Geçtiğimiz günlerde hayata gözlerini yuman mikrotarihin büyük ustasının iz, ipucu ve tekil vaka üzerinden kurduğu yöntem, iktisat ve iktisat tarihi için farklı ölçekler, kaynak okuma biçimleri ve yorum imkânları sunuyor. Bu yazı, Ginzburg’un iktisatçılar ve iktisat tarihçileri için neden hem ufuk açıcı hem huzursuz edici olduğunu tartışıyor.
Carlo Ginzburg bize tarih yazmayı değil, evren kurmayı, buna cesaret etmeyi öğretti. Bilgisine, muhayyilesine, metodolojisine saygıyla…
17 Haziran 2026 günü seksen yedi yaşında hayata gözlerini yuman Carlo Ginzburg, 1939’da, İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde, faşizm karşıtı bir ailenin çocuğu olarak Torino’da doğdu. Babası Leone Ginzburg, adı Giulio Einaudi ile anılan antifaşist çevrenin kurucu figürlerinden biri olan faşizm karşıtı bir aydındı. Öldürülünceye değin direniş hareketinin önemli adlarından biri olarak kaldı. Annesi ise, İtalyan Komünist Partisi üyesi olan edebiyatçı, tercüman ve yazar Natalia Ginzburg’du. 1943’te Müttefiklerin Sicilya’ya çıkması ve Mussolini’nin devrilmesinin ardından Leone Ginzburg, Roma’ya geçti; ailesi Abruzzo’da, Pizzoli’de kaldı. Eylül ayında Nazi Almanyası İtalya’yı işgal edince Natalia Ginzburg üç çocuğuyla birlikte Pizzoli’den kaçtı; kendilerini evraklarını kaybetmiş savaş mültecileri olarak tanıtıp bir Alman kamyonuna binerek Roma’ya ulaştılar ve Leone’yle buluşup başkentte saklandılar. Leone, artık Leonida Gianturco takma adını kullanıyordu. 20 Kasım 1943’te, L’Italia Libera gazetesinin yeraltı matbaasında yakalandı; Regina Coeli Hapishanesi’nin Almanların denetimindeki bölümüne götürüldü. Sorgular ve ağır işkencelerden sonra, 5 Şubat 1944’te hayatını kaybettiğinde henüz otuz dört yaşındaydı. Carlo ise, babasız kaldığında beş.
Carlo Ginzburg entelektüel olgunluğunu, İtalyan heretikleri üzerine çalışmalarıyla tanınan ve siyaseten son derece karmaşık bir güzergâhtan geçmiş tarihçi Delio Cantimori’nin yanında kazandı. Cantimori’nin siyasal serüveni faşizme aktif destekle başladı. Ardından bu çizgiden kesin biçimde koptu; Marx’ın metinlerini İtalyancaya çevirecek ve İtalyan Komünist Partisi’ne üye olacak kadar güçlü bir komünizm yönelişi yaşadı. Nihayetinde ise her türlü ideolojik aidiyete mesafeli olduğunu iddia ettiği bir konuma ulaştı. Bu zikzaklı siyasal geçmiş, onun düşünce dünyasında kalıcı bir iz bıraktı. Cantimori, tilmizlerine de aşılayacağı üzere, fikirleri sabit, saf ve kendi kendine yeterli sistemler olarak değil, tarihsel koşullar içinde yer değiştiren, kılık değiştiren, kimi zaman da baskı altında gizlenen oluşumlar olarak görmeye başladı. Heretiklik, Cantimori için yalnızca dinî bir sapma değil, iktidar, inanç, korku ve entelektüel cesaret arasındaki gerilimi görünür kılan bir alandı. Ginzburg’un ondan devraldığı şey, hocasının siyasal konumlanışlarından çok bu bakış oldu: Egemen kültürün içinde değil, kenarında yahut tümüyle dışında duranlara, yenilmişlere, susturulmuşlara ve ancak düşmanca kaynakların içinden konuşabilenlere kulak verme alışkanlığı. Bu miras, Ginzburg’da ideolojik bir çizgi olarak değil, tarihin kıyısında kalmış düşünce biçimlerini ciddiye alan bir yöntem olarak yaşamaya devam etti.
