Bu yazıda kısaca iklim krizini çok katmanlı eşitsizlikler perspektifinden ele almayı ve bu çerçevede öncelikle iklim değişikliğinin etkilerinin ve buna karşı geliştirilen politikaların küresel ölçekte nasıl derin asimetriler barındırdığını — tarihsel sorumluluk, Kuzey-Güney kırılması ve küresel Güney’in borç-iklim kıskacı — tartışmayı hedefliyorum. Ardından bu eşitsizliklerin ülke içinde gelir grupları ve kırılgan toplumsal kesimler arasında nasıl farklılaştığına değineceğim. Son olarak Türkiye’ye ilişkin güncel ampirik bulgulara dayanarak eşitsizliklerin hane düzeyinde nasıl somutlaştığı ve iklim politikalarının — özellikle karbon fiyatlaması mekanizmalarının — bu tabloda nasıl bölüşüm riskleri taşıdığını vurgulamak istiyorum. Tüm bu değerlendirmeler, eşitsizlik ve bölüşüm kaygılarını iklim politikaları tartışmalarının merkezine yerleştiren bir analitik çerçeve önermeyi amaçlıyor.
19. yüzyılın ikinci yarısından sonra, bugün içinden geçtiğimiz dönem bir kez daha “hoşnutsuzluklar çağı”[1] olarak nitelendirilmektedir. Bunun ardında yatan en önemli sebepler arasında kuşkusuz geniş coğrafyalarda yeterli yaşam standardı hakkı başta olmak üzere ekonomik, sosyal ve kültürel temel hakların savunulması ve bu haklardan doğan ihtiyaçların karşılanmasında yaşanan güçlükler bulunmaktadır. Bu güçlükler, mevcut küresel düzenin hem eşitsizlik üretme kapasitesini hem de bu eşitsizlikleri pekiştirme eğilimini bir kez daha açıkça gözler önüne sermektedir. Bu tabloya eklenen iklim değişikliği ve ekolojik yıkım tehdidi ise yer sistemlerindeki dengeler üzerindeki etkileri dolayısıyla, bu birikimli eşitsizlikleri aynı zamanda varoluşsal bir krize dönüştürmektedir. Henüz bu ay Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi eski Eş-Başkanı ve deniz seviyesindeki yükselmelerin sağlık etkilerini inceleyen Lancet Komisyonu başkanı Christiana Figueres’in iklim değişikliğinin sağlık etkilerini “tüm eşitsizliklerin anası” olarak tanımlamasının ardında kuşkusuz bu varoluşsal kriz ile birikimli eşitsizlikler arasındaki ilişkiye dikkat çekme kaygısı var.[2]
Yaşanabilir iklim sınırları içinde kalabilmek, küresel düzeyde enerji sistemleri, üretim yapıları ve tüketim kalıpları genelinde derin ve hızlı bir dönüşümü zorunlu kılmaktadır. Bugün vardığımız noktada iklim değişikliğinin eşitsiz etkileri kadar bu dönüşümü yönlendirecek temel politikaların eşitsiz etkilerinden de söz ediyoruz. Zira, bu politikaların tasarımını ve uygulanmasını bölüşüm sonuçlarından bağımsız biçimde değerlendirmek mümkün değildir. Gerek iklim değişikliğinin kendisi gerekse buna karşı geliştirilen politikalar, mevcut eşitsizlikleri derinleştirme ve yeni eşitsizlikler üretme potansiyeli taşımakta ve bu gerilim giderek daha fazla gündeme gelen/gelecek olan bir tartışma alanına dönüşmektedir.
Nitekim hem ülkeler arasında hem de ülke içinde derinleşen çok boyutlu eşitsizlikler arasındaki çift yönlü ilişkiler bu eşitsizliklerin daha da derinleşmesinde önemli rol oynamaktadır. Bir yandan iklim değişikliğinden en ağır biçimde etkilenen coğrafyalar ve topluluklar belirlenirken, diğer yandan bu etkilerin bizzat kendileri doğrudan eşitsizlik üreten ve var olan eşitsizlikleri ağırlaştıran bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Ülke içinde iklim değişikliği karşısında en kırılgan gruplar en düşük gelir dilimlerinde yoğunlaşmaktadır. Küresel ölçekte ise borçluluk, enflasyon ve artan gelir/servet eşitsizliği nedeniyle politika üretme kapasitesi kısıtlı olan ülkeler, ulusal iklim hedeflerini gerçekleştirmekte en çok güçlük çeken ülkelerdir. Güney Asya, Sahraaltı Afrika ve Latin Amerika gibi iklim değişikliğinin en ağır etkilerini yaşayacağı öngörülen coğrafyaların — gerekli dönüşümü finanse etme kapasitesinin de en sınırlı olduğu coğrafyalar olması bu bakımdan şaşırtıcı değildir.
