Türkiye’de kadın istihdamı son yirmi yılda sınırlı bir artış gösterirken, bu artış büyük ölçüde eğitim bileşiminin değişiminden kaynaklanıyor; kamusal bakım hizmetlerinin yokluğu ise kadınların çalışma hayatına katılımını kalıcı biçimde sınırlıyor.
Türkiye’de kadın istihdamı meselesi, yalnızca işgücü piyasasının değil, daha geniş bir toplumsal yeniden üretim rejiminin sorunu olarak ele alınmayı gerektiriyor. 2026 yılı itibarıyla kadınların istihdama katılımı hâlâ düşük, güvencesiz ve eşitsiz. Ancak bu tabloyu yalnızca kültürel engeller ya da kadınların bireysel tercihleri çerçevesinde anlamaya çalışmak yetersiz. Eldeki veriler ve son yirmi yılın politik yönelimi birlikte ele alındığında, Türkiye’de kadın istihdamının belirli sınırlar içinde şekillendiği ve aile merkezli bir toplumsal düzenin sürdürülebilirliği için kadın emeğinin yeniden konumlandırıldığı bir yapıya işaret ediyor.
TÜİK’in Hanehalkı İşgücü Anketleri, 1960’lardan 2000’lerin başına kadar uzanan dönemde kadın istihdamındaki belirgin gerilemenin büyük ölçüde tarımın çözülme süreciyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu düşüşün ardından, 2003–2004 sonrasında kadınların işgücüne katılımında kademeli ve oldukça yavaş bir artış gözleniyor.
Şekil 1: Kadınların işgücüne katılım oranı (%), 1960-2024
Kaynak:1960–1990: Nüfus Sayımları, TÜİK; 1988–2024: Hanehalkı İşgücü Anketleri, TÜİK, www.tuik.gov.tr.
Türkiye Demografik ve Sağlık Araştırmalarına dayanan çalışmalar, söz konusu artışın eğitim grupları içindeki istihdam olasılıklarının kayda değer biçimde yükselmesinden değil, yükseköğretim mezunu kadın nüfusunun artmasından kaynaklandığını gösteriyor. Kırsalda, tarımın çözülmesine paralel olarak kadınların işgücüne katılımı kuşaklar boyunca gerilerken; kentlerde yükseköğretimin yaygınlaşmasıyla birlikte, eğitim düzeyi yükselen kuşaklar arasında bir artış söz konusu (Dildar, 2026). Başka bir ifadeyle, daha fazla kadın üniversite mezunu olduğu için ve kadın istihdamı en yüksek bu grupta görüldüğü için toplam istihdam oranı artıyor. Buna karşılık düşük ve orta eğitimli kadınların işgücüne katılımı ya durağan kalıyor ya da kuşaklar boyunca geriliyor. Bunun temel nedeni, azalan reel ücretler ve giderek kötüleşen çalışma koşulları altında, düşük eğitimli kadınlara sunulan işlerin çocuk bakımının maliyetini dahi karşılayamaz hâle gelmesi; uzun ve düzensiz çalışma saatleri ile kamusal bakım hizmetlerinin yokluğunun çalışmayı iktisadi açıdan rasyonel bir seçenek olmaktan çıkarmasıdır.
TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketleri mikro verilerine dayanan bir başka çalışmaya göre, 2014–2024 döneminde yükseköğretim mezunu kadınların istihdam oranlarında kayda değer bir artış gözlenmezken, lise mezunu kadınlar arasında sınırlı bir yükseliş yaşanmıştır. Buna karşılık lise altı eğitim düzeylerindeki kadınlar için istihdam oranları düşük seviyelerde kalmıştır. (Tekgüç, 2025). Bu bulgular da toplam kadın istihdamındaki artışın esas olarak eğitim grupları içindeki istihdam olasılıklarının yükselmesinden değil, kadın nüfusunun eğitim bileşimindeki dönüşümden kaynaklandığına işaret ediyor.
Öte yandan, üniversite mezunu kadınlar arasında artan işsizlik oranları, eğitim düzeyindeki yükselişin artık otomatik olarak istihdama dönüşmediğini ve bu grubun da talep yetersizlikleriyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri istihdam talebinin üniversite eğitimi gerektiren nitelikli alanlarda değil, yüksek eğitimli kadınları aşırı nitelikli (overqualified) konuma iten düşük ücretli işlerde yoğunlaşması. Bu tablo, Türkiye’de kadın istihdamının artık büyük ölçüde eğitim yoluyla taşınabilecek sınırına yaklaşılmış olabileceğine de işaret ediyor.
Burada kritik bir eşik ortaya çıkıyor: Eğer kadın istihdamındaki artış büyük oranda eğitim yoluyla gerçekleşiyorsa ve bu kanal hem niceliksel olarak doygunluğa ulaşmış hem de artan işsizlik nedeniyle tıkanmaya başlamışsa, kamusal bakım hizmetleri ve talep yönlü istihdam politikaları olmadan daha fazla ilerleme mümkün görünmüyor. Ancak Türkiye’de tam da bu alanlarda sistematik bir geri çekilme söz konusu.
