Takip et

Donmuş Topraklar Çözülürken: Devrilme Noktaları, Bilim ve Çok Taraflılık

YazarEbru Voyvoda

7 Eylül, 2026 ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.22250439 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Bu yazıda, donmuş toprakların devrilme noktalarını konu alan bir söyleşiden hareketle, iklim bilimi ile iklim politikaları arasındaki mesafeyi tartışmaya açmak ve böylece bilim insanlarının çaresizliğini çok taraflı düzenin çözülmesi ile birlikte değerlendirmek hedeflenmiştir.

20 Ağustos 2026 tarihinde Guardian’da yayınlanan “The threatening thaw: climate professor on heatwave risks to tipping point of permafrost[1] (“Çözülme tehdidi: Sıcak hava dalgaları donmuş toprakları devrilme eşiğine ne kadar yaklaştırıyor?”) başlıklı, gazetenin çevre yazarı Jonathan Watts’ın Stockholm Üniversitesi Bolin İklim Araştırmaları Merkezi’nden profesör Gustaf Hugelius ile yaptığı söyleşi, temel olarak donmuş topraklar (permafrost) bölgelerinde iklim değişikliği etkilerini ve bu bölgelerde devrilme noktalarına (tipping points – iklim bilimde devrilme noktaları), yer sisteminin bir bileşenindeki kritik eşikleri tanımlamak için kullanılıyor. Bu kritik eşik aşılırsa bileşen, küçük bir ek ısınmayla dahi kendini yeniden düzenleyerek niteliksel olarak farklı ve kalıcı bir duruma geçiyor ve insan ölçeğinde geri dönüşü imkânsız hale geliyor.[2] Matematiksel karşılığı olan bifurcation points (ekonomik coğrafya öğrencilerine tanıdık gelecektir) ulaşmanın olası sonuçları üzerine olsa da Watts’ın soruları ve Hugelius’un cevapları bilgi ve eylem/politika arasındaki ilişkinin nasıl şekillendiğine dair epey düşündürücü. “İklim değişikliği”nin bilimi ve özellikle son dönemde, biraz da 31. Taraflar Konferansı’nın (Conference of Parties – COP 31) Kasım 2026’da ülkemizde gerçekleştirilecek olması dolayısı ile gündemde oldukça geniş bir yer kaplayan “iklim politikaları” arasındaki mesafe de düşünmeye değer. Zira iklim değişikliği ve ekolojik yıkım tehdidi, içinden geçtiğimiz “krizler dönemi”ni ya da “hoşnutsuzluklar çağı”nı aynı zamanda bir varoluşsal kriz haline dönüştürüyor. İklim krizi karşısında atılması gereken adımların, uygulamaya konması gereken politikaların da küresel düzeyde, iş birliğine dayalı ve zaman kaybetmeden hayata geçirilmesi gerekliliği ise küresel sistem için yeni zorluklar tanımlıyor.