Ginzburg’un ilgi alanları olağanüstü geniş, engebeli bir düşünsel topografyaya yayılır; bu topografya, kolay etiketlerin düzleştirici rahatlığına kolay kolay izin vermez. 16. ve 17. yüzyıllarda Kuzey İtalya’nın Friuli bölgesinde görülen, tarım ürünlerini kötü cadılara karşı korumak için geceleri mistik savaşlara katıldıklarına inanılan benandante’ler üzerine; değirmenci Menocchio ve onun heretik kozmolojisi üzerine; Piero della Francesca’nın ikonografisi üzerine; mitler, mitin morfolojisi ve Cadılar Şabatı üzerine; hukukî hata ve yargıç ile tarihçi arasındaki ilişki üzerine; hayatının geç döneminde de Machiavelli ve Pascal üzerine yazdı. Günümüzde daha çok halk kültürü tarihi üzerine yaptığı çalışmalarıyla hatırlanıyorsa, bunun nedeni yalnızca Peynir ve Kurtlar’ın ününün ve gölgesinin çok uzaklara ulaşmış olmasıdır. Oysa pek çok gözlemcinin altını çizdiği üzere, Ginzburg’un merakı, disiplinin “azizleri” tarafından konulan ve “bekçileri” tarafından korunan sınırlara hiçbir zaman saygı göstermedi.
Velhasıl, Ginzburg, geleneksel tanımların hiçbirine göre bir iktisat tarihçisi değildi. Fiyat serileri derlemedi, modeller kurmadı; mizacı gereği yekûnlerden, soyut modellerden ve ortalamadan kuşku duydu. Yine de Ginzburg’un yönteminin iktisat tarihinin içinde sessizce dolaştığını ve dolaşması gerektiğini söylersek kimseye haksızlık etmiş olmayız. Zira bu disiplin son iki kuşaktır onun daha önce sorduğu soruları bir anlamda yeniden keşfetmektedir.
Bu yazı, bu kapsamda iktisatçıların ve iktisat tarihçilerinin bu büyük tarihçiyi neden okuması gerektiğini anlatma denemesidir.
Bir iktisat okuru neden değirmencilerin tarihçisiyle ilgilensin?
Ginzburg ününü bir veri setine ya da Neolitik Devrim’den bugüne uzanan büyük tarih okumalarından damıtılmış gelecek projeksiyonlarına değil, ölü bir adama borçlu: Friuli’deki Montereale kasabasından, Menocchio diye bilinen değirmenci Domenico Scandella’nın hikâyesine.
Görsel 1: Alberto Magri’nin illüstrasyonu, sapkınlık suçlamasıyla yargılanıp idam edilen Friulili değirmenci Menocchio’yu tasvir etmektedir.
Menocchio, evrenin kaostan, tıpkı peynirin sütten yapılışı gibi biçimlenen bir kitleden ve o kitleden doğan kurtlardan meydana geldiğini[1] savunduğu için, Engizisyon tarafından 1599 yılı dolaylarında yakılarak idam edildi. Ginzburg, Il Formaggio e i Vermi’de (Peynir ve Kurtlar, 1976) Menocchio’nun yargılandığı davadan geriye kalan bir avuç kayıttan yola çıkarak zengin bir zihinsel evren kurdu. Tarihin bir cilvesi olarak bu yıl ellinci yaşına giren kitap, tarihyazımsal bir devrim meydana getirerek mikrotarih adını vereceğimiz alt disiplinin ve yöntemin kurucu metni, hatta anıtı haline geldi. Bir bakıma Menocchio’nun kendisi de bir evren-kurucuydu. İnanç ve inatla yargıçları karşısında dünyanın nasıl var olduğuna dair bir kozmoloji örüyordu. Ginzburg’un yaptığı, o kurulmuş evreni bütün tutarlılık ve tutarsızlıklarıyla yeniden inşa etmekti. Bu yazının sonunda yeniden döneceğimiz gibi, evren kurmak burada hem anlatılanın hem de anlatanın işiydi.
