Takip et

Şimşek Yönetiminin İstikrar Arayışları: Sıcak Para Aracılığıyla Dezenflasyon, Yine, Yeniden

YazarA. Erinç Yeldan

22 Şubat, 2026

Şimşek yönetiminde AKP idaresi enflasyon ile mücadelede ana politika aracı olarak ulusal faizlerin yüksek, döviz kuru aşınma oranının (devalüasyonun) düşük tutulmasına dayandırmaktadır. Ortodoks istikrar programlarının en önemli unsuru olan bu politika bileşenin bedeli Türkiye’de sanayisizleşme ve kronik işsizlik / enformelleşme / güvencesiz istihdam olarak gerçekleşmektedir.

Türkiye neredeyse yarım yüzyıldır enflasyon ile mücadele ediyor. 1980’ler / 1990’lar boyunca %50-60 patikasında seyretmekte olan enflasyon, 2001 krizi sonrasında ortodoks iktisadi kamp ve medya tarafından “yapısal reform” diye adlandırılan bir dizi politika ve konjonktürel gelişme sonrasında yüzde 10’a kadar gerilemiş; ancak ne var ki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin dağınık ve rastgele politikaları sonrasında 2021’den başlayarak yeniden alışageldiğimiz %50ler bandına yerleşmiş idi.

2023 Haziran’ında AKP ekonomi yönetimi Mehmet Şimşek’e emanet edildi. Bakan Şimşek’in ilk duyurusu “rasyonel politikalara geri dönüş” oldu. Yani, istikrar için faizin yükseltilmesini ve mali harcamalarda daralmayı içerek “sıkı para, sıkı maliye, sıkı kredi, … sıkı her şey” politikalarının uygulanmaya başlaması.

Kulağa (özellikle yerli ve uluslararası sermaye çevrelerinin kulaklarına) çok hoş gelen bu sihirli sözcükler aslında Türkiye’de ne ilk kez ne de yeni biçimlerde ifade ediliyordu. Özlenen “yeni Türkiye”, hepimizin bildiği üzere, özü itibariyle AKP’nin ilk 6 yılını içeren “Lale Devri’nin” ön koşullarıydı. Ne var ki 2020’lerin gerçekleri AKP ve küresel/yerli finans şebekesinin beklentileriyle uyum sağlamaktan artık çok uzaktaydı.

AKP’nin Sınıfsal Tercihleri ve Beklentileri

Önce kısa bir tarihçe, hatırlamak üzere: AKP’nin ilk yılları küresel ekonominin yeni bir büyüme evresine denk geldi. Amerika Birleşik Devletleri, özellikle Çin ve diğer Asya ülkeleriyle olan ticaretinde 2009’da meydana gelen küresel finansal krizin temelini oluşturan önemli bir açığa sahipti. Bu açığı, ABD doları ve finansal varlıklar ihraç ederek karşılayabildi. Küresel mali piyasaların ucuz ve bol likiditeye boğulduğu bu dönemde AKP, uluslararası iş bölümünde Türkiye’ye biçilen çevre ekonomisinin kurallarına bağlı kalarak ve yüksek reel faiz uygulayarak yurtdışından para çekmeyi başardı. Sıcak para akımları ve özelleştirme rantlarına dayanan ucuz döviz ve ucuz borçlanma olanakları sayesinde, Türkiye 2009 öncesinde Lale Devri’ni andıran bir sanal genişleme yaşadı. Küreselleşen kapitalizmin Türkiye’yi kendi yasalarına tabi kılma planı da AKP tarafından yürütüldü. Yerli ve uluslararası sermaye, özellikle finans sermayesi, AKP’nin kuruluşundan beri en gözde olan sınıfsal kesim idi.

AKP ekonomi idaresi, aslında 1980’lerden başlayarak kurgulanan ve 1989 sermaye hareketlerinin serbest dolaşımını sağlayan 32 sayılı kararla derinleştirilen ve 1998’de IMF’yle yapılan Yakın İzleme Anlaşması (Staff Monitoring Program) ile perçinlenen neoliberal yapılanma sürecinin 2000’li yıllardaki yeni düzenleyici ve yürütücüsü rolünü üstlenmiş idi. Nitekim, söz konusu döneme ilişkin olarak Bağımsız Sosyal Bilimciler grubu, 2006’da yayımladığı IMF Gözetiminde On Uzun Yıl, 1998-2008: Farklı Hükûmetler, Tek Siyaset başlıklı raporunda şu değerIendirmeleri paylaşmaktaydı:

“AKP hükümeti, kuşkusuz, neoliberalizmle Siyasi İslam’ın düşünce değerlerini bağdaştırmaya çalışan ilk hükümet değildir. Yakın tarihimizde 1983-ANAP ve 1950 sonrası Menderes iktidarları da, benzer şekilde, İslami düşünceye dayalı siyaset geleneğini neoliberal ortodoksluk ile birleştirme çabası içerisinde olmuşlardır. Bir yandan kendi sınıfsal tabanına rant aktarma kaygısı, bir yandan da uluslararası sermaye ile yeni işbirliği içine girme arzusu ancak yurt dışından sağlanan yüksek oranlı kaynak girişleri sayesinde karşılanabilmişti”.

AKP’nin altın çağı yani 2003-2009 arasında en önemli politika aracı faiz oranının, döviz kurundaki aşınmanın çok üstünde tutulmasına dayandırılmaktaydı. Spekülatif finansal arbitraj getirisinin olabildiğince yüksek kılınmasına dayanan bu tasarım sayesinde de yurt dışından sıcak paranın ulusal ekonomiye çekilmesinin hedeflendiğini biliyoruz. Şekil 1’de bu tarihçe sergilenmekte. Burada “faiz” verisi olarak bankaların 3 aylık vadeli TL mevduat faiz oranını, döviz kurunun yıllık aşınması olarak da Amerikan doları TCMB satış rakamı kullanılmakta.

Şekil 1: AKP İdaresi altında Faizler ve Döviz Kuru Aşınma (Devalüasyon)

Kaynak: T.C. Merkez Bankası, EVDS, kendi hesaplarımız.

2003-2009 arasında faiz oranının, döviz kurundaki aşınmanın çok üstünde olduğunu ve bu sayede de yurt dışından sıcak paranın ulusal ekonomiye çekilebilmiş olduğunu gözlemleyebiliyoruz. 2009 krizi sonrası dönemde faiz oranı inişli çıkışlı olarak döviz kurunun aşınma oranı ile birlikte hareket etmekte. Ne var ki, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen dönem altında faiz oranı bastırıldığında tepki doğrudan doğruya döviz kurundan geliyor. Şimşek Modeli diye adlandırılan son 32 ay boyunca ise, faiz oranının tekrar döviz kuru aşınma oranının altında tutuma kaygısı net biçimde izlenmekte. AKP ortodoksisinin sınıfsal tercihleri uyarınca yurt dışından sıcak para çekilebilmesi için yegane yöntemin bu olduğunu biliyoruz.

Sıcak Para Spekülasyonuna Dayalı Sermaye Girişleri ve Cari İşlemlere Dengesinin Bozulması

İlgili tarihçenin önemli bir diğer göstergesi cari işlemler açığının derinleşmesi gözlemi idi. T.C. Merkez Bankası’nın verileri Türkiye’nin geleneksel olarak cari işlemler açığı veren bir ekonomi olmadığını; cari işlemler dengesindeki bozulmanın özellikle 2000’li yıllarda derinleştiğini dile getirmektedir. TCMB’nin verileri cari işlemler dengesinin 1980’li ve 90’lı yıllar boyunca (2000’li yıllara kadar) görece olarak sağlanmış olduğunu; ancak, özellikle 2005/2006 sonrasında cari açığın milli gelire oran olarak %5’in üzerinde kalıcı bir düzeye yerleştiğini belgeliyor.

Oysa biliyoruz ki Türkiye geleneksel olarak yüksek cari işlemler açığı veren bir ekonomi değildi. Türkiye dış ticaret açığı (ithalat – ihracat) verir; ancak bunu işçi dövizleri ve turizm gelirleri ile kapatırdı (kapatamadığı yıllarda, 1979/80; 1994; 2001 gibi, krize sürüklenirdi). Ancak, cari işlemler açığının yapısal olarak derinleşmesi ve büyümenin belirleyicisi haline gelmesi özellikle 2002 sonrasında AKP ekonomi idaresinin boyun eğdiği kalıcı bir soruna dönüştü.