Guardian söyleşisine dönersek, Hugelius’un verdiği bilgilere göre yılın tamamı boyunca donmuş kalan topraklar, çoğu Sibirya, Kanada ve Alaska’da olmak üzere toplam 20 milyon kilometrekarelik bir alana yayılmış durumda ve donmuş topraklar içlerinde yaklaşık 1,500 gigaton karbon barındırıyor – bu değer yeryüzündeki tüm bitki örtüsünün 3 katı düzeyinde. Küresel ısınma ile birlikte binlerce yıldır donmuş halde bulunan bitki kalıntılarının çözülmesi ve topraktaki mikroorganizmaların bu kalıntıları ayrıştırması ile açığa çıkan karbon atmosfere karbondioksit ve metan formunda salınacak. Bu durum da küresel ısınma sürecini besleyen bir mekanizma olarak işleyecek. Hugelius, buradaki “devrilme” noktasının tek ve belirli bir nokta olmadığını ve donmuş topraklar bölgesinin tamamının aynı anda “devrilmediğini” vurguluyor. Bu dinamik ve belirsiz süreç kademeli olarak ve yerel eşikler biçiminde ilerliyor ve kuzey İsveç ve kuzey Finlandiya gibi bölgeler için de aşılmış olduğu söylenebilir. Belirli bir bölgede “devrilme”, yeraltındaki buzun yüzeyin çökmesine yol açacak kadar erimesi ile gerçekleşiyor. Buz eridiği için bu bölgede ya sular çekiliyor ya da göller oluşuyor. Yalıtımı sağlayan bitki örtüsü bozuluyor ve oluşan göller ısıyı tuttuğu ve çukurlarda biriken kar kışın yalıtım sağladığı için toprağın derinlemesine donması artık mümkün olmuyor. Yani aynı sıcaklıkta iki farklı kararlı durum mümkün hale geliyor ve hangisinde olunduğunu belirleyen sıcaklık değil, geçmiş oluyor (bifurcation). Sistem “devrildikten” sonra artık belirli parametreleri eski haline getirseniz de (örneğin sıcaklıklar eski düzeylerine dönse de) eski dengeye dönmek mümkün olamıyor. Tüm bu süreçlerde coğrafya ve zamana yayılan belirsizlikler de riskin büyüklüğünü artıran etmenler arasında sayılabilir.

Hugelius, bu devasa problem karşısında bugün atılması gereken adımların önemini vurguluyor söyleşide: bugün sınırlandırılabilen her 1 derecelik sıcaklık artışı 4 milyon kilometrekarelik donmuş toprağın korunması anlamına gelebilecek. Geniş ölçekte uygulanabilecek bir jeo-mühendislik çözümünün var olmadığının, dolayısı ile tek yolun hızla sera gazı salımlarını azaltmak olduğunun altını çiziyor.

Bu yazıda amacım söyleşiyi özetlemek değil elbette. Aslen dikkatimi çeken birkaç noktayı vurgulayarak, bu noktaların bana çağrıştırdıklarını paylaşmak ve buradan hareketle küresel politik-ekonomik sistem ve çok taraflı düzen üzerine sürdürdüğümüz güncel tartışmalara değinmek mümkün olur diye düşünüyorum.

Bunlardan ilki, söyleşiyi gerçekleştiren Guardian yazarı Watts’ın son sorusu: Watts, söyleşinin sonunda Hugelius’a araştırmaları ve sonuçları üzerine “hissetikleri”ni soruyor. Hugelius’un cevabı ise bir bilim insanının bildiklerinin aciliyeti karşısında bilginin gerekli olan eyleme dönüşemediğini görmenin acısını yansıtıyor. Bu “çaresizlik” hali, bana yine Guardian’ın 2024 yılında yaptığı ve sonuçlarını paylaştığı bir anketi hatırlattı[3]. O yıl gazete, 2018 yılından beri yayınlanan Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change – IPCC)[4] raporlarında baş yazar ya da editör olarak görev almış 814 bilim insanından yaklaşık yarısının (380 kişi) cevapladığı anketin sonuçlarını paylaşmış/yorumlamıştı. Ankete cevap veren bilim insanlarının %94’ü iklim değişikliği açısından kritik olan 1,5 derece sıcaklık artışının aşılacağını, %77’si en az 2,5 derecelik bir artış öngördüğünü ve %42’si ise sıcaklık artışının 3 derecenin üzerine olmasını beklediğini belirtiyor. Ankete cevap verenlerin birçoğu bu sıcaklık artış öngörüleri ile birlikte kıtlıklar, çatışmalar, kitlesel göçler ile tanımladıkları yarı-distopik bir gelecek tasvir ediyor. Bunları tetikleyecek olan etkenler arasında da sıklığı şimdiye dek yaşananların çok ötesinde sıcak hava dalgaları, orman yangınları, seller ve fırtınaları belirtiyorlar.