Peki bunun iktisatla ne ilgisi var? İlk bakışta, hemen hemen hiçbir ilgisi yok denebilir. Bu kestirme yargı pek doğru olmasa da doğru kabul edilmesi durumunda dahi şu söylenebilir: İktisatçıların ve iktisat tarihçilerinin onu okuması tam da bu yüzden gerekir. Ana akımı gelişkin kliometriyi, büyüme muhasebesini ve regresyon tablolarını esas alan iktisat tarihi, son yirmi yıldır Ginzburg’un yarım yüzyıl önce sorduğu soruları yeniden keşfediyor desek pek de abartmış olmayız. Tek bir vaka neyi kanıtlayabilir? Ortalama bize neyi gösterir ve bunu yaparken ortalamanın içinde neler kaybolur? Ardında veri setleri bırakmamış insanlar nasıl okunur?
Süt kesiğinin içinden bakmak
Ana akım iktisat tarihçileri, özellikle de niceliksel “yeni iktisat tarihi” çizgisinde çalışanlar, ücret serileri, fiyat endeksleri, antropometrik kayıtlar ve vergi defterleri derler; ardından toplamın zaman içinde nasıl davrandığını sorarlar. Birey burada bir gözlem birimidir; esas olarak ortalamaya yaptığı katkı ölçüsünde değer taşır. Kuşkusuz, bu güçlü bir makinedir. Sanayileşme üzerine reel ücret tartışmalarını, Avrupa ile Asya arasındaki “Büyük Ayrışma” diye anılan uzun dönemli refah ve üretkenlik farkının ölçümünü ve yaşam standartları üzerine yalnızca istatistiğin hükme bağlayabileceği uzun kavgayı bize bu makine verdi. Bu, azımsanacak bir katkı değildir.
Mikrotarih bu düzeneği tersine çalıştırır. Karanlıkta kalmış yahut bırakılmış tek bir hayatı, bir değirmenciyi, bir “cadıyı”, cepheden dönen bir askeri ele alır ve onu bir veri noktası olarak değil, bir anahtar deliği olarak görür. Buradaki kilit kavram ölçektir; ama iktisattaki alışılmış anlamıyla değil. İktisatçı “ölçek” dediğinde çoğu zaman büyüklüğü anlar, mikro ile makro, küçük örneklem ile büyük toplam arasındaki farkı. Mikrotarih içinse ölçek, araştırmanın sabit bir verisi değil, bizzat bir değişkenidir. Gözlem ölçeğini değiştirmek, aynı nesneyi büyütüp küçültmek demek değildir; nesnenin biçimini ve örgütlenişini değiştirmek, hatta yeni bir nesne kurmak demektir. Odak mesafesi değiştiğinde görülen şey aynı manzaranın daha yakından görünümü değil, bambaşka bir manzaradır.
Mart ayında hayatını kaybeden tarihçi Jacques Revel’in bu fikri açıklamak için başvurduğu imge, Michelangelo Antonioni’nin 1966 tarihli Blow-Up filmidir.[2] Bir fotoğrafçı, tanık olduğu bir sahnenin fotoğraflarını büyüttükçe, başlangıçta küçüklüğü yüzünden fark edilmeyen bir ayrıntı onu bambaşka bir yoruma, hatta bambaşka bir hikâyeye götürür. Ölçeği değiştirmek, bir hikâyeden ötekine geçmeyi mümkün kılar. Mikrotarihin yaptığı da budur. Kimi şeyler ancak mikro düzeyde görülebilir, anlam kazanır ve açıklanabilir. Bu yüzden bir değirmenciye yakından bakmak, “küçük bir vakaya” inmek değil, başka türlü görünmez kalacak bir gerçekliği görünür kılan epistemolojik bir stratejidir.
Buradaki varsayım şudur: Tam anlamıyla yeniden kurulmuş istisnaî bir vaka, toplamın görünmez hale getirdiklerini, bu toplamı belirleyen büyük yapılar içindeki çatlakları açığa çıkarabilir. Ginzburg’un Menocchiosu tipik olduğu için değil, konuşabildiği için önemlidir: Kitap okuyan, onları sözlü kültürün içinden geçirerek dönüştüren ve sözlerini kayda geçiren engizisyonculara cevap yetiştiren bir köylüdür. Menocchio aracılığıyla on altıncı yüzyılda halk kültürü ile eğitim görmüşlerin kültürünün nasıl çarpıştığını görürüz; hiçbir fiyat serisinin kaydedemeyeceği bir çarpışmadır bu.
