Merkez Bankası neden kreşlerle ilgilensin ki? Ne tuhaf bir soru. Ya sorun ekonominin onsuz işleyemez olmasıysa?
21 Mayıs 2026 Perşembe günü Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP’ye ilişkin mutlak butlan kararını açıkladı. Finans medyası döviz kurundaki yükselişi ve Merkez Bankası’nın o perşembe günü yaklaşık 3 milyar dolar sattığını belirtti[1]. Hafta boyunca toplam döviz satışı 7 milyar dolara ulaştı; swap hariç net rezervler 8,5 milyar dolar eriyerek 29 milyar dolara indi[2]. Aynı medya finansal çalkantıyı “güven krizi” olarak çerçeveleyip eriyen rezervleri, kur baskısını ve risk primini tartıştı.
Bu haberler, 19 Mart 2025’te İBB Başkanı İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından yaşanan finansal çalkantıyla bir süreklilik taşıyor. O dönemde de carry trade çıkışlarıyla Merkez Bankası rezervleri bir haftada yaklaşık 25 milyar dolar erimiş, politika faizi yeniden yükseltilmişti. İki politik ve ekonomik kriz dalgası, aynı yapısal niteliklerin farklı zamanlardaki tezahürleriydi.
Tüm gündem bu krizler ve değerlendirmeleriyle dolunca konuya ilişkin bir değerlendirme paylaşmak istedim. Şu sorularla başlayayım: bu krizlerle mücadele eden Merkez Bankası başkanı ya da para piyasası kurulu aktörleri, acaba aldıkları kararların toplumsal, sınıfsal ve cinsiyetçi etkilerini hiç düşünüyor mu? Mesela bakım krizini derinleştirebilecek olası etkileri hesaba katıyorlar mı? Ya Hazine ve Maliye Bakanı? Tasarruf tedbirlerini alırken bakım altyapısında yaratacağı tahribatı hiç düşünüyor mu? Tüm bu soruların yanıtı aynı; hayır, çünkü makroekonomide bu soruları sormayı gerektiren araçlar zaten kullanılmıyor. Standart makro modellerde toplumsal altyapı ve arz zincirindeki o ilk halka modellerin içinde yer almıyor.
Eşitlik Sorusu Nasıl Sistem Sorusuna Dönüşür?
Bu soruları ilk soran ben değilim. Otuz yıl önce, heteredoks yapısalcı makroiktisat alanının öncülerinden Lance Taylor 1995 yılında World Development dergisinde yayımlanan “Makroekonomide Çevresel ve Toplumsal Cinsiyetçi Geri Beslemeler” başlıklı makalesinin giriş bölümünde şunu soruyor:
“Makroekonomi ile uğraşan kişiler -devlet başkanları, merkez bankacıları, maliye bakanları, büyük ölçekli döviz spekülatörleri- feministlerden ve çevrecilerden çok daha fazla güce sahiptir. İkincilerin endişeleri, birincilerin bakış açılarından bakıldığında (ilginç olmaları bir yana) anlamlı mıdır? Değilse, dünyanın şu anda organize olduğu şekliyle, toplumsal cinsiyet ve ekolojik endişeler kapitalist sistem tarafından göz ardı edilmeye devam edecektir.”
Taylor için mesele yalnızca etik bir duyarlılık çağrısı değildir. Asıl soru, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ekonomik performansın sonuçlarından biri mi olduğu, yoksa bizzat ekonomik performansın oluşumunda kurucu bir rol mü oynadığıdır. Hemen ardından, bu sorunun neden salt etik bir tartışma olmadığını da tartışır.