Bu bilimsel çıkarımların gerektirdiği eylem ile gerçek durum arasındaki “çelişkiyi” ise yine aynı anket katılımcılarının %75’i siyasi irade yokluğu, %60’ı yerleşik çıkarların – özellikle fosil yakıt şirketlerinin – siyasi gücü ile ilişkilendirmiş. Örneğin University of Bath’dan Lorraine Whitmarsh, “”(İklim değişikliği) insanlık için varoluşsal bir tehdit. Siyasi iradenin (yokluğu) ve yerleşik şirket çıkarları ise bu tehditle mücadele etmemizi engelliyor” ifadelerini kullanmış. London School of Economics‘ten Stephen Humphreys ise şunları söylemiş: “Karar alıcıların — özellikle Anglosakson dünyasında, yani ABD, Kanada, Birleşik Krallık ve Avustralya’da, ama aynı zamanda Rusya’da ve Ortadoğu’nun büyük fosil yakıt üreticilerinde — örtük hesabı bizi, en kırılgan olanların acı çekeceği, en varlıklıların ise su seviyesinin üstünde kalmayı umacağı bir dünyaya sürüklüyor.” Hangi bireysel eylemin etkili olabileceği sorusunu ise “Sivil itaatsizlik” olarak cevaplamış Humphreys. CGIAR araştırma grubundan Aditi Mukherji’ye göre küresel Kuzey, kendi yarattığı bir sorunu düzeltmek için emisyonlarını hızla azaltmak ve dünyanın geri kalanına iklim finansmanı sağlamak konusunda ağır bir yükümlülük taşıyor. ABD’den bir katılımcı ise (henüz 2024 yılında isim vermeden) “Felakete boyun eğmiş hissediyorum, çünkü daha büyük, daha iyi, daha hızlı, daha çok olana duyduğumuz isteği en fazla sayıda insanın hayatta kalmasını ve iyi yaşamasını sağlayacak olandan ayıramıyoruz. Kapitalizm bizi iyi eğitti.” diyerek içinde bulunduğu “çaresizlik” halini vurguluyor.

Yukarıda kısaca aktardığım anketin katılımcıları, iklim biliminin kurumsal olarak en merkezi isimleri — IPCC raporlarını yazan ve denetleyen kişiler. Kendi araştırmalarının ortaya koyduğu tablo ile bu tablo karşısında alınan önlemler arasındaki mesafenin onlara ne hissettirdiği sorusuna verdikleri yanıtlar ve bunu ifade edişlerindeki açıklık beni oldukça etkilemişti. Sıkça başvurdukları “umutsuz”, “kırılmış”, “çaresiz” gibi sözcüklerin kendisinin de bir “veri” olarak görülmesi gerektiğini düşünmüştüm/düşünüyorum. Nitekim aynı yıl Nature Climate Change’de yayımlanan “Scientists have emotional responses to climate change too” başlıklı yazı[5] tam da bu tartışmayı ele alıyor. Sonuçta söz konusu olan grup, iklim değişikliğinin etkilerini en yakından izleyen ve kısa, orta ve uzun vadede oluşabilecek kayıpları en net biçimde öngörebilen kişilerden oluşuyor. Bu grubun altında kaldığı duygusal yükü dile getirmesi karşısında ise iki ayrı konum beliriyor. Bir yanda, duygulanım ve ifadeleri “bilim dışı” ve “nesnellikten uzak” sayan kamp var. Diğer yanda ise bu duygulanımların — yıkım beklentisinden (doomism) teknolojiye duyulan iyimserliğe (tekno-optimizm) kadar — bilimsel araştırmanın yönünü ve niteliğini biçimlendirdiğini, dolayısıyla araştırmanın kendisinin bir parçası olarak ele alınması gerektiğini savunanlar yer alıyor. İlhan Can Özen geçen haftalarda Katman’da yayımlanan “Karanlığı Tararken: Yalnızlık, Çözülme ve Popülizm” başlıklı yazısında[6] çağımızın hoşnutsuzluğunun temelinde yalnızlığın ve sendika, siyasi parti, dernekler vs. aracılığı ile bir araya gelme kapasitemizin aşınmasının yattığını hatırlatıyordu ve bu tabloyu Cassandra’nın laneti üzerinden değerlendiriyordu. Özen, bilinenin söylenebildiği, ama karşılık bulamadığı bir durumu anlatıyordu. Buraya kadar özetlemeye çalıştığım hali ile iklim bilim insanlarının ifadelerine bu açıdan bakınca “çaresizlik” bir ruh hali olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor ve “çaresizlik”, bilginin taşınacağı ve toplumsal/siyasi politikalar aracılığı ile güçleneceği toplumsal yapıların çözülmüş olmasının, bilen kişideki karşılığı haline geliyor.

