Kapitalizmin Altın Çağ’ında ülkelerin uyguladıkları makroiktisadi politikalar büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Kitabi tanımlamaya göre pek azınınki Keynesyendir. Tüm farklılıklara rağmen yine de Altın Çağ’ı Keynesyen Dönem olarak kabul etmeliyiz.
Geçen yazıda Keynesyen Dönem’in öncelikle olağanüstü ekonomik ve siyasal şartlar sayesinde yaşandığı olgusunu reddeden iki çok bilindik tezi ele almıştık. Birincisi korporatizm teziydi; bu teze göre Keynesyen Dönem, sermayenin zorunlu ödününü, devletin aracılığını ve işçi sınıfının örgütlü ve güçlü olması sayesinde kurulan sermaye-emek-devlet teslisi etrafında oluşturulmuş bir ekonomik düzeni ima etmekteydi. Biz Keynesyen Dönem’in pek de öyle işçi sınıfının zorlaması ve reformist bir devletin aracılığıyla ortaya çıkmadığını gösterdik. İkinci tez ise Keynesyen Dönem politikalarının sıradan, her şeyin normal akışında olduğu bir tarihsel dönemde bile uygulanabileceğini iddia etmekteydi. Ve bu teze göre Aziz John Maynard bile istenildiğinde mezarından geri çağrılabilirdi. Kuşkusuz bu savaş sonrası sosyal demokrasisinin, reformist işçi sendikalarının ve Post-Keynesyenlerin kadim ütopyasıdır. Oysa geçen yazıda Keynesyen Dönem’i olanaklı kılan en asli unsurlardan birinin de savaş ve silahlanma yarışı olduğunu vurgulamıştık. Elbette ki savaş ve silahlanma yeter şart değiller, gerek şartlardan ikisidirler sadece. Diğer bir ifadeyle sadece onların varlığı yetmiyor bir Keynesyen nekromansiye.[1]
Şimdi de geçen yazıda olduğu gibi diğer bir önemli tezi mercek altına alalım.
III. “Keynesyen Dönem” tanımlamasının kendisi belki de hatalıdır. Çünkü tüm ülkeler aynı makroiktisadi programı uygulamadılar. Dahası bazılarının uyguladıkları programların Keynesyenizm ile alakası yoktu.
Bu tez çok uzunca süredir iktisat tarihçileri arasında süren bir tartışmanın konusudur. Kuşkusuz önemli bir tartışmadır. İlk yazıda bahsettiğimiz gibi kapitalizmin, ya da başka bir sosyoekonomik üretim sisteminin tarihini periyodize etmek başlı başına zahmetli bir iştir. Nedenleri o yazıda sıralanmıştı. Periyodize ederken bazı durumda benzer olmayanları benzerler ile, erken gidenleri geç gelenler ile aynı çatının altında toplamak zorunludur. Bu zorunluluğun yaratacağı sorunlar sadece Keynesyen Dönem ile ilgili tartışmalarda ortaya çıkmaz, daha uzun erimli küresel süreçlerin analizinde bile ortaya çıkarlar. Örneğin üretim tarzlarının uzun tarihiyle ilgili tartışmalara bakın. Bugün Avrupalı tarihçiler sadece feodalizmin hangi zaman dilimini kapsadığı üzerinde değil, nereyi ve neyi kapsadığı konusunda bile kökleri çok gerilere giden ve bitmek bilmeyen bir tartışmayı sürdürmekteler. Her yeni olgusal keşif tartışmayı zenginleştirirken aynı zamanda onu başka bir çıkmaz sokağa sokmaktadır. Kısacası tarihsel kavramların neyi, hangi zamanı, hangi şartları kapsadığı konusundaki tartışmalar sosyal bilimlerin sırtlarından atamayacakları ilk günahtır. Ne yazık ki kefareti kolayca ödenemeyecek bir ilk günahtır.