İktisat tarihçisi için buradaki ders, toplamdan ya da ortalamadan vazgeçmek değil, ortalamanın neyi göremediğini fark etmektir. Bir fiyat yahut ücret serisi size Friulili bir değirmencinin ne kazandığını söyleyebilir. Ama onun kitap sahibi olduğunu, kitap ödünç verdiğini, bir han köşesinde kozmoloji tartıştığını ve kendi iktisadî konumunu mayalanma ve çürümeye dayalı bir “çökelek” kozmolojisi üzerinden anladığını söylemez. İktisadî hayat bu anlamın içinde yaşanıyor olsa da seri tam da bu anlamı dışarıda bırakır.
İpuçları, izler ve varsayımsal paradigma
Ginzburg’un iktisatçılar için en taşınabilir fikri mikrotarihin kendisi değil, onun altındaki epistemolojik anlayıştır. Ginzburg, “İpuçları: Kanıtsal Bir Paradigmanın Kökleri”[3] (“Clues: Roots of an Evidential Paradigm”) diye çevrilen 1979 tarihli makalesinde, on dokuzuncu yüzyıl sonunda görünürde birbirinden uzak alanlarda kendine özgü bir bilme biçiminin ortaya çıktığını ileri sürer. Sanat eleştirmeni Giovanni Morelli, ressamları sahtecilerin gözden kaçırdığı kulak memeleri, tırnaklar gibi önemsiz fizikî ayrıntılardan tanır. Sherlock Holmes suçları puro külünden ve çamurdan çözer. Freud dil sürçmelerini ve rüyaları okur. Ginzburg’a göre üçü de “varsayımsal” ama aynı zamanda kanıtsal bir yöntem uygulamaktadır: Küçük, istem dışı, kolayca gözden kaçan işaretlerden gizli bir gerçekliğe ulaşmak.
Bu, tekil verinin yöntemidir. İncelediğiniz olgu doğrudan ölçülemiyorsa, üzerinde deney yapılamıyorsa ve ancak izler halinde kalmışsa başvurmak zorunda olduğunuz yöntem budur. Bu tanım iktisat tarihinin büyük bir bölümüne uyar. Sanayi Devrimi’ni yeniden gerçekleştiremeyiz. Onu fabrika kayıtlarından, gemi manifestolarından, terekelerden, bir aletin aşınma izlerinden, bir kır evinin ölçülerinden çıkarırız. İktisat tarihçisi de teşhis koyan kişi gibi, ipuçlarından nedenlere doğru retrospektif akıl yürütür.
Ginzburg’un eklediği şey hem bir uyarı hem de bir izindir. İzin şudur: İzleri titizlikle okuduğunuz sürece, dolaylı, niteliksel, hatta parçalı kanıtlardan ciddi bilgi kurmak meşrudur. Ama onun aklındaki titizlik kendine özgü bir titizliktir. Ginzburg, varsayımsal paradigmanın gerçekten bilimsel sayılıp sayılamayacağını sorarken en kolay kaçış yolunu, yani bir disiplinin kesinliği inceleme alanını daraltarak satın alabileceği fikrini reddeder. Galileo’dan bu yana doğa bilimleri dünyayı giderek ölçülebilir ve sayılabilir olana indirgedi. Bu tercih büyük başarılar getirdi; ancak aynı tercih beşerî bilimleri sahte bir ikilemin içine sürükledi. Ya önemli sonuçlar veren ama gevşek görünen bir yöntem tercih edilecekti ya da titiz görünen ama önemsiz sonuçlar veren bir yöntem. Ginzburg’un cevabı ikisi de değildir. Bunun yerine, bilinçli bir oksimoronla “esnek titizlik” dediği şeyi savunur. Bu, tekil vakanın benzersiz ve indirgenemez niteliğine uygun bir dikkat disiplinidir. Tam anlamıyla biçimselleştirilemez; kuralları bütünüyle yazıya dökülemez. Ginzburg’un Morelli’den devraldığı “ehil göz” (connoisseurship) fikri, yani uzman gözüne dayalı ayırt etme yetisi yahut eğitimli gözün küçük ayrıntılardan anlam çıkarma becerisi, burada belirleyicidir. Hiç kimse yalnızca bir prosedür uygulayarak sanat eksperi, hekim ya da tarihçi olmaz. Çünkü bazı bilgi biçimleri, ustalıkla edinilmiş bir muhakemeye dayanır ve kurallara bütünüyle indirgenemez. Toplam odaklı iktisadın çoğu zaman dışarıda bıraktığı bilgi de tam olarak budur: Tekil olana ilişkin kesin, ama bir formüle ya da katsayıya sıkıştırılması imkânsız bilgi. Ücret serileri, endeksler ve regresyonlar güçlerini büyük ölçüde bu tekilliği ayıklamalarından alır. Ginzburg’un kanıtsal yöntemi ise dışarıda bırakılan şeyin başından beri bilgi olduğunu hatırlatır.