Hugelius söyleşisinde çarpıcı bulduğum ve güncel tartışmaları besleyeceğini düşündüğüm birbiri ile ilintili iki noktaya daha değinerek yazıyı tamamlamak istiyorum.

Bunlardan ilki, bütün bu bilgiyi üreten ve bize ve politika yapıcılara ulaştıran mekanizmanın kendisi ile ilgili. Gözlem teknolojileri ve modelleme kapasitesindeki gelişmeler sayesinde bugün iklim değişikliğinin seyri, devrilme noktaları ve bunların ötesindeki sonuçları hakkında giderek daha net bilgiye sahip oluyoruz. Ancak dünyanın dört bir yanında dağınık biçimde üretilen binlerce çalışmayı derleyen, tartışan ve üzerinde uzlaşılan sonuçları politika yapıcılara ve bizlere sunan kurumsal mekanizma IPCC ve bu mekanizmayı 1988’de kurup bugüne dek ayakta kalmasını sağlayan da Birleşmiş Milletler Sistemi. Bugün iklim değişikliği ve sonuçları hakkında bildiklerimizin aslında on yıllara yayılan bu ortak değerlendirme sürecinin bir ürünü olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Dahası, IPCC değerlendirme raporlarının “Politika Yapıcılar için Özet” bölümleri, üye hükümetlerin temsilcileri tarafından satır satır müzakere ediliyor ve tüm metin ancak mutabakatla kabul ediliyor. Yani dünyanın neredeyse bütün devletlerinin — en büyük emisyon üreticileri ve fosil yakıt ihracatçıları da dahil olmak üzere — her bir cümlesi üzerinde anlaştığı bir metin ortaya çıkıyor. Bugün küresel irade diye bir şeyden söz edilecekse sanırım en somut halini burada görüyoruz.

Nitekim Hugelius de söyleşide, hangi coğrafyaların hala korunabileceğini anlatırken en önemli koşul olarak BM iklim müzakerelerinin başarıya ulaşmasını vurguluyor.

Bu da beni, dikkat çekmek istediğim ikinci noktaya getiriyor. Özellikle COP 31’in Antalya’da düzenlenecek olması ve kömür ve fosil yakıt bağımlılığını sürdüren, bu nedenle uluslararası arenada ciddi eleştirilere muhatap olan Türkiye’nin başkanlığı üstlenecek, Avustralya’nın da müzakere başkanlığını yürütecek olması gibi nedenler ile de önemli tartışmalara yol açan BM Taraflar Konferansı, kuşkusuz 1992’deki Rio Zirvesi’nden bu yana otuz yılı aşkın bir süredir şekillenen uluslararası iklim müzakere mimarisinin en önemli araçlarından biri. İlki 1995’te gerçekleşen bu konferanslar ve bunların sonucunda ortaya çıkan küresel iklim politikaları ve özellikle 2015 Paris sonrasında, gönüllülük esasına dayanan taahhütler, piyasa mekanizmaları ve teknik uzlaşı arayışı gibi eksenlerde ilerlediğinden, iklim krizini yaratan ekonomik düzeni yapısal olarak sorgulamaktan uzak kaldığı yönünde güçlü eleştirilere de konu oluyor. Bununla birlikte, kanımca taraflar konferansları, bugün küresel düzeyde, iklim krizi ile ilgili en kapsamlı çok taraflı müzakere aracını oluşturmakta ve iklim adaleti/eşitsizlikler, Kuzey-Güney finansman yükümlülükleri ve kayıp-zarar mekanizmaları gibi kritik meselelerin uluslararası arenada dile getirilebildiği neredeyse tek platform olma özelliğini korumakta.