1990 sonrasında Türkiye’nin milli gelir büyüme hızı yüzde 3.6 düzeyinde iken, cari açığının milli gelire oranı yüzde 1’in altında seyretmiş idi. Cari açık, 2003’ten itibaren yüzde 3-4 bandına; 2006 sonrasında ise yüzde 6’nın üstüne çıkmıştır. 2009’da küresel kriz ile birlikte büyüme hızı negatif 4.8 iken cari açık oranı gerilemiş; ancak 2010 ile birlikte cari açığın boyutları yeniden yükselmiştir. Bunun da ötesinde dönemsel olarak cari işlemler açığındaki dalgalanmalar özellikle 2009 küresel finans krizi sonrasında şiddetlenmiş ve sabit sermaye yatırımları ile büyümenin de aşırı dalgalanmasına neden olmuştur.

Sıcak Paraya Dayalı Cari İşlemler Açıkları Sanayisizleşme ve İstihdamsız Büyümenin Ana Nedenidir

Ancak, gözlemler burada bitmiyor. 2 no’lu Şekilde geçen ikinci veri sanayinin milli gelir içindeki payına ait. Şekil 1990’lardan başlayarak Türk imalat sanayinin milli gelir içindeki gelişimini sergiliyor.

1990’lar (ve daha da geriye giden yıllar) boyunca imalat sanayinin milli gelir payı kabaca %22-25 düzeyindedir. IMF’nin Türkiye ekonomisinde artık doğrudan söz sahibi olduğu 1998 sonrası “finansal küreselleşme” çağında sanayinin payı hızla gerilemiş, söz konusu programın yeni yürütücüsü olan AKP yönetiminde de bu eğilimini sürdürmüştür.

İmalat sanayinin payı 2000’lerin başında önce %18’e, daha sonra AKP “Altın Çağ” yapısal reformları altında da %15’e değin gerilemiştir. İktisat yazınında sanayisizleşme diye anılan bu süreci Türkiye, kendi özel koşullarında, bir yandan da işsizliğin yapısal olarak yüzde 10’lar düzeyinde kalıcı hale gelmesiyle yaşamıştır.

Şekil 2: IMF & AKP İdaresi altında İmalat Sanayi / GSYH (%, Cari Fiyatlarla)

Kaynak: Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Ofisi, Temel Ekonomik Göstergeler veri seti.

Dolayısıyla, cari işlemler dengesindeki bozulmanın ulusal ekonomiye olan maliyeti sadece ithalata aşırı bağımlılık olarak değil, aynı zamanda imalat sanayinin daralması ve işgücü istihdamının gerilemesi şeklinde de ortaya çıkmaktadır. Dövizin ucuzluğu ithalatı özendirdikçe Türkiye yabancı katma değeri satın alarak istihdamın da görece olarak yavaş genişlemesi kaçınılmazdır.

Sonuç: Uluslararası Sermaye Girişi Üzerinden Dezenflasyonun Bedeli Olarak Sanayisizleşme

Sonuç olarak, finansal küreselleşmeye bağlılık, ulusal ekonominin dışa bağımlılığını artırmakta ve Türk sanayisini yurt dışından ara malı ithalatının zararına karşı daha savunmasız kılmaktadır. İthalat olanakları kısıtlandığında, ulusal sanayi daralan ve bağımlı bir yapıya dönüşmektedir.

Sanayinin dışa bağımlı yapısından kaynaklanan en büyük tahribat ise ulusal sanayideki dikey ve yatay ara malların (girdi ve çıktı) teknolojik bağlantılarının koparılması ve sanayinin ekonominin diğer bölümleriyle olan etkileşimini engellemesidir. Dolayısıyla, cari açığa neden olan ithalat bağımlılığı, sadece gelecekteki bir istikrar sorunu değil, aynı zamanda sanayileşme stratejisi için de bir sorundur.

  • Alp Erinç Yeldan, 1960 yılında İzmit’te doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. İktisat Doktorası derecesini 1988 yılında Minnesota Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra Bilkent Üniversitesi’ne katıldı. Aynı Üniversite’de 1990’da Doçent; 1998’de Profesör unvanını aldı. Profesör Yeldan halen Kadir Has Üniversitesi Ekonomi Bölümünde görev yapmakta ve uluslararası ekonomi, kalkınma ekonomisi ve makroekonomik modeller üzerine çalışmaktadır. Merkezi, Yeni Delhi’de olan Uluslararası Kalkınma İktisatçıları Birliği (IDEAs) kurucu-direktörlerinden olan Profesör Yeldan, Bilim Akademisi ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) Uluslararası Kaynaklar Paneli (IRP) seçilmiş üyesidir.

    Diğer Yazıları