İktisat tarihçilerinin sessizce ödünç aldığı şeyler
Ginzburg’un adı hiç anılmasa bile, iktisat tarihindeki birkaç dönüşümde onun parmak izleri görülebilir.
Birincisi, tüketim ve maddi kültür tarihidir. Tarihçiler insanların ne kadar kazandığını değil ne satın aldığını, neye sahip olduğunu, ne giydiğini ve neyi attığını sormaya başladıklarında, tereke kayıtlarını, bakkal defterlerini Ginzburg’un dava kayıtlarını okuduğu gibi okumaya başladıklarında, tekil nesnelerin göründüklerinden öte bir anlam taşıdığına ilişkin mikrotarihsel kanaati devraldılar. Hollandalı iktisat tarihçisi Jan de Vries’in “Hamarat Devrim” (Industrious Revolution) kavramsallaştırması, basitleştirerek söyleyecek olursam, hanelerin Sanayi Devrimi’nden önce yeni mallar satın alabilmek için emek düzenlerini değiştirdiği, talebin arzı, yani üretimi tetiklediği fikri, sıradan evlerdeki çaydanlıklar, aynalar, işçilerin cepkenlerindeki saatler üzerine kurulmuş toplam düzeyinde bir argümandır. Bu, Sanayi Devrimi’nin bu kez hanenin içinden, talebe ve dolayısıyla bu değişen tüketim kültürüne odaklanarak yazılmış iktisadî tarihidir.
İkincisi, iktisat tarihinin son birkaç on yılda yaşadığı “kültürel dönüş” ile yeni kurumsal iktisadın kesişiminde görülebilir. Burada doğrudan bir yöntem ortaklığından çok bir yakınsamadan söz etmek daha doğru olur; çünkü bu yaklaşımlar Ginzburg’un tikele bağlılığını paylaşmaz, ama başka bir yoldan benzer bir noktaya varırlar. Avner Greif, Ortaçağ Akdenizi’nin Mağribî tüccarlarını incelerken, ticareti ayakta tutan şeyin yalnızca sözleşmeler ve fiyatlar değil, paylaşılan inançlar, itibar ağları ve topluluğun kendi kendini denetleyen enformel kuralları olduğunu gösterdi. Douglass North da sonraki çalışmalarında kurumların yalnızca resmî kurallardan ibaret olmadığını; bir toplumun zihnindeki enformel kısıtlar, alışkanlıklar ve “paylaşılan zihinsel modeller” tarafından biçimlendiğini vurguladı. Bu çizgideki kültürel iktisat tarihi, iktisadî faili teşviklere mekanik biçimde tepki veren bir hesap makinesi olarak değil, kendi dünyasını belirli inançlar ve beklentiler içinden yorumlayan bir özne olarak görür. Bu, Ginzburg’un Menocchio’da gördüğü şeye, yani kendi toplumsal ve iktisadî konumunu mayalanma ve çürüme kozmolojisi içinde anlamlandıran bir köylüye yakındır. Ancak yöntem farklıdır. Greif, oyun teorisiyle, North ise kurumsal modellerle, yani genelleştirici araçlarla çalışırken, Ginzburg tekil vakanın içinde kalır. Ama vardıkları yer şaşırtıcı ölçüde yakındır: iktisadî davranış anlamın, kültürün ve paylaşılan inançların içine gömülüdür; bunların hiçbiri fiyat serilerine bütünüyle sığmaz.
