramının (Unified Growth Theory) da en önemli bileşenleri.
Birleşik Büyüme Kuramı, tüm insanlık tarihini, üç büyük rejime ayırıyor ve rejimler arasındaki içsel geçişlere odaklanıyor. Buna göre, avcı-toplayıcı toplumlar ile tarım toplumlarının neredeyse bütün tarihlerini, Malthus(-Ricardo) modelindekine benzer biçimde, kaynaklar üzerindeki demografik baskı ile anlıyoruz. Ancak bu tam olarak bir Malthus tuzağı değil, çünkü verimlilik ve nüfus çok uzun dönemde çok yavaşça da olsa genişleyebiliyor. Toplum, feodalizmin yeterince geç bir aşamasında (veya, geriden gelen ülke örneklerinde, sanayileşmenin yeterince erken bir aşamasında) ikinci rejim olan Malthus-sonrası rejime geçiyor. İnsanlar hâlâ çok yoksul olsalar da, çok katı bir geçimlik düzey kısıtından kurtulmuş durumdalar. Bu, nüfus ve verimlilik arasındaki olumlu Boserup-Kremer etkileşimini hızlandırarak piyasaların genişlemesine ve başka proto-kapitalist diyebileceğimiz biçimlerin gelişimine izin veriyor. İşte, bu büyümenin yeterince ileri bir aşamasında, bir optimal seçim olarak beşerî sermaye birikimi başlıyor ve toplum modern büyüme rejimine giriyor. Eğitime artık sadece saraylılar ve soylular değil, geniş halk kitleleri de katılıyor. Çocukları ve kendileri için en iyi eğitim (ve sağlık) fırsatlarını değerlendirmek isteyen insanların, daha uzun süre okulda kalması, daha geç evlenmesi ve―en önemlisi―daha az çocuk dünyaya getirmesi, işte bu beşerî sermaye birikimi ile ilgili.
Bu işlerin (de) klasik örneği İngiltere. Güncel literatürdeki çeşitli tartışmalara rağmen, İngiltere’nin kabaca 1870’ler ile birlikte (en geç 20. asrın başında) modern büyüme rejimine geçtiğini biliyoruz. Veya, kuramın perspektifinden bakınca, kamusal eğitim reformu (ilköğretim okullarının yaygınlaşması) ve tarihsel doğurganlık düşüşünün başlamasını en anlamlı biçimde böyle yorumluyoruz.
Türkiye’nin Geride Kalmışlığı
Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde, Türkiye’nin, beşerî sermayesinin niceliği ve niteliği bakımından yapısal açıkları olan bir ülke olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Bu açıkların bölgesel eşitsizlikler ile birlikte kalıcılık arz ettiğini ve eğitime ayrılan kamusal kaynakların payının, bazı ülkelerinki ile karşılaştırıldığında, çarpıcı biçimde geride kaldığını gördük.
Bu geride kalmışlığa birleşik büyüme perspektifinden bakabilir miyiz? Yıllar önce, danışmanlığını yaptığım ilk yüksek lisans tezinde, Başıhoş (2016) Türkiye’nin uzun-dönem nüfus, doğurganlık ve kişi başına reel gelir verilerini inceleyerek, Türkiye’de modern büyüme sürecine geçişin en erken 1950’lerde olduğunu ve bir önceki Malthus-sonrası rejime geçişin de 1870’lerde başladığını ortaya koymuştu. Bu bulgular, modern büyüme rejimine geçiş bakımından, İngiltere’yi yaklaşık 80 yıl geriden takip ettiğimizi imâ ediyor. Ancak modern büyüme rejimine geçmiş olmak, o rejimde yeterince hızlı bir büyüme veya yeterince başarılı bir kalkınma deneyimi yaşadığımız anlamına gelmiyor tabii ki. Türkiye’nin uzun dönem kişi başına reel gelir büyümesi bakımından yıllık %2 ilâ %3 arasında bir istikrarlı durumu sürdürebilmesi ve doğurganlığın çok düşük düzeylere kadar gerilemiş olması, modern büyüme rejiminin ileri bir aşamasında olmamızı garanti etmiyor. Bugünkü Türkiye’de, büyümenin meyvelerini göreli olarak yüksek bir eşitsizlik ile paylaşıyoruz ve çok düşük doğurganlığa ulaşmış olmanın ödüllerini (örneğin beşerî sermaye açıklarını kapatabilmiş olma ödülünü) elde edememiş durumdayız.
