Türkiye ekonomisinde gelirin bölüşümü süreçleri 2019 sonrası Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi boyunca sert bir dalgalanmadan geçmektedir. Önce emeğin, sonra da sermayenin payında yaşanan daralma; 2025 ile birlikte yeniden emek aleyhine bir görünüm sergilemektedir. Bölüşüm şoklarındaki söz konusu dalgalanmalara koşut olarak, tarım dışı sektörel kâr oranlarında da sert bir düşme ve ardından da yeniden yukarı yönlü bir ivmelenme hesaplanmaktadır.
Giriş
“Muazzam bir bölüşüm şoku”… Korkut Boratav hocanın 2019 sonrası Türkiye ekonomisine ait çok önemli bir nitelendirmesiydi. Gerçekten de Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi diye adlandırılan 2019 sonrasında Türkiye ekonomisinde gelirin yaratılması ve bölüştürülmesi süreçleri muazzam ölçekte bir savrulmaya tanık olmuş; 2019’a görece, ücretli emeğin milli gelirden aldığı pay sadece iki yıl içerisinde 8 puan gerilemişti. Sonra da ters bir dalgaya tanık olunmuş, 2023 başından 2024 sonuna değin gene geçen iki sene içerisinde ücretli emeğin payı yaklaşık 10 puan sıçrama göstermişti.
Şimdi ise 2025’te milli gelirimizin %3.6 büyüdüğünü, emeğin milli gelirden aldığı payın ise tekrar daralma sürecine girmekte olduğunu izliyoruz.
Dolayısıyla, Korkut hocanın muazzam bir bölüşüm şoku diye tespit ettiği olgu aslında bir değil, süregelen dalgalar halinde bölüşüm şoklarını içeriyor.
2019 sonrasında bölüşüm dalgalanmaları
2019 sonrası Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sisteminin ilk ayları… ücretli emeğin tarım dışı sektörlerde katma değerden aldığı payı izliyoruz: 2019’un başına görece, 2020 üçüncü çeyrek itibariyle ücretli emeğin aldığı pay tarihsel olarak dibe vurmuş. Reel ücretlerdeki gerileme ve istihdamın daralması ile birlikte, aslında “büyümekte olduğu” savlanan toplam milli gelirde, kalkınma iktisadının betimlemesiyle “yoksullaştırıcı büyüme” (immiserizing growth) yaşanmış. Sermayenin payı ile emeğin payı arasındaki asimetrik dönüşüm, sanki bir timsahın ağzını alabildiğince açtığı bir resim sergilemekte; biz de bu süreci timsah kapitalizmi diye nitelendirmişiz (UNCTAD, Trade & Development Report, 2018 raporundan esinlenerek).
2020’nin üçüncü çeyreğinden başlayarak, emeğin aleyhine olan tüm bu gelişmeler yavaş yavaş dönüşüme uğruyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Erdoğan’ın hızla kitle tabanını yitirmeye başlaması, önce asgari ücretlerde sonra da peş peşe emekliler lehine EYT düzenlemeleri gibi uygulamalar ile emeğin payı milli gelire oran olarak toparlanmaya başlıyor. 2023 sonuna gelindiğinde ise 2019 sonrasının kayıpları telafi edilmiş durumda. Şekil 1 bu tarihçeyi sergilemekte.
Şekil 1
Şekil’de geçen ifadeleri somut olarak açıklamak gerekirse:
Net Katma Değer = GSYH – Üretim Üzerine Olan Vergiler
Tarım Dışı Net Katma Değer = Net Katma Değer – Tarım sektörü katma değeri
Tarım Dışı Net Sermaye Geliri (Net İşletme Artığı) = Tarım Dışı Sermaye Geliri – Sabit Sermaye Tüketimi
Dolayısıyla, Şekil 1 2019’dan bu yana söz konusu tarım dışı net katma değerin (tarım dışı GSYH’nin) işgücü ödemeleri ve Net sermaye geliri olarak bölüşüm paylarını gösteriyor.
2023 seçim döneminde “timsah çenesini kapatmış” görünümde. Bölüşüm göstergelerinde Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi denilen dönemin tahribatı bir çırpıda telafi edilme çabasına girişilmiş. Bu arada asgari ücret reel olarak yukarı çekilmiş durumda; ancak bu sefer de ortalama ücret düzeyi reel olarak aşağı çekilerek, Türkiye, DİSK Araştırma dairesindeki meslektaşlarımızın ifadesiyle, bir asgari ücretliler topluluğuna dönüştürülmüş.
2025’in ilk çeyreğinden itibaren bölüşüm sarkacının yeniden –ve aynı acımasız sertlikte, emek aleyhine savrulmaya başladığını gözlüyoruz. 2025 sonu itibariyle 2019’a görece her iki üretim gücünün birbirilerine karşı kazanç ve kayıplarının dengeye ulaştığını; 2026’nın da aynı eğilimi izlemeye devam ettiği takdirde, emeğin payının yeniden gerilemeye uğratıldığı bir dönem olacağını öngörebiliyoruz.
Kâr Oranlarının Seyri
2019 ve sonrasının Türkiye için tam anlamıyla bir bölüşüm şoku dönemi olduğunu vurguladık. İlginç bir ek tespit ise, 2019Ç1-2022Ç3 arası dönemde ücretli işgücü istihdamının yaklaşık 2.7 milyon artmış olduğudur. Çelişik gibi görünen bu gelişme ortalama ücret artışlarının emek verimliliğinin altında tutulmasıyla (yani sömürü oranlarının artırılmasıyla) ve göreli olarak daha yüksek ücret gelirleri elde eden emekçi sınıfların kazanımlarının baskılanarak, ortalama emek ücretlerine doğru çekilmesiyle mümkün olabilmiştir.