Üçüncüsü, güçsüzlerin iktisadî fail oluşunun yeniden görünür hale gelmesidir. Ginzburg, tabi konumdaki insanların, madunların seçkin kültürün pasif alıcıları değil, sınırlı da olsa onun etkin yorumcuları olduklarında ısrar etti. Bunu iktisadî terimlere çevirdiğinizde, köylülerin vergiler ve kiralar üzerinde nasıl pazarlık ettiğine, genişleyen piyasa ilişkilerine karşı ahlak ekonomilerine sahip çıkışlarına, köleleştirilmiş insanların nasıl gayriresmî ekonomiler kurduğuna, zanaatkârların piyasa karşısında teamüle dayalı haklarını nasıl savunduğuna bakan bir tarihyazımı elde edersiniz. Piyasa artık insanların başına basitçe gelen bir güç değildir; zayıfların bile strateji geliştirdiği bir pazarlık alanıdır.
Dördüncüsü, istisnaî vakaya kanıt olarak duyulan yeni saygıdır. Ginzburg’un çalışma arkadaşlarının kullandığı “istisnaî normal” ya da “normal istisna” ifadesi, bir anomalinin çoğu zaman kuralı binlerce rutin örnekten daha iyi açığa çıkarabileceği fikrini anlatır. Uymayan belge, var olmaması gereken işlem, defterdeki aykırı kayıt, piyasa fiyatının çok altından ya da üstünden yapılmış bir satış, vergiden kaçırıldığı belli olan veya eksik beyan edilmiş hasat, resmî tarifeye uymayan ücret vb.: Bunlar düzleştirilmesi gereken pürüzler yahut susturulması gereken kulak tırmalayıcı gürültüler değil, yapının baskı altında kendini açık ettiği yerlerdir. Daha doğrusu, böyle olabilirler; en azından böyle bir potansiyel taşırlar. Sakin denge yıllarından ziyade bir finansal krizden öğrenen her iktisatçı, bunu Ginzburg’un kelimeleriyle söylemese de zaten bu fikre aşinadır.
Çözülemeyecek bir anlaşmazlık
Ancak yine de üzerinden atlamak istemediğim bir husus var. Zira Ginzburg’u iktisat tarihinin doğal bir müttefiki gibi sunmak da pek dürüst bir tavır olmayacaktır.
İktisat, genelleştirici bir bilimdir. Yasalar ister; en azından vakalar arasında işleyen, tahmine ve müdahaleye izin veren sağlam düzenlilikler, uzun vadeli örüntüler arar. Mikrotarih ise yapısı gereği genellemelere daha baştan kuşkuyla yaklaşır. Onun temel iddiası, yeterince yakından bakıldığı takdirde pürüzsüz görünen genellemelerin hayatın sürtünmeleri ve olumsallıkları içinde çözüleceğidir (idiyografik). Ginzburg’un Menocchiosu hiç de temsilî değildir. Değeri de zaten burada yatar. Tıpkı bizim için yarattığı sorun gibi… Evrenin peynir olduğunu düşünen değirmencilerden nomotetik bir model kuramazsınız.[4]
Bu, temsilî nitelik sorunudur ve mikrotarihe yöneltilen standart yöntemsel itirazdır. Vaka istisnaiyse, başkaları hakkında ne söylemenize izin verir? Dürüst bir mikrotarihçi, vakanın istatistiksel olarak genellenmediğini, ama bir imkânı ortaya koyduğunu söyler. O imkân da şudur: Belirli bir yapı içinde neyin düşünülebileceğini, yapılabileceğini ve yaşanabileceğini gösterir; tarihsel olarak gerçek olana ilişkin kavrayışımızı genişletir. İktisatçı bu cevabı tatmin edici bulmayabilir, çünkü imkân dediğimiz bu olasılık regresyona konabilecek bir nicelik değildir.
Aslında daha derin bir yöntemsel çatışmadan da bahsedebiliriz. Niceliksel iktisat tarihi gözlemcinin etkisini ayıklamaya, aynı veriyi kullanan herhangi bir araştırmacının yeniden üretebileceği bulgular elde etmeye çalışır. Ginzburg’un kanıtsal yöntemi ise tartışmaya yer bırakmayacak şekilde yorumlayıcıdır: Tarihçinin yargısı, bakışı, hatta sezgisi aracın parçasıdır. Tekrarlanabilirlik konusunda kaygılı bir disiplin için bu bir kusur gibi görünebilir. Ginzburg’a göreyse bu, yaptıklarıyla bir şeyler kasteden, geçmişin hamurunu yoğuran insanlar hakkındaki tarihsel bilginin indirgenemez niteliğidir.