Keynesyen Dönem diye adlandırdığımız döneme has sistemik ekonomik eğilimler ve bunlara eşlik eden makroiktisadi politikalar pek tabi ki zamansal faz farklarıyla ortaya çıkmış, ülkeler düzeyinde ciddi farklılıklar göstermiş olgulardır. Bu farklılıklar sınıfsal güç asimetrileri, gelenekler, kurumlar ve küresel kapitalizme nasıl ve hangi kanaldan eklemlenildiği tarafından belirlenmektedir. Bu dağınıklık ve çeşitlilik yine de “Keynesyen Dönem” adı altında – bazı durumlarda bizi bile ürkütecek genişlikte – bir genelleme yapmamıza engel midir? Değildir. “Keynesyen Dönem” neyi anlatıyor onu bir daha kısaca açıklayarak bu farklılıkların küresel kapitalist birikim rejiminin sistemik bütünlüğüne yönelik toptancı bir adlandırmaya neden halel getirmeyeceğini de belirtelim. “Keynesyen Dönem”, Amerikan kapitalizminin açık ara ekonomik ve siyasal üstünlüğü, diğerlerinin üretim ve ticaret paylarının henüz çok küçük ve dolayısıyla bir aşırı birikim krizini tetiklemeyecek düzeyde olması, savaş dönemi ve sonrasındaki silahlanma yarışında üretilen teknolojilerin yıkılmış ya da ekonomik olarak işlevsizleştirilmiş sermaye stoku yeniden kurulurken emek verimliliğini hızla arttıracak düzeyde kullanılması sayesinde mümkün oldu. Bunlara ek olarak, örgütlü içi sınıfının yüksek reel ücretlerle yükselen bir talep yaratması, yeni bağımsızlaşan ülkelerin (kalkınma planları dahilinde) ve yeniden yapılandırılan gelişmiş kapitalistlerin yatırım malları taleplerinin artışı, ve tüm bunları koordine edecek küresel bir finansal mimari unsurlarının bir araya gelmesi de onu küresel bir birikim rejiminde dönüştürmüştür. Kısacası “Keynesyen Dönem” zaten ulusal ya da yerel düzeye hitap eden bir tanımlama değildir. Ulusal ve yerel düzeydeki farklılıkları kendisine eklemleyerek genel sistemik zorunluluklar çerçevesi içinde ilerleyen bir birikim rejimidir.
Elbette ki ulusal farklılıklar önemlidir. Örneğin bizim derslerde Keynesyen makroiktisat diye anlattığımız ders kitabı tanımlamasına aslında gerçek anlamda uyan az sayıda örnek, 1950 sonraları Britanya ekonomisi, biraz İskandinav ülkeleri ve belirli bir noktaya kadar da Amerikan kapitalizmidir. Çoğunlukla Keynesyen makroiktisat denildiğinde epitome[2] olarak aklımıza gelen de 1950 sonrası Britanya kapitalizminin yönetimidir. Onunla karşılaştırıldığında Batı Almanya’nınkine ya da Japonya’nınkine kitabi anlamda Keynesyen demek zordur.
Farklılıklar önemsiz değildir. Örneğin Fransa’da uygulanan makroiktisadi politikaların Keynesyenizm denilince akla gelen “hidrolik” Keynesyenizmle araçlar ve amaçlar bağlamında hiçbir benzerliği yoktur (Fransa için bkz. Kuisel, 1981 ve Tomlinson, 2006). Fransa’daki daha çok büyüme odaklı ve modernizasyon amaçlı bir ekonomik planlama idi. Keza savaş sonrası Federal Almanya’da uygulanan ekonomi politikaları da, yine Britanya’yı referans alırsak, Keynesyen olmaktan uzaktı. Almanya’da Soğuk Savaş süresince ekonomi politikasına yön veren sağcı “sosyal piyasa ekonomisi” yaklaşımı makro iktisadi politikalar babında kendine has bir özgünlük içeriyordu. Soğuk Savaş’ın ideal sağcı ve Amerikancı politikacı tipolojisinin en iyi örneği olan Konrad Adenauer ve onun ekonomi bakanı Ludwig Erhard’ın “sosyal piyasa ekonomisi” yaklaşımı (ki ana hatları Freiburg okulunun ordoliberal iktisatçıları ve özelde Walther Eucken tarafından çizilmişti) devletin büyük sermaye ile işbirliği içinde ekonomiyi yönettiği, bunu yaparken de yüksek reel ücretleri ve yaygın Bismarckçı bir sosyal güvenlik sistemini garanti altına aldığı çerçeveyi yaratmıştı (bu konuda bkz. Ecihengreen ve Ritschl, 2009). Alman modeli yok edilmiş sermaye stokunu emek verimliliğini en üst düzeye çıkartacak teknolojileri içerecek şekilde yeniden kurmayı ve bu süreç içinde büyük Alman konzernlerini[3] temel örgütlenme aracı olarak kullanmayı içeriyordu. Böylece hem yüksek emek üretkenliğini hem de sermayenin kârlılığını tehdit etmeyecek kadar yüksek bir sosyal ücret düzeyini aynı anda sağlayabilmek mümkün olmuştu. Başka bir ifadeyle Batı Alman kapitalizmi kendi mucizesini yaratırken yüksek rekabet gücü ile sosyal dengeyi aynı anda gözetecek bir sosyal refah sistemini idame etmeyi başarabilmişti. Ve bunu oldukça Alman bir tarzda yapmıştı.