Bu yazıda kısaca iklim krizini çok katmanlı eşitsizlikler perspektifinden ele almayı ve bu çerçevede öncelikle iklim değişikliğinin etkilerinin ve buna karşı geliştirilen politikaların küresel ölçekte nasıl derin asimetriler barındırdığını —tarihsel sorumluluk, Kuzey-Güney kırılması ve küresel Güney’in borç-iklim kıskacı— tartışmayı hedefliyorum. Ardından bu eşitsizliklerin ülke içinde gelir grupları ve kırılgan toplumsal kesimler arasında nasıl farklılaştığına değineceğim. Son olarak Türkiye’ye ilişkin güncel ampirik bulgulara dayanarak eşitsizliklerin hane düzeyinde nasıl somutlaştığı ve iklim politikalarının —özellikle karbon fiyatlaması mekanizmalarının— bu tabloda nasıl bölüşüm riskleri taşıdığını vurgulamaya çalışacağım. Tüm bu değerlendirmeler, eşitsizlik ve bölüşüm kaygılarını iklim politikaları tartışmalarının merkezine yerleştiren bir analitik çerçeve önermeyi amaçlıyor.
İklim değişikliğinin ortaya çıkardığı belki de en çarpıcı eşitsizlik, küresel sıcaklık artışına en çok katkıda bulunan ülkelerle bu artışın bedelini en ağır ödeyen ülkelerin/bölgelerin birbirinden çok farklı olmasıdır. Uluslararası müzakerelerde de uzun süredir dile getirilen ve giderek önem kazanan “tarihsel sorumluluk” tezi, erken sanayileşme sürecini fosil yakıtlar temelinde tamamlamış küresel Kuzey ülkelerinin, iklim krizi karşısında, birikimli emisyon yüküne orantılı bir sorumluluk üstlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Üstelik bu erken sanayileşme dönemi, sömürgecilik ve kaynak yağmasıyla iç içe geçmiş olup iklim krizini aynı zamanda bir adalet ve tarihsel hesaplaşma meselesi olarak gündeme taşımaktadır (Dehm, 2025).
Ampirik çalışmalar, bu eşitsizliğin boyutlarını somut biçimde ortaya koymaktadır. Küresel ısınmanın son 50 yılda sıcak ve yoksul ülkelerde birikimli büyüme kayıplarına yol açarken, daha serin ve zengin ülkelere görece kazanımlar sağladığı ve böylece ülkeler arası eşitsizliği yaklaşık yüzde 25 oranında artırdığı tahmin edilmektedir (Diffenbaugh ve Burke, 2019). Daha güncel bir çalışma ise 1 derecelik küresel sıcaklık artışının dünya GSYİH’sini yüzde 20’ye varan oranda azaltabileceğini, ancak bu kaybın yükünün ağırlıklı olarak düşük ve orta gelirli ülkelerin üzerinde kalacağını öngörmektedir (Bilal ve Känzig, 2026).
Eşitsizlik yalnızca iklim etkilerinde değil, politika üretme kapasitesinde de kendini göstermektedir. Küresel Güney ülkeleri, bir yandan artan iklim şokları ve afetlerle karşı karşıya kalırken, diğer yandan (gerek kamu gerek özel sektör) dış borç yükü ve yüksek risk primleri nedeniyle kamu kaynaklarının önemli bir bölümünü borç ödemelerine aktarmak zorunda kalmaktadır. Gallagher vd. (2023), 76 gelişmekte olan ülkenin borç yükü nedeniyle gerekli iklim yatırımlarını yapamaz durumda olduğunu, bu ülkelerin önemli bir kısmının hem azaltım hem de uyum yatırımları açısından hem kısa hem de uzun dönemli kısıtlar ile karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Yazarların “iklim yatırım tuzağı” olarak nitelendirdiği yüksek borç yükü ve yüksek sermaye maliyetinin bir arada oluşturduğu yapısal kısıt, ülkeleri “borç ve azaltım” ya da “borç ve uyum” arasında tercih yapmak zorunda bırakmaktadır. Mevcut çok taraflı finansal kurumlar ve küresel finans kuralları, iklim hedefleriyle uyumlu bir dönüşüm için gereken uzun vadeli, düşük maliyetli ve öngörülebilir finansman ölçeğini sağlamaktan çok uzak kalmaktadır. Zira küresel finansal mimari, iklim finansmanını kamusal bir yükümlülük değil, piyasa getirisine endeksli bir yatırım kategorisi olarak kurgulamaktadır. Bu da dönüşümün gerektirdiği hibe ve imtiyazlı kaynak ölçeğinin sağlanmasını yapısal olarak imkânsız kılmaktadır. İklim finansmanına eşlik eden koşulluluklar ise çoğu zaman yeşil dönüşümü değil, mali konsolidasyonu öncelemektedir.