Bu amaçla Taylor, makro yapıyı birbirinden ayrı ama etkileşim halindeki ikili bir sistem olarak kurar. Bir tarafta çıktı, yatırım, tasarruf, kapasite kullanım oranı ve döviz kuru belirleyici faktörler olarak yer alır. Diğer tarafta toplumsal cinsiyet rejimi: kadınların istihdam oranı, bakım yükünün yoğunluğu, emeğin feminizasyonu. İlk sistemin ikincisini etkilediği fikrinin kabul gördüğünü belirtir. Mesela ekonomik krizlerin kadınların yaşam koşullarını daha fazla kötüleştirdiğine yönelik bulgular kimseyi şaşırtmaz.
Taylor’ın özgün katkısı, ilişkinin tek yönlü olmadığını göstermektir. Toplumsal cinsiyet ilişkileri ile makroekonomik değişimler arasındaki bağın karşılıklı olduğunu, yani toplumsal cinsiyetin ekonomik performansı da geri beslediğini savunur. Makro politika yapıcıların gündeminde toplumsal yapıların sınırlı yer bulmasının temel nedeni olarak bu ilişkinin tek yönlü olduğu varsayımını gösterir. Eşitsizlikler makro yapının parçası olarak ele alınmaz; bu nedenle sosyal politika masasına bırakılır, maliye masasına getirilmez. Oysa Taylor’a göre asıl soru şudur: makro dengeyi oluşturan yatırım ve tasarruf fonksiyonları toplumsal cinsiyet ilişkilerinden bağımsız mıdır? Bakım altyapısı çöktüğünde tasarruf davranışı değişir, emek arzı daralır, büyümenin dayandığı zemin sarsılır. Dolayısıyla bakım meselesi denge analizinin dışında değil, içindedir. Toplumsal cinsiyet ilişkileri yatırım ve tasarrufu etkiliyor ve makroekonomik dengeyi şekillendiriyorsa, mesele ulusal hesapların gözden geçirilmesinin çok ötesindedir. Böylelikle feminist savunu, sistemin işleyişiyle ilgili bir mesele haline gelir ve hangi politikaların oluşturulacağını doğrudan belirler.
Taylor, makroekonomik değişkenleri hızları itibariyle iki gruba ayırır. Büyüme oranı, döviz kuru, kapasite kullanımı gibi değişkenler kısa sürede tepki verir; bunlar “hızlı” değişkenlerdir. Bakım kapasitesi, toplumun yeniden üretim gücü ise yıllar içinde yavaşça şekillenir; bunlar “yavaş” stok değişkenleridir. Taylor’ın kuramsal çerçevesi dinamik geri besleme analizine dayanır. Kriz dönemlerinde ekonomik faaliyetler daraldığında kadınların üzerine daha fazla bakım yükü yığılır; bu yük piyasa istihdamını kısıtlar, istihdam azalınca hane geliri düşer, düşen gelir daha fazla bakımı hane içine geri çeker[3]. Döngü kendi kendini besler. Krizlerin bakım altyapısı üzerindeki tahribatı bu nedenle anlık görünmez. Her kriz dalgası yavaş stokları biraz daha aşındırır; aşınma istatistiklere girmez ama birikerek sistemin yeniden üretim kapasitesini zayıflatır. Dışarıdan bir politika müdahalesi olmaksızın sistem kendiliğinden dengeye dönmez.
Taylor’ın en önemli katkılarından biri bu dinamikleri yalnızca kısa dönemli çıktı değişimleri olarak değil, birikim süreçleri üzerinden düşünmesidir. Fiziksel sermaye stokunun yanında bir tür “toplumsal sermaye” kavramı önerir: toplumda mevcut bakım kapasitesi, toplumun yeniden üretim gücü bu sermayenin parçalarıdır. Bu stokların aşınması toplumsal refahı yıpratır; aynı zamanda ekonomik büyümenin dayandığı zemini de zayıflatır. Başka bir deyişle, bakım emeğinin aşınması öncelikle bir eşitlik sorunudur ama aynı zamanda ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğini de tehdit eder. Taylor bunu genel bir metodolojik ilke olarak kurar. Ne makroekonomik değişkenler ne de toplumsal cinsiyet göstergeleri bağlamından kopuk yorumlanamaz. Nasıl döviz kurundaki değer kaybı ihracatı canlandırırken reel ücretleri de aynı anda baskılayabiliyorsa, kadın işgücü katılımının artması da kriz döneminde bir kazanım gibi görünebilir; oysa aynı süreçte hane içi bakım yükü de yoğunlaşıyorsa, istihdam artışı eş zamanlı olarak tükenmeyi de derinleştiriyor demektir.