Niceliği ve niteliği düşük beşerî sermayemize uygun olan bir teknoloji açığımız var. Çünkü firmaların teknolojisi ile insanların beşerî sermayesi, birbirleri için dinamik olarak tamamlayıcı olan kaynaklar. Bu kaynaklar için yapılacak uzun vadeli stratejik yatırımları, bu yatırımların yüksek olduğu “iyi denge” için koordine edemediğimiz ortada (Attar, 2025a). Bilimde, sanayide, ihracatta ve diğer etkinlik alanlarında ulaştığımız sonuçların da, içinde olduğumuz “kötü denge” ile uyumsuz olmadığı görülüyor. Sonuçta, demokrasimizin uzun dönem evrimi ile şimdi içinde olduğu durum da, bir tür “kötü denge”de takılı kaldığımızı göstermiyor mu? Neredeyse bütün politik aktivizm deneyimini Instagram’da veya Facebook’ta günü geldiğinde dokunaklı paylaşımlar yapma eylemine indirgemiş bir toplumdan daha fazlasını beklememek gerekir belki de. “Lanet olsun birleşik büyüme kuramınıza da, modern büyüme rejiminize de!” diyesi geliyor insanın.
Mümkün Şeyler, Arzu Edilir Şeyler ve Politik İktisat
Bir genel denge iktisatçısı olduğum için, birileri yeni bir şey ortaya attığında, bu yeni şeyin mümkün (feasible) olup olmadığını ve arzu edilir (desirable) olup olmadığını sorguluyorum―bir tür meslekî deformasyon. Mümkün ve arzu edilir derken de, şeylerin toplumsal olarak mümkün ve toplumsal olarak arzu edilir olup olmadığını kast ediyorum. Servet vergisi, çalışma saatlerinin kısaltılması, asgarî ücret artışı, “degrowth” veya bölgesel kalkınma ajansları açılması gibi şeylerden bahsediyorum.
Bir şeyin toplumsal olarak mümkün olması veya olmaması, kaynaklarımızın bütüncül olarak kısıtlı olup olmadığı ile ilgili. Elbette, bir şeyin mümkün olması demek, gerçekleşmesi beklenecek bir şey olması demek değil.
Bir şeyin toplumsal olarak arzu edilir olup olmadığını anlamak için ise, çeşitli ilgili alternatifleri toplumun refahı için sıralamamıza izin verecek bir tercih ilişkisine ihtiyacımız var. Yani, bir şey, toplumdaki bazı bireyler, gruplar veya koalisyonlar için arzu edilir olmayabilir. Ancak bizim toplumsal tercihlerimiz bu şeyi başka alternatifler arasında yine de arzu edilir bir şey olarak sıralayabilir.
Şimdi, Türkiye’nin nereye gidiyor olduğu gibi çetrefil bir soruyu, genel denge kuramının bu göz alıcı soyutlaması altında yararlı bir biçimde ele alabilir miyiz? Türkiye’nin kalkınması mümkün bir şey midir? Türkiye’nin kalkınması arzu edilir bir şey midir?
Bir kalkınma iktisatçısı olarak iki soruya da olumlu yanıt veriyorum. Evet; Türkiye’nin kalkınması mümkün bir şey. Türkiye’nin kalkınmasını finanse edecek yeterli bütüncül kaynağı var. Üstelik, Türkiye’nin kalkınmanın finansmanı için yeni kaynaklar yaratabilecek gücünün olmadığını iddia etmek de zor. Türkiye gerçekten de çok büyük bir ekonomi.
Ve evet; Türkiye’nin kalkınması arzu edilir bir şey. Bazı kaybedenler olabilir ve bazı bireyler, gruplar ve koalisyonlar daha büyük bedeller ödemek zorunda kalabilirler, ancak gerçek bir kalkınma başarısı yakalamak Türkiye’de toplumun bütünü için iyidir. Bu nedenle de arzu edilir bir şeydir.
O halde mesele ne? Meseleleri mesele etmemeyi mi öğrenelim? Mesele, mümkün ve arzu edilir bir şeyin, uzun dönemde, bir denge durumu olarak kendiliğinden ortaya çıkamıyor oluşu. Genel denge iktisatçılığının naif bir türü, mümkün ve arzu edilir şeylerin neden mümkün ve arzu edilir olduklarını matematiksel ve nümerik olarak kanıtlayıp, sonra da bu mümkün ve arzu edilir şeyleri hayata geçirecek olan sorumlu, hesap verebilir ve iyiliksever (benevolent) politika yapıcılar olabileceğini, belki “birinci en iyi” ve “ikinci en iyi” durumlara ulaşılmasını engelleyebilecek çeşitli bilgi kısıtları olduğunu ortaya koyuyor.