Diğer örneklerde de büyük farklıklar vardı. Örneğin Keynesyenizm Belçika ve İtalya’ya geç gelmiş ve geldiğinde çok etkili olmuştu (Maes, 2008). Sorun geç gelmesiydi. Aslında Belçika ve İtalya da savaşın hemen ertesinde, tıpkı Britanya gibi, ulusal paranın değerini korumak ve ödemeler dengesi sorunlarını önlemek için tutucu para ve maliye politikalarını hayata geçirdiler. Ancak her ikisi de 1950lerin ortasından itibaren Keynesyen ekonomi yönetimine tedrici bir şekilde geçtiler. Ama onların örnekleri de Britanya Keynesyenizmine göre büyük farklılıklar içeriyordu. Japonya’da uygulanan makroiktisadi politikalar da ders kitaplarından bildiğimiz Keynesyen para ya da maliye politikalarına bezemiyorlardı. Japonya savaşın yıktığı sermaye stokunu onarıp, tıpkı Federal Almanya gibi büyük şirketlere, zaibatsulara mali ve parasal destek vererirken, Amerikan tarzı sendikalizmin çatısı altında (malum Amerikan işgali altındaydı) örgütlenen işçi sınıfının reel ücretlerini yükselterek, özü itibariye kısmi bir planlama amacı güden devlet müdahalelerini hayata geçirdi. Bu dönemde bile Japonya’da “hidrolik Keynesyenizm”in esemesi okunmuyordu.[4] Paranın çoğu büyük şirketlere ayağa kalkmaları ve modernize olmaları için akıtılıyordu. Bununla birlikte ücretleri arttırarak, ulusal talebi artan üretim ve üretkenliği karşılayacak seviyeye kadar yükseltmek önemliydi. Amerikan tarzı sendikal örgütlenme Japonya’da pek başarılı olamayacak ve ileride yerini işletme bazlı ve Toyotaizm olarak adlandırılan, işçiyi fiziksel ve moral olarak işletmeye zincirleyen sendikalizme bırakacaktı. Ama başlarda büyük ölçekli yeniden sanayileşme adımına uygun olarak ücret belirleme ve pazarlık mekanizmasının merkezîleşmesi çok işe yarayacaktı. Japon Komünist Partisi’nin ve solun ani yükselişi de işçi sınıfının giderek yükselen refahı ile üstesinden gelinecek bir soruna dönüşecekti. Bu işin havuç tarafıydı, ama süreci perçinlemek için sopa da gerekecekti. Amerikan işgal otoritesinin yardımıyla 1950lerin başlarında başlatılan komünist avı (Japon tarzı McCarthyizm) uygun ortamı yaratacaktı. Japonya’nın ayağa kalkışında Alman tarzı Bismarckçı bir sosyal güvenlik sistemi yoktu, onun yerine yükselen kârlılık ve verimliğin meyvelerini işçi sınıfı ve çalışanlarla bir nebze paylaşan (ama sadece bir nebze) üretkenliğe bağlı bir sosyal refah sitemi vardı. Japonya’da işçiyi sermayeye bağlayan sarsılmaz kalın zincirleri yaratan da bu türden bir üretim merkezli sosyal güvenlik sistemi oldu.