Bunun en somut örneklerinden biri sanırım Vanuatu’nun 1991’de önerdiği ve küresel Kuzey’in otuz yıl boyunca engellediği kayıp ve zarar mekanizmasının COP27’de karara bağlanması ve COP28’de işler hale getirilmesi. Bu mekanizma, sera gazı salımlarının birikimli olarak Kuzey’de, en büyük hasarın ise bugün Güney’de yoğunlaşmasını ilk kez bir yükümlülük ilişkisi olarak tanımladığı için önemli. Kuşkusuz otuz yıl utanç verici bir süre ama bu kazanımların başka herhangi bir platformda elde edilebileceğini düşünmek güç.

Koray Doğan Urbarlı’nın geçtiğimiz aylarda Ayrım’da yazdığı bir yazıda[7] hatırlattığı gibi, COP süreçlerine yöneltilen eleştirilerin haklılığı ile bu süreçlerin terk edilmesi gerektiği meselelerini dikkatle değerlendirmek gerekiyor. Kuşkusuz otuz yıllık konferanslar boyunca yeşil badana (green washing), şirket lobiciliği ve karbon piyasaları sürecin ayrılmaz parçası haline geldi. Ancak Urbarlı’nın sermayenin kontrol etmek için bu kadar uğraştığı bir alan, önemsiz bir alan değildir vurgusunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Yine bir iktisatçı olarak bu tartışmada hatırlamanın önemli olduğunu düşündüğüm yakın geçmiş de Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) toplantılarının başına gelenler. 1999’da Dünya Ticaret Örgütü’nün Seattle Bakanlar Konferansı’nın dağılması ve ardından Doha Turu’nun tıkanması ile çok taraflı müzakerelerde doğan boşluğu günümüze dek uzana süreçte ikili ve bölgesel ticaret anlaşmaları doldurdu. Bunun sonucunda küresel Güney ülkeleri DTÖ masasında sayısal güç, blok oluşturma dinamikleri ve mutabakat kuralı sayesinde dillendirilebilen ve direnilebilen başlıkları, ABD ya da AB ile tek başına oturulan ikili masalarda kabul etmek zorunda kaldılar. Bunun bugünkü küresel dengeler açısından en ağır sonucu ise güç asimetrisinin derinleşmesi oldu.

“İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan BM düzeni bitti” cümlesini kurarken sanırım yerine neyi nasıl koyacağımızı da düşünmemiz gerekiyor.