Krizden Çıkış Süreçleri Nasıl Analiz Edilebilir?
1995 yılında World Development dergisinin aynı özel sayısında yayımlanan ikinci makale, Korkut Ertürk ile Nilüfer Çağatay’ın Taylor’ın kurduğu çerçeveyi Keynesyen büyüme modeline entegre ettiği “Feminizasyondaki Döngüsel ve Seküler Değişimlerin Makroekonomik Sonuçları” başlıklı çalışmadır. Analiz şu temel sorularla başlar: ekonomik kriz dönemlerinde toplumsal altyapıda yaşanan değişimler krizden çıkmaya yardımcı olur mu? Hangi koşullar altında?
Kriz dönemlerinde orta gelirli ülkelerde gözlenen ortak bir örüntü, emeğin feminizasyonudur. Buna göre artan işsizlik ve ücret baskısı sürecinde erkek istihdamı kadın istihdamından daha hızlı düşer. Kadınlar erkeklerin yerine düşük rezerv ücretleri nedeniyle ikame edilir ya da kadın emeği yoğun ihracat sektörlerindeki bileşimsel dönüşümle kadın istihdamı görece korunur. İhracata yönelme, özellikle tekstil, gıda ve elektronik montaj gibi geleneksel ihracat mallarının ağırlıklı olduğu alanlarda feminizasyonu teşvik eder.
Ancak Ertürk ve Çağatay, feminizasyonun tek başına bir toparlanma garantisi olmadığını vurgular. İki karşıt mekanizmanın göreceli gücüne dikkat çekerler. Birincisi, emeğin feminizasyonu, daha düşük emek maliyetleri ve işgücü üzerinde artan sermaye kontrolü aracılığıyla yatırımı uyarır. İkincisi ise hane içi emeğin yoğunlaşmasıyla, hanelerin piyasadan satın aldığı mallar yerine hane içinde üretilen ikamelerle tüketmeye yönelmesidir. Bu da görünürde tasarrufu artırır, yani efektif talebi baskılar.
İki etki ters yönde çalışır. Yazarların modeli, toparlanmanın gerçekleşmesi için feminizasyonun yatırım üzerindeki olumlu etkisinin hane içi emek yoğunlaşmasının talep üzerindeki olumsuz etkisinden güçlü olması gerektiğini gösterir. Bu koşul her ülke ve her kriz için geçerli değildir. Kırsal kesimle kentlerde yaşayan kesimin hane içi üretimi arasındaki bağların hâlâ güçlü olduğu, yani hane içi emeğin daha hızlı yoğunlaştığı koşullarda, talep etkisi yatırım etkisini bastırabilir ve feminizasyon toparlanmayı değil durgunluğun derinleşmesini beraberinde getirir. Bu makalelerin açtığı araştırma gündemini izleyen dönemde cinsiyet eşitsizliklerini gözeten makro modelleme ve makroekonomik dalgalanmalarla toplumsal cinsiyet eşitsizliği ilişkisi üzerine kapsamlı bir literatür gelişmiştir. Stephanie Seguino, Robert A. Blecker, Elissa Braunstein, Özlem Onaran, Cem Oyvat bu literatüre önemli katkılar sağlamıştır[4].