Peki ama azgelişmiş kapitalist ülkeler ve onların ithal ikameci planlı sanayileşme adımları Keynesyenizmin çatısı altında sayılabilir miydi? Bazı yazarlar bu dalgayı “Çevre tarzı Keynesyenizm” olarak adlandırmayı tercih ediyorlar (Bienin, 2016). Elbette bu ülkelerde kat edilecek yol daha uzundu. Bir bölümü (Türkiye’nin de aralarında olduğu bağımsızlığını II. Savaş öncesinde elde etmiş olanlar) devletçi bir ithal ikamesine 1930ların başlarında başlamışlardı. Ancak küresel kapitalist mal ve hizmet piyasaları, sermaye piyasaları dağılmaktaydı ve dış finansman olanakları ihraç emtialarının fiyatları hızla düşerken oldukça kısıtlıydı. Dolaysıyla Bretton Woods sisteminden önce bu ülkeler kalkınma için kaynağı içeride bulmak durumunda kaldılar ve bu durum bir tür sınıfsal kavgaya dönüştü (kalkınmayı kim finanse edecekti?). Savaş sonrasında Keynesyen küresel sistem onlar açısından dış kaynak finansmanı sorununu çözdü. Böylece savaş öncesine göre daha derli toplu, amaçları ve vizyonları daha geniş, daha iddialı ithal ikameci kalkınma deneyimlerini hayata geçirebildiler. Gerçi Türkiye örneğinde olduğu gibi bazı örneklerde bu geçiş yumuşak olmadı, zikzakların yarattığı kaosu göğüslemek zorunda kaldı bazı ülkeler. Ancak özelikle Latin Amerika’nın desarrollistaları[5] için geçiş hem yumuşak hem de kolay oldu.
Bu geçiş çoğu için basit büyüme muhasebesinin ötesinde sosyal ve beşeri hedeflerin öne alındığı bir niteliksel sıçrama arayışına dönüştü. Buna uygun kuramsal gelişmeler de Latin Amerika’yı sadece pratik bir örnek olmaktan çıkardı, onu bir kuramsal üretim merkezi haline getirdi. Önce Raul Prebisch ve onun öncülüğündeki ECLAC[6] Amerikan tarzı emperyalist modernizasyon kuramlarına ve neoklasik uluslararası ticaret kuramlarına karşı isyan başlattı. Daha sonra Latin Amerika hükümetleri nezdinde prestiji giderek artan bir kalkınma programının öncülüğünü aynı kurum yaptı. Bu yeni kalkınma paradigması Keynesyenizmden çokça etkilenmişti (Blomström ve Hettne, 1984:46). Erken Latin Amerika yapısalcılığının doğumu Keynes’in kuramsal arka çıkışıyla gerçekleşmiş bir şeydi. Nitekim neoklasikler ve monetaristlerle girişilen enflasyonun kökenindeki yapısal unsurlar tartışmasının yapısal marazların devletin müdahaleleri eliyle düzeltilmesi gerektiği tezine evirilmesi Keynes’in gölgesi olmadan başarılacak bir şey değildi. Pratik etkinliği giderek artan ve Latin Amerika’nın ilerlemeci kalkınmacı yönetimlerine akıl hocalığı yapmaya başlayan ECLAC’ın kalkınma programlarında iç pazarın genişlemesi ve iç talebin büyütülmesi gerekliliği “Çevre tipi” denilerek küçümsenecek bir Keynesyenizm yerine bir tür has Keynesyenizmi zorunlu kıldı. İç pazarın yaratılması ve büyütülmesi için yapısal ve konjonktürel genişlemeci politikaların kullanılması anlayışı Keynes’in adına yazılan Atlantik tarzı “hidrolik” Keynesyenizmden birçok açıdan daha Keynesyendi. Bu deneyimi “Çevre tipi Keynesyenizm” yerine “Yapısal Keynesyenizm” diye adlandırmak gerekir belki de. Aslında planlı sanayileşme adımları ruhlarını ve motivasyonlarını bir taraftan azgelişmiş ve bağımlı ekonomilerin yapısal sorunlarının analizinden, diğer taraftan da Keynes’in kısa dönemciliğini aşarak onu kapitalist gelişmenin genelleşmiş açıklamasına dönüştürmeye çalışan Keynesyen (tek sektörlü ya da çok sektörlü) büyüme modellerinden devşiriyorlardı. Örneğin Türkiye’de kalkınma planlarının ana muhasebatı basit bir Harrod-Domar büyüme modellemesi üzerinden yapılmıştı. Bu modeller sermaye birikimi ile talebin beklenen artışı arasındaki ilişkiyi öne alarak talebin düzeyindeki beklenen artışın sadece üretimi, değil üretken kapasiteyi de arttıracağı varsayımı üzerinde yükselmekteydiler ve bu bakış açısı iç pazarın ve iç talebin büyümesi üzerine kurgulanmış planlamayı gerekli kılıyordu. Böylece kısa dönemli keyfi makroiktisadi politikalar hem talebi artıracak hem de kamu ve özel yatırımlarını besleyecek şekilde tasarlanıyordu. Kim bilir, belki de bazılarının Adam Smith’i Pekin’e taşımaları gibi bizim de Keynes’i Santiago, Şili’ye taşımamız gerekirdi.