Mümkün ve arzu edilir şeyler hakkındaki matematiksel ve nümerik kanıtlara, mutlaka ihtiyacımız olduğunu düşünenlerdenim. Ancak “Türkiye nereye gidiyor?” gibi bir soruyu yanıtlamak isterken ve genel olarak politik iktisat sorunlarına odaklanırken, genel denge iktisatçısının yukarıda betimlediğim naifliği ile bir yere varmamız zor. O sorumlu, hesap verebilir ve iyiliksever politika yapıcılar neredeler? Hayır; daha doğru ve kesinlikle çok daha zor ve belki imkansız olan şey, politika yapıcıların da belirli bir toplumda var olan bireyler olduklarını kabul ederek, bir toplumun mümkün ve arzu edilir şeyleri bir denge durumu olarak ortaya çıkarmasını uzun dönemde tam olarak hangi yapısal faktörlerin engellediğini anlayabilmek. Şekil 1, karşılaştırmalı kalkınma literatüründe özellikle 2000’lerin başından bu yana gittikçe daha güçlü biçimde benimsenen böyle bir tarihsel nedensellik çerçevesini özetliyor. Buna göre, iklimi ve doğal kaynakları da içeren bazı coğrafi nitelikler, çeşitli kültürel bileşenlerin ve çeşitli türde kurumların belirli bir ülkede ortaya çıkmasını, benimsenmesini ve evrimsel olarak istikrarlı bir stratejiymiş gibi kalıcılık arz etmesini açıklayabilir. Ayrıca, kültürel bileşenler ve kurumlar zaman içinde birbirleriyle de etkileşebilir ve kritik dönemeç (critical juncture) dediğimiz savaşlar, devrimler, salgınlar, Joel Mokyr’in makroicat (macro-invention) dediği türde teknolojik yenilikler vb. büyük tarihsel olaylar, kurumların ve kültürün evrimine etki edebilir.
Şekil 1. Kalkınmanın Temel (veya Derin) Nedenleri
Gerçekçi Yapısal Reformlar, Kalkınmacı Hükûmet ve Kalkınmacı Devlet
Demokrasi mümkün ve arzu edilir bir şey. Aydınlanma mümkün ve arzu edilir bir şey. Beşerî sermayedeki nicelik ve nitelik açıklarını kapatmak da, elbette, mümkün ve arzu edilir bir şey. Ancak toplum kendi haline bırakıldığında, bu tür mümkün ve arzu edilir şeyler, kendiliklerinden, birer denge durumu olarak ortaya çıkmıyorlar.
Eğitim burada gerçekten de ilginç bir rol oynuyor olabilir (Attar, 2025b). Türkiye’deki ortalama vatandaşın beşerî sermaye niceliğinin “liseden terk” olduğunu her sabah tahtaya yazmak gerek. Üstelik, demokrasi ideali, “öyle veya böyle bir seçim yapılması” gibi en düşük diyebileceğimiz bir düzeye gerilemiş durumda. Yoksulluğu, dindar-laik ve geleneksel-modern gibi toplumsal yarılmaları ve Batı-Doğu arasında kalmış bir uygarlık olmanın kafa karışıklıklarını da ekleyince, Türkiye’de toplumun, fiziksel güvenlik ve ekonomik güvence gibi materyalist değerlerin ötesine geçerek, Ronald Inglehart ve Christian Welzel’in deyimleriyle, post-materyalist, seküler veya özgürleştirici (emancipative) değerleri kalıcı ve kitlesel biçimde benimseyeceği bir politik kültür inşa edeceğini iddia etmek kolay değil. Böyle bir politik kültürü ve onunla uyumlu, onu tamamlayıcı olan kurumları inşa edemedikçe, mümkün ve arzu edilir şeyleri hayata geçirecek olan sorumlu, hesap verebilir ve iyiliksever politika yapıcılardan mahrum kalmış, yarı cahil ve yarı aç bir toplum olmaya devam ediyoruz.
Türkiye’nin bu tuzaktan çıkışının nasıl olabileceğini kestirmek çok zor. Nasıl bir kritik dönemeç, ne zaman, hangi bedeller karşılığında, kültürümüzün ve kurumlarımızın evrimine yeni bir yön, yeni bir ufuk, yeni bir umut tayin edecek? “Million dollar question!”