“Kâr” değişkeni, ilginçtir ki, iktisat biliminin temel değişkenlerinden birisi olmasına karşın, hesaplanması son derece karmaşık ve çetrefilli bir kavram. Bu sadece ampirik veri açısından değil, kuramsal yaklaşım açısından da böyle. Hatırlatalım, Marxist iktisat yazını, kâr oranını doğrudan doğruya kapitalist sömürü ilişkilerine bağlar ve iktisadi artığın uzantısı olarak hesaplar. Marxist anlamda kâr oranı iktisadi artığın (s), sabit (c) ve değişken (v) sermaye toplamına bölünmesiyle bulunur. İdeal olarak bütün değişkenler s, c, v emek zaman cinsinden ölçülür. Neoklasik ana akım yazın ise kâr oranını sermaye faktörünün üretim sürecine (marjinal) katkısı olarak değerlendirir. Bir birim sermaye girdisi üretime kaç birim katkı yaptıysa, sermayenin getirisi de (kâr oranı) bu katkıya eşit olacaktır. Dolayısıyla sermaye ne kadar üretken ise o derece yüksek getiri elde edecektir. Aynı kavramsallaştırma ücret ve emeğin üretime katkısı açısından da geçerli olduğundan, neoklasik dünyada sömürü diye bir şey söz konusu olamaz; bütün üretim faktörleri verdiklerinin karşılığını gelir olarak elde ederler. Az katkı yapan az, çok katkı yapan çok gelir elde eder.
Biz bu çalışmamızda kâr oranı hesabında Boratav, Köse ve Yeldan’ın (2023) İktisat ve Toplum Dergisindeki hesaplamalarını izleyerek Marxgil s / (c+v) tanımından hareket etmekteyiz. Burada c, yani sabit sermaye değeri olarak sabit sermaye tüketim harcamaları verilerini kullanıyoruz. Burada bir akım maliyeti olan sabit sermaye tüketim harcamaları verilerinin kullanılması daha akılcı ve doğru bir yöntem olarak gözüküyor.[1]
Şimdi bu yöntem uyarınca 2019Ç1 – 2025Ç4 arasında tarım dışı kâr oranının seyrine bakalım. Şekil 2 bu veriyi sergiliyor.
Şekil 2
Şekilde 2019 başından 2020’nin ikinci çeyreğine kadar kâr oranının neredeyse sabit olduğu izleniyor. 2020’nin ikinci çeyreğinde bir tökezleme söz konusu. Kar endeksinde 10 puanlık bir kayıp var, ancak geçici… Bundan sonra kâr oranı hızla ivmelenmiş ve 2022.Ç3’te (2019’a görece) %40 artış ile zirveye taşınmış. Bir anlamda Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ve Covid pandemisinin olağandışı koşulları sermayenin kârlılığını ivmelendirecek ortamı yaratmış gözüküyor. Söz konusu dönemin aşılmasında sermayenin kârlılığı zirveye çıkmış. Bu gözlem, yakınlarda yitirdiğimiz değerli Marxist iktisatçı James Crotty’nin artık yakından bildiğimiz gözlemini bizlere bir kez daha anımsatıyor: sermaye hiçbir krizi israf etmez.
Sonrasında ise üçüncü dönem geliyor ve kâr oranında gerileme başlıyor ve 2024 sonuna değin sert bir düşüş gözleniyor. 2025’te de kâr oranında yeniden ivmelenme sürecine giriyoruz ve içinde bulunduğumuz bu dördüncü evrede kâr oranları 2019 düzeyine geri taşınıyor.
Son olarak hesaplamalarımızı daha geniş bir zamana yayalım ve tüm 2003 sonrasının eğilimlerini gözleyelim. Şekil 3 tarım dışı sektörler için bu tarihçeyi sergiliyor.
Şekil 3
Şekilde beş ana evre öne çıkıyor. 2003’ten 2006’nın ikinci çeyreğine kadar kâr oranı artış içinde. 2006Ç1’de kârlılık endeksi %140 ile zirveye taşınmış (2003=100 alınırsa). Sonrasında gerileme başlıyor ve küresel finans krizi (2008Ç3-2009Ç1) sırasında dibe vuruyor. 2010’lu yıllar genelde kâr oranın düşme eğiliminde olduğu bir dönem. 2016Ç2’de kâr oranı %95’e gerilemiş. Ancak kârlılığın dip noktası 2020Ç2. Sonrasında ise Türkiye’nin en çarpık büyüme serüvenlerinden birisi başlıyor; milli gelir kamu harcamaları ve kredi pompalamasıyla ivmelendirilir iken, sermayenin kârlılığı sıçramalarla yükseliyor ve tüm 2003 sonrasının zirvesine taşınıyor: 2022Ç3!
Bundan sonra ise yenilenen iki mini dalga söz konusu: 2022’nin (tarihi) zirvesinden 2024 başında (yeniden tarihi) düşüşe sürüklenen Türkiye sermayesi; 2025 ile birlikte kayıplarını telafi etmeye ve yaralarını sarmaya başlıyor. 2027 seçim dönemine kadar genel eğilimin bu biçimde süreceğini öngörüyoruz. Sonrası?
Sonrası: bu yazının boyutlarını çok ama çok aşıyor… Laik Cumhuriyet’in geleceği, bölgemizdeki savaş konjonktürünün alacağı biçimler, jeopolitik ve iklim krizi kaynaklı bölgesel göçler ve kuşkusuz, keskinleşen sınıf mücadelesinin yeni biçimleri, tarihin tanıklığına bizleri hazırlıyor.
Notlar
-
Marksgil s/(c+v) oranının ampirik hesaplanmasına ilişkin bu önerisi için Korkut Boratav hocaya teşekkür boçluyum. ↑