Buradaki kritik nokta, standart makro modellerde bakım yükü artsa bile bunun haneler üzerindeki gerçek maliyetinin çoğu zaman görünmez kalmasıdır. Feminist iktisat bunun bir yanılsama olduğunu söyler. Çünkü ekonomik krizler, enflasyon ya da kemer sıkma politikaları sonucunda ne hanenin refah düzeyi ne de hane içinde refahın dağılımı sabit kalır. Sadece maliyetin hesaplanma biçimi değişir. Hesabın dışında kalan kısım ise çoğu zaman kadınların zamanına ve bedenine yazılır. Görünmez kılınan bu emek hem enflasyon literatüründe hem büyüme modellerinde yoktur. Ders kitaplarında enflasyonun maliyetleri arasında çok iyi bildiğimiz nakit tutma maliyetini azaltmak için bankamatiğe sık gitmeyi ifade eden “deri ayakkabı maliyeti” sayılır. ‘Menü maliyeti’ etiket değiştirmenin faturasını hesaplar. Ama sabah altıda çocuğunu bırakacak yer arayan hemşirenin erken kalktığı saatleri, market market gezerek fiyat karşılaştıran kadının zamanını, kreş ücretini karşılayamayan annenin işten çekilme kararını hiçbir standart model hesaba katmaz. Enflasyonun cinsiyetli maliyetleri, bu başlığın altına bile girmez. Fiyatlar yükseldikçe daha önce piyasadan satın alınan hizmetler eve ikame edilmeye başlar. Çocuk bakımı için ödenen ücret karşılanamaz hale gelir. Hazır gıda yerini ev yemeğine bırakır. Temizlik hizmeti kesilebilir; yük yeniden hane içine döner. Bu aktarım hiçbir bütçe belgesinde, hiçbir enflasyon raporunda görünmez. Ama son derece somut biçimde yaşanır. 19 Mart 2025 krizinin hemen ardından Kadın İşçi platformunda Şemsa Özar ile birlikte kaleme aldığımız “Ekonomi Programı: Sil Baştan” yazısında bu mekanizmayı tartışmıştık[5]. Şimşek programının özünün yurt dışından yüksek faizle borçlanılan dövize bağımlılık olduğunu, bu kurgunun sürdürülebilmesi için ise yurt içinde reel ücretlerin baskılanmasını zorunlu kıldığını aktarmıştık. Uluslararası sermayenin kazancı, emekçilerin yoksullaşmasının bedeliyle mümkündü. Üretilen değer bir gecede yağmalandı. Ama bu yağmanın maliyeti herkese eşit dağılmadı.
SES ve Bir Kreş Talebinden Fazlası
Gündemde bir başka haber daha yer alıyor. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’nın (SES) sağlık emekçileriyle yürüttüğü görüşmeler bir hemşirenin şu cümlesini kayıt altına alıyor: “Bundan 15 yıl önce iş yerinde ücretsiz kreş isteyenler dilekçe yazsınlar dediler. Biz de dilekçe yazdık, verdik. O zamandan bu yana hâlâ kreş açacaklar.”[6] Şehir hastanelerinde açılan kreşlerin ücretsiz değil özel kreş olarak hayata geçtiği, dahası dışarıdaki kreşlerden daha pahalı tutulduğu da belgeleniyor. Elson’ın (1991) vurguladığı gibi, kamu hizmetlerindeki her kesinti politika belgelerine yazılmayan bir varsayımı içerir: ortaya çıkan boşluğun kadınların artan ücretsiz emeğiyle kapatılacağı varsayımı. Bu varsayım hiçbir bütçe belgesinde görünmez, ama her genelgede, her ertelenen kreşte, her “yakında açılacak” vaadinde sessizce çalışır.
Mart 2025 ve Mayıs 2026 krizlerinin örtük bir başka boyutu da bakım altyapısının geleceğiyle ilgilidir. Türkiye’de son yıllarda birçok büyükşehir belediyesi kreşler, çocuk etkinlik merkezleri ve kadın dayanışma merkezleri aracılığıyla bakım hizmetlerini kamusal olarak genişletmeye çalıştı. Ancak Kasım 2024’te Milli Eğitim Bakanlığı tarafından belediyelerin açtığı kreş ve çocuk etkinlik merkezlerine ilişkin gönderilen yazı[7], bu hizmetlerin hukuki statüsünü tartışmaya açtı ve yerel bakım altyapısının geleceğine ilişkin ciddi bir belirsizlik yarattı.