Bu çatışmadan kim galip çıkar? Verimli cevap bir kazanan ilan etmek değildir. İki yöntemin farklı soruları cevapladığını ve her birinin ötekinin en zayıf olduğu yerde güçlü olduğunu kabul etmektir. Toplam, değişimin büyüklüğünü ve yönünü saptar; vaka ise onun dokusunu, hangi biçimlerde deneyimlendiğini ve hangi mekanizmalarla tartışılıp anlamlandırıldığını ortaya koyar. Sadece sayı sayan bir Sanayi Devrimi tarihi boştur; sadece değirmencileri anlatan bir tarih ise anekdota dönüşme riski taşır. Olgun tutum, serinin ne olduğunu, vakanın ise bunun nasıl yaşandığını ve niçin o biçimi aldığını göstermesine izin vermektir.
Defterleri tersinden okumak
Ginzburg’un iktisat tarihçisi için belki de en yararlı alışkanlığı, kaynakları tersinden okumaktaki ısrarıdır. Engizisyon kayıtları bir köylünün kozmolojisini korumak, onu kayıt altına almak için değil, onu mahkûm etmek için üretilmişti. Ginzburg yine de engizisyoncunun şaşkınlığına, boşluklara, tekrarlanmak zorunda kalan sorulara dikkat ederek bu kozmolojiyi oradan çıkardı. Açıkça görüldüğü üzere burada belgenin amacı ile kanıtsal değeri farklı yönlere bakar. Bunu açığa çıkaransa kuşkusuz tarihçinin hüneridir.
İktisadî tarihsel kaynaklar da farklı değildir. Bir vergi defteri toplumu betimlemek için değil, para toplamak için vardır; bir köle defteri insanların hayatlarını kaydetmek için değil, onları üretim aracı olarak değerlemek için tutulur. Safça okunduklarında bu tür kaynaklar muktedirlerin kategorilerini yeniden üretir. Devletin neyi saymak istediğini, sahibin neyi nasıl görmek istediğini anlatır. Ginzburg’un yaptığı gibi tersinden okunduğunda ise bu kaynaklar, düzenlenme amaçlarının tersine, bastırmaya çalıştıkları direnişleri, kaçınma stratejilerini ve insani gerçeklikleri görünür kılabilir. Gizli ticaret, tek seferlik aynî bir ödeme, kenarda kalan bir isim. Bir defteri geçmişe açılan tarafsız bir pencere sanan tarihçi, bu tek yönlülükten ötürü defterin içerdiği bilginin “yarısını” baştan kendisi için görünmez kılar. Onu, güdüleri olan biri tarafından üretilmiş çıkar yüklü bir belge olarak gören tarihçi ise çok daha fazlasını geri kazanır.
Kosmopoietes Ginzburg’dan iktisat ne kazanır?
Öyleyse iktisada odaklanan bir okur kitlesi neden önümüzdeki yaz aylarını peynir, kurtlar ve cadılar tarihçisine ayırsın?
Çünkü Ginzburg iktisat tarihine, onun kendiliğinden üretmediği bir dizi disiplin kazandırır. Ortalamanın zorbalığına karşı bir düzeltme sunar; ortalamanın kimsenin içinde yaşamadığı bir kurgu olduğunu hatırlatır. Alternatif bir epistemoloji, başka bir deyişle bir varsayımsal paradigma sunar. İktisat tarihçilerinin tablolarının güvenli yüzeyinin altında zaten yaptıkları niteliksel, dolaylı, izlere dayalı akıl yürütmeye saygınlık kazandırır. Düşmanca kaleme alınmış kaynakları, dürüst olmak gerekirse elimizdeki kaynakların neredeyse tamamı böyledir, o kaynakların amaçlarının tersine okumak için bir yöntem verir. Ayrıca iktisadî aktörü teşviklerin itkisiyle hareket eden bir bilardo topu olarak değil, kendi dünyasının yorumcusu olarak düşünmenin bir modelini sunar.