Artık gördük ki gerçekten Altın Çağ’da makroiktisadi politika bağlamında ve hatta daha uzun erimli büyüme/kalkınma politikaları bağlamında büyük çeşitlilikler gözlemlenmişti. Ve bu çeşitlilikleri yaratan farklı ülke deneyimleri içinde öğrencilere gerçek Keynesyenizm diye anlattığımız “hidrolik” Keynesyenizm tipolojisine uygun örneklerin sayısı aslında pek azdı. Buna rağmen yine de bir “Keynesyen Dönem” tanımlamasını haklı çıkarak meşru bir temele sahip miyiz? Evet sahibiz. Farklılıklar bir yana, neredeyse tüm örneklerde devletin siyasi ve ekonomik gücünü sermaye birikimini öyle ya da böyle planlı bir rota üzerinde rayına oturtma ve genişletme amacıyla kullandığını, bunu yaparken iç pazarı büyütecek, iç talebi artıracak politikaları hayata geçirdiğini ve tüm bunların Amerikan emperyalizminin ve sermayesinin kurguladığı küresel çerçeveye uygun ve onu genişletecek tarzda hayata geçirildiğini gördük. Öyleyse küresel düzeyde bir “Keynesyen Dönem” vardır.
Devamı ve finali bir sonraki yazıya.
Kaynakça
Bienin, J. (2016) Workers and Thieves: Labor Movements and Popular Uprisings in Tunisia and Egypt. Stanford: Stanford University Press.
Blomström, M. ve B. Hettne (1984) Development Theory in Transition: The Dependency Debate and Beyond – Third World Responses, Londra: Zed Books.
Eichengreen, B., ve Ritschl, A. (2009). “Understanding West German economic growth in the 1950s”, Cliometrica, 3(3), 191-219.
Kuisel, R. (1981) Capitalism and the State in Modem France, Cambridge University Press.
Maes, I. (2008) “The spread of Keynesian economics: A comparison of the Belgian and Italian experiences (1945–1970)” Journal of the History of Economic Thought, 30(4), 491-509.
Tomlinson, J. (1991) Why wasn’t there a ‘Keynesian revolution’ in economic policy every-where?, Economy and Society, 20:1, 103-117
Notlar
-
Ölüyü diriltme ayini. ↑
-
İdeal örnek ↑
-
Büyük şirket ↑
-
Britanya örneğinin özgünlüğünü yaratan belki de savaş sonrası yaşadığı büyük işsizlikti, herhalde bu sorunun baskısı altında Britanya ekonomi yönetiminin temel amacı tam istihdamı sağlamak oldu. Oysa işsizlik sorunu Batı Almanya veya Japonya için hemen hemen hiç yakıcı hale gelmedi. ↑
-
Kalkınmacı program uygulayan ülkeler ↑
-
Economic Comission for Latin America and the Caribean (Latin Amerika ve Karayipler Ekonomi Komisyonu) ↑