Veriler, çocuk sahibi olmanın kadınların istihdama katılımı üzerindeki güçlü ve kalıcı negatif etkisini açık biçimde gösteriyor. Bir çocukla birlikte işgücüne katılım ihtimali ciddi biçimde düşerken, iki ve üç çocukta bu etki katlanarak artıyor. Buna karşın, doğurganlığın azalması da otomatik olarak kadın istihdamını artırmıyor. Türkiye’de toplam doğurganlık hızı 2010’ların ortasından itibaren hızla düşmüş olmasına rağmen, kadınların işgücüne katılımında buna paralel bir sıçrama gözlenmiyor.
Nitekim kadınların ekonomik olarak aktif olmamasının başlıca gerekçeleri incelendiğinde, “ev işleri”, “çocuk bakımı” ve “eş/aile onayı” gibi nedenlerin daha erken doğumlu kuşaklardan daha genç kuşaklara doğru gidildikçe kayda değer biçimde azalmadığı görülüyor. Özellikle düşük ve orta eğitimli kadınlar için “ev kadını olma” hâlâ temel dışlanma mekanizması. Daha eğitimli kadınlar açısından ise işsizlik ve uygun iş bulamama giderek daha önemli bir engel hâline geliyor.
Bu tablo, işsizlik göstergelerine de açık biçimde yansıyor. 2025 yılının üçüncü çeyreği itibarıyla dar tanımlı işsizlik oranı kadınlarda %11,2 iken erkeklerde %7 düzeyinde seyrediyor. Geniş tanımlı işsizlik oranı kadınlarda oran %39,1’e ulaşırken erkeklerde %23,5’te kalıyor. Geniş tanımlı işsizlerin yarıdan fazlasının kadınlardan oluşması, genel işsizlik oranları gerilerken dahi kadınların işgücü piyasasından dışlanma biçimlerinin derinleştiğine işaret ediyor (DİSK-AR, 2025).
Şekil 2: Doğum kuşaklarına göre kadınların işgücüne katılmama nedenleri (kent, 25–49 yaş)
Kaynak: Türkiye Demografik ve Sağlık Araştırmaları, 1998–2018.
Şekil 3: Eğitim seviyesine göre kadınların işgücüne katılmama nedenleri (kent, 25–49 yaş)
Kaynak: Türkiye Demografik ve Sağlık Araştırmaları, 1998–2018.
Notlar: Bu verilere göre kentsel çalışma çağındaki kadın nüfusunun eğitim bileşimi şöyle: %17,2’sinin herhangi bir diploması yok, %50,2’si ilköğretim mezunu, %22,8’i ortaöğretim mezunu ve %9,8’i yükseköğretim mezunu. İşgücüne katılmama nedenleri içinde yer alan “diğer” kategorisi, lisansüstü eğitimine devam eden öğrenciler nedeniyle üniversite mezunu kadınlar arasında daha yüksek.
Bu noktada devlet politikalarının yönelimi belirleyici hâle geliyor. 2010’ların ortalarından itibaren Türkiye’de kadınlara yönelik sosyal ve ekonomik politikaların merkezine “aile” yerleştirilmiş durumda. 2015’te ilan edilen Ailenin ve Nüfusun Dinamik Yapısının Korunması Programı, ardından gelen Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve nihayet 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi, bu yönelimin ideolojik çerçevesini açıkça ortaya koyuyor. Bu belgelerde kadın istihdamı, başlı başına bir eşitlik meselesi olarak değil; aileyi desteklediği ölçüde anlamlı görülen ikincil bir hedef olarak ele alınıyor.
Burada dikkat çekici olan, bu dönüşümün bir kaynak eksikliği sonucu değil; kamusal bakım altyapısının bilinçli biçimde geri çekilmesiyle eşzamanlı ilerlemesidir. Kamusal kreşlerin yaygınlaştırılması ya da mevcut kapasitenin güçlendirilmesi gündeme dahi gelmezken, bakım sorununun aile içi ve yarı-enformel çözümlerle yönetilmesi tercih edilmektedir. Bu da kadın istihdamını artırmaya dönük bir politika zafiyetinden ziyade, kadın emeğini aile merkezli bir yeniden üretim rejimine yeniden yerleştirme iradesine işaret etmektedir.
Bu yaklaşımın somut sonucu, bakım hizmetlerinin kurumsallaştırılması yerine aile içi çözümlerin teşvik edilmesi oluyor. “Büyükanne projesi”, “komşu anne” gibi uygulamalar, kadınların ücretli istihdamını desteklemekten ziyade bakım emeğini yine kadınlar arasında paylaştıran, güvencesiz ve geçici düzenlemeler sunuyor. Bu çerçevede bakım, kamusal bir hak ve kolektif bir sorumluluk olmaktan çıkarılarak aile içi ve kadınlar arası dayanışma ilişkileri üzerinden tanımlanıyor; böylece bakım emeği kadınların kendiliğinden ve karşılıksız üstlenmesi beklenen bir faaliyet olarak yeniden doğallaştırılıyor.[1] Oysa uluslararası karşılaştırmalar, kadın istihdamında kalıcı artışların ancak evrensel, nitelikli ve kamusal çocuk bakım hizmetleri ile mümkün olduğunu gösteriyor. Türkiye bu eşiği bilinçli olarak atlamış görünüyor.