Bunların hiçbiri iktisatçıların sayı saymayı bırakmasını gerektirmez. Seri vazgeçilmezdir; Büyük Ayrışma değirmencilerle ölçülmeyecektir. Ama son kuşağın en ilginç iktisat tarihi eserleri, teleskopla mikroskobu aynı anda tutabilen çalışmalar arasından çıkmıştır. Toplam güzergâhı bilen, ama onun içinde bütünüyle yeniden kurulmuş tek bir hayatı da gören ve ikisinin birbirini düzeltmesine izin veren çalışmalar… Bunların hiçbirini Ginzburg yazmadı. Ancak abartmadan söyleyecek olursak, bir kosmopoietes, yani evren-kurucu olarak Ginzburg bunu düşünülebilir kılan isimlerin başında geliyordu. Bu da neresinden bakarsanız bakın, azımsanmayacak bir mirastır. Ölçülemeyenin önemli olmadığına inanmaya hâlâ yatkın bir disiplin için, yargıçlarına evrenin büyük bir peynir olarak başladığını söyleyen Monterealeli değirmenci yararlı ve huzursuz edici bir öğretmen olmayı sürdürüyor.
Tıpkı onu sonuna kadar dinlemeyi bilen tarihçi gibi…
Kaynakça
Schutte, Anne Jacobson. “Carlo Ginzburg”. The Journal of Modern History 48, sy. 2 (1976): 296-315.
Ginzburg, Carlo. The Cheese and the Worms: The Cosmos of a Sixteenth-Century Miller. Çeviren John Tedeschi ve Anne C. Tedeschi. Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1980.
_______. “Clues: Roots of an Evidential Paradigm.” İçinde Myths, Emblems, Clues. Çeviren John Tedeschi ve Anne C. Tedeschi, 96–125. Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1989.
Revel, Jacques. “Micro-analyse et construction du social”. İçinde Jeux d’échelles : la micro-analyse à l’expérience, editör Jacques Revel. 15-36. Paris: Gallimard, 1996.
Windelband, Wilhelm. “Rectorial Address, Strasbourg, 1894”. History and Theory 19, sy. 2 (1980): 169-85. https://doi.org/10.2307/2504798.
Notlar
-
“Ben dedim ki, benim düşünceme ve inancıma göre her şey kaostu; yani toprak, hava, su ve ateş birbirine karışmıştı. Bu karışım zamanla bir kütle oluşturdu; tıpkı sütte peynirin oluşması gibi. Sonra o kütlenin içinde kurtlar oluştu ve onlar meleklerdi. En Kutsal Haşmetmeap bunların Tanrı ve melekler olmasını buyurdu. Meleklerin arasında Tanrı da vardı; o da aynı anda o kütleden yaratılmıştı. Sonra efendi kılındı ve dört kumandanı vardı: Lucifer, Mihail, Cebrail ve Rafael.” Carlo Ginzburg, The Cheese and the Worms: The Cosmos of a Sixteenth-Century Miller, çev. John Tedeschi ve Anne C. Tedeschi (Johns Hopkins University Press, 1980), 5-6. ↑
-
Jacques Revel, “Micro-analyse et construction du social”, içinde Jeux d’échelles: la micro-analyse à l’expérience, ed. Jacques Revel (Gallimard, 1996), 36. ↑
-
Carlo Ginzburg, “Clues: Roots of an Evidential Paradigm,” içinde Myths, Emblems, Clues, çev. John Tedeschi and Anne C. Tedeschi (Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1989), 96–125. ↑
-
İdiyografik ve nomotetik ayrımı Yeni-Kantçı filozof Wilhelm Windelband’a dayanır. Windelband, rektörü olduğu Strazburg Üniversitesi’nin 1894 yılındaki akademik açılış merasiminde yaptığı “Geschichte und Naturwissenschaft” başlıklı konuşmasında yasa koyan (nomotetik; Yunanca nomos, yasa) bilimler ile tekil olanı betimleyen (idiyografik; Yunanca idios, kendine özgü) bilimler arasında, bilgi-kurma yöntemlerine vurgu yapmak üzere bir ayrıma gider. Nomotetik yaklaşım vakalar arasında tekrarlanan düzenlilikleri ve genel yasaları arar; idiyografik yaklaşım ise, olayın bir defaya mahsus, indirgenemez tekilliğine odaklanır. İktisat ilk gelenekte, mikrotarih ise büyük ölçüde ikincisinde yer alır. Wilhelm Windelband, “Rectorial Address, Strasbourg, 1894”, History and Theory 19, sy. 2 (1980): 175-77. ↑
Yazar bu yazının hazırlanmasında yapay zeka aracı kullanmamıştır.