Notlar

  1. https://www.theguardian.com/environment/2026/aug/20/tipping-points-heatwaves-wildfires-permafrost-climate-crisis
  2. https://www.metoffice.gov.uk/blog/2023/what-do-we-mean-by-a-climate-tipping-point Genel olarak kritik devrilme noktaları için bakınız: https://www.carbonbrief.org/explainer-nine-tipping-points-that-could-be-triggered-by-climate-change, https://global-tipping-points.org/Ayrıca bu yıl Haziran ayında, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Bilimsel Danışma Kurulu tarafından Potsdam İklim Etkileri Araştırma Enstitüsü (PIK) ile birlikte hazırlanan bilimsel bilgi notu, yer sistemindeki “devrilme noktalarını” önümüzdeki dönemde küresel düzeyde bir önemli sorun olarak tanımlıyor. Notta, bu eşiklerin aşılmasına ilişkin risklerin derin belirsizlik altında, uzun zaman ufuklarını gözeten ve geri döndürülmesi güç sonuçlar doğurabilecek kararlar almayı gerektirdiği vurgulanıyor.https://www.pik-potsdam.de/en/news/latest-news/new-un-brief-highlights-governance-challenge-of-earth-system-tipping-points
  3. https://www.theguardian.com/environment/ng-interactive/2024/may/08/hopeless-and-broken-why-the-worlds-top-climate-scientists-are-in-despair
  4. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change – IPCC), 1988’de Dünya Meteoroloji Örgütü ile BM Çevre Programı tarafından kurulan ve bugün 195 üye hükümeti bulunan bir değerlendirme kurumu. Kurum ilki 1990’da yayınlanan Değerlendirme Raporlarını (Assessment Report) binlerce gönüllü bilim insanının katkısıyla, yayımlanmış bilimsel literatürü düzenli aralıklarla değerlendirip hazırlıyor. Bu raporların sonuncusu olan Altıncı Değerlendirme Raporu (AR 6) 2023’te tamamlandı. https://www.ipcc.ch/assessment-report/ar6/
  5. Schipper, E.L.F., Maharaj, S.S. ve Pecl, G.T. “Scientists have emotional responses to climate change too”, Nature Climate Change 14, 1010–1012 (2024). https://doi.org/10.1038/s41558-024-02139-3
  6. https://katmanportal.com/karanligi-tararken-yalnizlik-cozulme-ve-populizm/
  7. Urbarlı, K. D. “COP’a Rağmen Değil, COP’la Birlikte: Yok Olan Bir Dünyada Adalet Mücadelesi”, https://www.ayrim.org/guncel/4757/
Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Ebru Voyvoda (2026). Donmuş Topraklar Çözülürken: Devrilme Noktaları, Bilim ve Çok Taraflılık. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.22250439
  • Ebru Voyvoda, yüksek lisans ve doktora derecelerini Ankara’daki İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden almıştır. 2003–2004 yıllarında Utah Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde doktora sonrası araştırmacı olarak görev yapmıştır. Eylül 2004’ten bu yana Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. 2011–2012 yıllarında Mannheim’daki Avrupa Ekonomik Araştırmalar Merkezi’nde (ZEW) misafir araştırmacı olarak bulunmuş; burada demografik dinamiklerin tüketim kalıpları üzerindeki etkileri ile çevre politikalarının farklı kuşaklar arasındaki maliyet paylaşımını modelleyen bir proje yürütmüştür. 2015–2016 döneminde UNCTAD Küreselleşme ve Kalkınma Stratejileri Bölümü ile bağlantılı olarak, gelişmekte olan ekonomilerde sanayileşme ve yapısal dönüşüm üzerine çalışmıştır. Prof. Voyvoda, 2023–2024 döneminde Mercator-IPC Fellow olarak seçilmiş ve bu kapsamda Türkiye’de karbon fiyatlandırma politikalarının bölüşüme etkilerini inceleyen bir proje yürütmüştür. Bu bursiyerlik süresince ayrıca Ruhr Üniversitesi Bochum’da Çevre/Kaynak Ekonomisi ve Sürdürülebilirlik Kürsüsü’nde misafir araştırmacı olarak bulunmuştur. Ebru Voyvoda, 2004–2005 yıllarında Türkiye’nin BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamındaki Birinci Ulusal Bildirimi için hazırlanan arka plan raporunu hazırlayan ekipte yer almıştır. O tarihten bu yana, gelişmekte olan ülkeler bağlamında alternatif çevre ve iklim politikalarının dinamik ekonomik değerlendirilmesine odaklanan çok sayıda ulusal ve uluslararası projede araştırmacı olarak aktif biçimde görev almıştır. Araştırma alanları; politika analizi için uygulamalı modelleme, enerji-çevre-iktisat modelleri ve iktisat politikasına ilişkin güncel konuları kapsamaktadır.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı
Literatür taraması ve/veya kaynaklardan özet çıkarımı Dil bilgisi, anlam bozukluğu ve noktalama kontrolü

Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.