Elbette bu tercihlerin ideolojik bir boyutu var. Devlet söyleminde annelik, yalnızca bir yaşam tercihi değil; kadın kimliğinin merkezi unsuru olarak yeniden tanımlanıyor. Kadınların çalışması makul görülse bile, bu ancak bakım sorumluluklarını aksatmadığı sürece kabul edilebilir sayılıyor. Esnek, yarı zamanlı, evden çalışma gibi modeller bu yüzden teşvik ediliyor; ancak bu modeller çoğu zaman kadınları düşük ücretli, güvencesiz ve ilerleme imkânı olmayan işlere hapsediyor. Böylece kadın istihdamı nicel olarak istikrarlı bir artış göstermese bile, kadın emeği sistemin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmiş oluyor.[2]
2026 itibarıyla ortaya çıkan tablo şu: Türkiye’de kadın istihdamı ne piyasanın kendiliğinden dinamikleriyle ne de mevcut politika çerçevesiyle anlamlı biçimde artabilecek durumda. Eğitim kanalı sınırına dayanmış, bakım yükü yerinde dururken kamusal bakım altyapısı sistematik biçimde geri çekilmiş, istihdam talebi büyüme modelinin yetersizlikleri sebebiyle zayıf ve devlet politikaları aile merkezli bir yeniden üretim rejimini tahkim ediyor. Bu koşullar altında üst gelir grupları dışındaki kadınlara sunulan seçenekler giderek daralıyor: ya güvencesiz ve düşük ücretli işlere razı olmak ya da aile içinde görünmez emekle var olmak.
Burada söz konusu olan, ekonomik ya da demografik bir doygunluk değil; dolayısıyla kadın istihdamındaki tıkanma, bilgi, kapasite ya da politika araçlarının eksikliğinden değil; bakım emeğini kamusallaştırmak yerine aile içine yönlendirmeyi tercih eden bilinçli bir politik yönelimden kaynaklanıyor. Bu tablonun değişmesi, aile merkezli ideolojik çerçevenin terk edilmesi, kamusal çocuk bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve kadınlar için nitelikli ve güvenceli istihdam alanlarının yaratılması sağlanmadıkça mümkün görünmüyor.
Kaynaklar
Dildar, Y. (2025). Aile Yılı: Kadın emeğine ideolojik kuşatma. Kadın Vardiyası. https://kadinvardiyasi.org/dosya/mart/aileyili-kadin-emegine-ideolojik-kusatma/.
Dildar, Y. (2026). Structural transformation, gender norms, and care deficits: Women’s labor force participation in Türkiye, 1998–2018. (Değerlendirme aşamasındaki çalışma)
DİSK-AR (2025). İşsizlik ve İstihdamın Görünümü – 2025. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi.
Tekgüç, H. (2025). The labor market in Turkey, 2000-2024. IZA World of Labor, Institute of Labor Economics (IZA), https://wol.iza.org/articles/the-labor-market-in-turkey/long.
Not: Bu yazının hazırlanma sürecinde, yazım denetimi amacıyla yapay zeka araçlarından sınırlı ölçüde yararlanılmıştır. Yazının içeriği ve argümanların sorumluluğu yazara aittir.
- Bu uygulamalarda bakım emeği tam olarak karşılıksız değil, düşük bir ödeme yapılıyor ama bu istihdam karşılığı değil sosyal yardım olarak çerçeveleniyor. Örneğin, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından pilot olarak yürütülen Büyükanne Projesi kapsamında, torun bakımını üstlenen büyükanneye aylık 425 TL bir destek ödemesi yapılması öngörülmüştü. Bu tutar, projenin başladığı 2017 yılı itibarıyla net asgari ücretin yaklaşık yüzde 30’una karşılık gelmektedir. Söz konusu ödeme, sigortalı bir istihdam ilişkisi kapsamında tanımlanmamakta; SGK primi, emeklilik ya da sağlık sigortası gibi sosyal güvence hakları içermemektedir. Proje, resmî belgelerde bir istihdam programı olarak değil, sosyal destek ve dayanışma uygulaması olarak sunulmuştur. https://aile.gov.tr/ksgm/haberler/buyukanne-projesi-nedir/. Komşu anne uygulamasının ödeme ile ilgili detaylarını ise henüz bilmiyoruz. ↑
- Annelik ve doğurganlık vurgusu, yalnızca ideolojik bir muhafazakârlaşmanın değil, toplumsal yeniden üretim rejiminin içine girdiği krizin bir yansımasıdır. Doğurganlık oranlarının düşmesi ve ailenin çözülmesi karşısında devlet, bakım maliyetlerini kamusal olarak üstlenmek yerine kadın emeğini aile içinde yeniden konumlandırmayı tercih etmekte; bu nedenle annelik ve doğurganlık, kadın istihdamı politikalarının merkezine yerleştirilmektedir (Dildar, 2025). ↑