2023 seçimlerinden birkaç ay önce, bir grup akademisyen, politikacı, gazeteci ve entelektüel ile birlikte, belirli bir parti veya hareket ile doğrudan ilgisi olmayan ancak katılımcıların önemli bir kısmının veya hepsinin muhalif olarak değerlendirilebileceği bir çalıştaya katılmıştım. Kılıçdaroğlu’nun örneklem büyüklüğü tartışmalı olan bazı anketlerde öne çıktığı, Altılı Masa’nın ekonomi programının kaleme alınmakta olduğu günlerdi. Orada yaptığım sunumda, Türkiye’nin geleceği için, sadece gerçek yapısal reformlara değil, gerçekçi yapısal reformlara ihtiyacımız olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Yapısal reformun gerçekçiliğini tartışmaya açarken, mümkün ve arzu edilir şeyler için, 2023 seçimleri ile iş başına gelebilecek olan yeni bir hükûmetin yüzleşebileceği organizasyon ve yürürlük sorunları ile bilgi eksikliği ve düzensizliğine vurgu yapıyordum. Ancak en büyük sorular, bu kurgusal yeni hükûmetin niyetlerinin neler olacağı ve yapısal reformlar için topluma nasıl bir taahhüt mekanizması sunacağı idi. Çünkü mümkün ve arzu edilir şeyleri ortaya çıkaracak olan gerçek yapısal reformların, riskli, pahalı, geri dönüşleri ancak uzun veya çok uzun dönemde elde edilebilecek olan ve bazı kesimleri kısa vadede refah kayıpları ile yüzleşmek zorunda bırakabilecek reformlar olduğunu biliyoruz. O halde, vatandaşlar olarak, hükûmet değiştiğinde, yürütme üzerinde yeterince güçlü bir denge ve denetim sağlayabilecek miydik? Ya da, basitçe, bir devlet reformuna mı ihtiyacımız vardı?
Muhalifler 2023’te kaybetti, ancak aynı sorunlar bugün de ortada. Hatta, Türkiye’nin içinde olduğu tuzağın 2023’ten bugüne derinleştiği iddia edilebilir. Mücadele de öyle veya böyle devam edecek. İktisatçılar veya akademisyenler olarak değil, ancak sorumlu vatandaşlar olarak, kalkınmacı bir hükûmeti öyle veya böyle iş başına geçirmek için çabalamak, o hükûmet üzerinde toplumsal bir baskı yaratabilmek ve o baskıyı sürdürmek, yasama, yürütme ve yargı kurumlarının başına geçirdiğimiz kişilere, devletin vekil (agent) vatandaşın ise asil (principal) olduğunu göstermek ve bu tür basit vatandaşlık bilgilerini toplumun her kesimine yaymak zorundayız. Çünkü orijinal The Matrix filminde anlatılan distopya bir biçimde gerçek oldu: Orada, Matrix’teki sanal yaşam karşılığında bedenlerimizin yarattığı enerjiyi veriyorduk sisteme ve çoğumuz bunun farkında bile değildi. Şimdi, tüm dünyada, akıllı telefonlarımızdaki sanal bir yaşamı sürdürmek için (yani o telefonu ve kullandığımız gigabyte’ları satın almak için), kan, ter ve gözyaşı döktüğümüz bir modern köleliğin içindeyiz. O halde, insanlara “Hey, uyanın be!” demek, bunun için en azından kararlı bir biçimde uğraş vermek gerek; özellikle de politik kültürün, ortalamada, post-materyalist, seküler ve özgürleştirici değerler ile biçimlenmediği Türkiye gibi bir ülkede. Bu vatandaşlık ödevi için gücümüz el verdiğince katılımcı olmak, kalkınmacı bir hükûmete iktisatçılar veya akademisyenler olarak verebileceğimiz teknokratik ve bürokratik desteklerden daha önemli olabilir.
En yakındaki genel seçim ve Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra iş başına gelebilecek olan yeni bir kalkınmacı hükûmetin, kısa dönem makro istikrarı sağlayabildikten sonra uzun dönem reformları düşünmesini hayal edeceğiz. Türkiye’nin AKP’nin altın çağı olarak da adlandırılan dönemde kaçırdığı fırsat tam olarak böyle bir şeydi. Yeniden o kısa dönem makro istikrar sağlanabilirse, belki, Türkiye’nin gerçek anlamda kalkınmacı bir devlet olması gibi umut verici bir süreç de başlayabilir. Elbette, böyle bir iyimserliğin bir iktisatçıya pek yakışmadığı açık. Sonuçta, hiçbir maç oynanmadan kazanılmıyor. Gelecekteki hiçbir seçim de kaybedilmiş veya kazanılmış değil.
“Evren ne kadar karanlık olursa olsun, biz kendi ışığımızı saçmalıyız.”
Türkiye nereye gidiyor? Türkiye bizim götürdüğümüz yere gidiyor.