Oysa, her kapanan merkez, piyasadan karşılayacak kaynağı olmayan hanelerde o hizmetin aile içi ücretsiz emeğe devredilmesi anlamına geliyordu. Bu çerçevede sağlık emekçilerinin yıllardır dile getirdiği kreş talebini bir çalışma koşulu talebi olarak okumak eksik kalır. Kreşler çocukların bırakıldığı yerler olmasının ötesinde, bakım yükünün paylaşılmasına zemin hazırlayan ve toplumun yeniden üretim kapasitesini taşıyan temel kamusal altyapılardır. Söz konusu olan yalnızca çocuk bakımının nasıl sağlanacağı değil, toplumun yeniden üretiminin maliyetinin kime yükleneceğidir. O maliyet kamusal altyapı aracılığıyla paylaşılmadığında tek bir adrese; hane içine ve kadınların zamanına yönelir.
Taylor’ın otuz yıl önce sorduğu soruya bu yazı boyunca verilen yanıt şudur: evet, kreş meselesi merkez bankacıları da ilgilendirmeli. Çünkü bakım altyapısı ekonominin üzerinde yükseldiği görünmez zemindir. Bu zemin her kriz dalgasında biraz daha aşınır. Aşınma istatistiklere kolay kolay girmez, politika belgelerine yansımaz. Ama son derece somut biçimde yaşanır. Nöbet sırasında hemşirenin çocukları için güvenli yer arayışında yaşanır, kreş ücretini karşılayamayan kadının emek piyasasından çekilme kararında yaşanır. Her kriz dalgası bakım altyapısını biraz daha aşındırır, her aşınma kadınların zamanına ve emeğine biraz daha fazla yük bindirir. Sonunda yıpranan bireylerin ötesinde, ekonominin yeniden üretim kapasitesidir.
Kaynakça
Elson, D. (1991). Male Bias in the Development Process. Manchester University Press.
Ertürk, K. ve N. Çağatay (1995). Macroeconomic Consequences of Cyclical and Secular Changes in Feminization: An Experiment at Gendered Macromodeling. World Development, 23(11), 1969–1977.
Memiş, E. ve Ş. Özar (2025). Ekonomi Programı: Sil Baştan. Kadın İşçi. https://www.kadinisci.org
Taylor, L. (1995). Environmental and Gender Feedbacks in Macroeconomics. World Development, 23(11), 1953–1961.
Notlar
-
https://tr.investing.com/news/economy-news/mutlak-butlan-karar-sonras-piyasalarda-son-durum-3917174 ↑
-
https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/bankacilar-hesapladi-merkez-bankasi-mutlak-butlan-karari-sonrasi-ne-kadar-doviz-satti-2507223 ↑
-
Krizin bakım emeği üzerine etkileri konusunda ampirik bulgulara yer veren birçok araştırma bulunmaktadır. Türkiye üzerine bir değerlendirme için bkz. Bahce SA, Memiş E (2013) Estimating the impact of 2008–09 economic crisis on work time in Turkey. Feminist Economics 19(3): 181–207 ↑
-
Literatürün makro politikalar ve kalkınma bağlamındaki değerlendirmeleri için bkz. S. Seçil Akın: https://katmanportal.com/toplumsal-cinsiyet-kalkinma-iktisadi-ve-makro-iktisat/” ↑
-
https://www.evrensel.net/haber/5985847/yazi-var-somut-adim-yok ↑
-
https://www.aa.com.tr/tr/egitim/milli-egitim-bakani-tekinden-kres-tartismalarina-iliskin-aciklama/3406231 ↑