Bu tablonun en ağır yükünü taşıyanlar ise hem küresel hem de ülke içinde en kırılgan kesimleri oluşturan yoksul haneler, çocuklar ve etnik azınlıklardır. Sıcaklık artışları, seller ve kuraklık gibi aşırı iklim olaylarının yarattığı riskler bu gruplar üzerinde orantısız biçimde yoğunlaşmakta; tarım-gıda ve su sistemlerindeki bozulmalar ile kamusal hizmetlerdeki gerileme de en çok bu kesimleri vurmaktadır. Barınma koşullarının kırılganlığı ve uyum kapasitesinin sınırlılığı nedeniyle, söz konusu gruplar iklim değişikliğine en az katkıda bulunan ancak bedelini en ağır ödeyen kesimler olmaya devam etmektedir.
Bu tablo, ülke içi ölçeğe inildiğinde de büyük ölçüde geçerliliğini korumaktadır. İklim değişikliğinden en ağır biçimde etkilenen kırılgan kesimler, aynı zamanda bu soruna en az katkıda bulunan gruplardır. ODTÜ’den Eren Gürer ve Kadir Has Üniversitesi’nden Bingül Satıoğlu ve Erinç Yeldan ile yakın dönemde gerçekleştirdiğimiz bir çalışmada (Gürer vd., 2025), Türkiye’de hane halkı bütçe anketi verileri ile üretim bazlı emisyon yoğunluklarını birleştirerek hanelerin gelir dilimleri bazında karbon ayak izlerini hesapladık. Bulgularımıza göre en yüksek yüzde 10’luk gelir diliminde olan haneler toplam emisyonların yüzde 19,4’ünden sorumlu iken, en alt yüzde 10’luk dilimin payı yalnızca yüzde 4,3’te kalmaktadır. Daha da çarpıcı olan, en yoksul hanelerin dolaylı emisyon bütçesinin yüzde 87’sinin gıda ve barınak harcamalarından kaynaklanmasıdır. Bu haneler için karbon salımının tüketim tercihlerinin değil ama temel yaşam koşullarının devamının kaçınılmaz bir sonucu olduğunu vurgulamak önemlidir. Bu da onları olası karbon fiyatlaması politikalarının en ağır yükünü taşıyacak kesimler haline getirmektedir.
Kuşkusuz bu bulgular Türkiye’ye özgü değildir. World Inequality Lab’ın en güncel 2025 İklim Eşitsizliği Raporu[3], özellikle servet eşitsizliği ile iklim krizi arasındaki ilişkinin küresel ölçekte nasıl işlediğini ortaya koymaktadır. Rapora göre küresel olarak en varlıklı yüzde 1, tüketim kaynaklı emisyonların yüzde 15’inden sorumlu iken, özel sermaye sahipliği üzerinden hesaplandığında bu pay yüzde 41’e yükselmektedir. Emisyon eşitsizliği yalnızca tüketim kalıplarının değil, servetin ve sermayenin yapısal bir sorunudur. Dolayısıyla iklim politikalarının bölüşüm boyutu, teknik bir ayrıntı olarak değil, politika tasarımının kurucu bir unsuru olarak ele alınmalıdır.
Kaynakça
Bilal A., ve Känzig D. (2026). “The macroeconomic impact of climate change: global vs. local temperature”, NBER WP No. 32450.
Dehm. J. (2025). “The evasion of historical responsibility?: colonialism, temporality and reparative justice”, ICJ’s Climate Advisory Opinion, https://verfassungsblog.de/the-evasion-of-historical-responsibility/
Diffenbaugh, N.S., ve Burke N. (2019). “Global warming has increased global economic inequality”, Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A. 116 (20) 9808-9813.
Gallagher, K.P., Bhandary, R.R., Ray, R., ve Ramos, L. (2023). “Reforming Bretton Woods institutions to achieve climate change and development goals”, One Earth, 6(10), 1291-1303.
Gürer, E., Satıoğlu, B., Voyvoda, E., ve Yeldan, A. (2025). “Beyond the quest for a technological holy grail: patterns of income inequality and the household carbon footprint in Turkey”, New Perspectives on Turkey 73: 4–31
Notlar
-
UNCTAD (2024) Rethinking development in the age of discontent
https://unctad.org/system/files/official-document/tdr2024_en.pdf. ↑
-
https://www.theguardian.com/society/ng-interactive/2026/apr/08/world-held-hostage-reliance-fossil-fuels-health-christiana-figueres ↑
-
https://wid.world/document/climate-inequality-report-2025-climate-change-a-capital-challenge-why-climate-policy-must-tackle-ownership/ ↑