“Liseden terk” ortalama vatandaşın götürebileceği yer neresi ise oraya gidiyor yani. İleride “üniversiteden terk” olacak olsa bile, fiziksel güvenlik ve ekonomik güvence gibi materyalist değerlerin ötesine geçemeyebilecek olan bir ortalama vatandaşın kültürüne göre yol alıyor. O ortalama vatandaşın tercihlerine, seçimlerine, beklentilerine, arzularına, korkularına ve duygularına göre gidiyoruz. O ortalama vatandaşın nobranlıklarına, yolsuzluklarına, hayvanî dürtülerini kontrol etmek zorunda olmadığı her anda etrafındakilere yaşattığı çeşitli türde şiddet eylemlerine uygun olan bir yolda ilerliyoruz. Ve üzüm üzüme baka baka kararıyor, tıpkı Akçomak’ın (2018) Ahlaksız Büyüme kitabında anlattığı gibi.
Toplum olarak yüzleşmek zorunda kaldığımız kısıtlarımızın ve bu kısıtları sürekli olarak yeniden besleyen mekanizmaların, kolaylıkla bilinebileceğini, çözümlenebileceğini veya anlaşılabileceğini iddia etmiyorum. Ancak Stanley Kubrick’in de dediği gibi, “Evren ne kadar karanlık olursa olsun, biz kendi ışığımızı saçmalıyız.” Bilinemez, çözümlenemez veya anlaşılamaz görünen şeyleri birazcık bile olsa aydınlatmalıyız; gerekirse küçük adımlarla, ancak o küçük adımların birbirleri için tamamlayıcı olduğu bir ilerleme vizyonuyla.
Şimdi, bu yazı dizisini sonlandırırken, burada bahsettiğim türde toplumsal kısıtları besleyen ve bu kısıtlar nedeniyle yok edemediğimiz politik kültür sorunlarımızın, beşerî sermaye açıklarımız ile merkezî bir biçimde ilgili olduğunu iddia ediyorum. Demokrasiyi boş verin bir an için, bir cumhuriyeti ayakta tutabilecek olan şey, neyi neden seçtiğini anlamlandırabilecek ve mümkün şeylerin ve arzu edilir şeylerin neler olduklarını bilecek olan erdemli vatandaşlar değil mi? O halde, o erdemli vatandaşları nerede ve nasıl yetiştireceğiz?
Türkiye’nin sorunlarının yavaşça da olsa çözümlenmeye başladığı bir patika, hem beşerî sermayedeki nicelik ve nitelik açıklarının daha hızlı kapandığı, hem de politik kültürün daha iyiye doğru dönüştüğü bir patika olacak. Seçmenlerin “Türkiye’de hükûmet eğitim ve sağlığa neden bu kadar az para harcıyor?” gibi soruları sormaya başladıkları ve politikacının gözünün içine korkmadan bakabildikleri bir Türkiye olur bu. İşte, bu patikaya geçişi desteklemek için, iktisatçılar olarak hangi yapısal reformların mümkün ve arzu edilir olduğunu çalışmamız gerek. Bunun için modeller, programlar, ekonometrik çalışmalar, simülasyonlar, güvenilir bilimsel bilgiyi gerçek etkiler için kamusallaştırdığımız yayınlar, etkinlikler, toplantılar ve daha neler neler yapacağız. Yani, iktisatçılar olarak üstlenmemiz gereken bu ödevin kendisi de, toplumsal olarak mümkün ve arzu edilir bir şey.
Kaynakça
Akçomak, İ. S. (2018). Ahlaksız Büyüme: Türkiye’nin Ekonomik Büyüme Öyküsüne Farklı Bir Bakış. Ankara: Efil Yayınevi.
Attar, M. A. (2025a). Türkiye’de Uzun-Dönem Büyüme ve Yapısal Reformlar. İçinde: Ü. İzmen (Ed.) İkinci Yüzyıla Girerken Türkiye Ekonomisi (pp. 21-58). TÜRKONFED, 2025. https://turkonfed.org/yayinlar/raporlar/4426-ikinci-yuzyila-girerken-turkiye-ekonomisi
Attar, M. A. (2025b). Türkiye’de Eğitim ve Siyasi Kültür: Birey Düzeyinde Ekonometrik Bulgular. Eğitim Bilim Toplum, 23(89), 69-92. https://dergipark.org.tr/tr/pub/ebt/article/1629981
Başıhoş, S. (2016). The Unified Growth Experience of the Turkish Economy. Hacettepe University, Unpublished Master’s Thesis.
Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.

