Veblen’in bir asır önce ayrı ayrı tanımladığı “işletmeci” ile “savaşçı”, bugün Trump’ın şahsında aynı iktidar biçiminde birleşiyor. İran’ın petrolünü askerî güçle denetlenecek bir işletme varlığı olarak gören bu yaklaşım, modern kapitalizmin en ileri araçlarıyla en arkaik fetih dürtülerini nasıl buluşturduğunu gözler önüne seriyor.
Thorstein Veblen’in 20. yüzyılın başında yaptığı tespitler, yalnızca dönemin kapitalizmini eleştirmekle kalmayıp, aynı zamanda günümüzün neoliberal politikalarının ve bu politikaların beslediği otoriter eğilimlerin kavramsal çerçevesini de sunar görünmektedir. Veblen, neoklasik iktisadın “uyum” ve “denge” varsayımlarını reddederek, kapitalist sistemin iç dinamiklerinin çelişkili ve krizlere açık olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre, işletme girişimciliğinin (business enterprise) kısa vadeli kâr maksimizasyonu yenilikçiliği geciktirmekte, işsizliği artırmakta ve büyük firmaların küçükleri yutmasına yol açmaktadır. Daha da önemlisi, Veblen kapitalizmin nihai olarak iki uçtan birine evrileceğini öngörmüştür; ya mühendislerin teknik rasyonalitesinin egemen olduğu bir sistem ya da askeri tahakküm altında arkaik bir mutlakiyetçilik (Veblen, 1904, 1915, 1921). Bu yazı, Veblen’in öngörüsünü neoliberalizmin 1980 sonrası dönüşümü, özellikle ABD’de Trump ve diğer ülkelerdeki otoriter popülizm örnekleri ışığında yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Temel soru şudur: Veblen haklı mıydı? Neoliberalizm, kendi iç dinamiğiyle otoriter yönetim biçimlerine mi yol açmaktadır?
Veblen’in kuramsal çerçevesi
Veblen’in analizinin merkezinde üç kültürel eğilim arasındaki çatışma yer alır. Birincisi, makine süreci (machine process): Modern, mekanize üretimin teknik ve rasyonel boyutunu ifade eder. Bu süreç, iş bölümü, standardizasyon, verimlilik ve nedensel ilişkilerin nesnel kavranmasını teşvik eder. İkincisi, işletme girişimciliği: Kâr odaklı, kısa vadeli, mülkiyet ve finansman mantığıyla hareket eden kesimdir. Üçüncüsü ise savaşçı ya da yırtıcı inançlar (warlike or predatory beliefs): Geçmişten miras kalan, rekabeti düşmanlık biçiminde kurgulayan, statü ve tahakkümü meşrulaştıran kültürel kalıntılardır (Veblen, 1904, 1915).
Neoklasik iktisat, bu üç eğilim arasındaki gerilimi görmezden gelerek piyasaların doğal bir uyum içinde işlediğini varsayar. Oysa Veblen’e göre, işletme girişimciliği makine sürecinin teknik verimlilik potansiyelini sürekli olarak engeller. Kalitesiz, eskiyecek biçimde planlı üretilmiş mallar tüketiciyi sürekli yenilemeye zorlayarak kâr marjlarını artırır, ancak toplumsal refahı düşürür. Beklenen kazançlara dayalı borçlanma, genişleme ve daralma döngüleri yaratarak tekelleşmeyi hızlandırır. Bu sürecin sonunda, işletme girişimciliği sistemin kendi işleyişini bozacak bir noktaya evrilir. Veblen’e göre bu noktada iki çıkış yolu vardır: Ya toplumu mühendislerin teknik rasyonalitesi yönetecektir (teknokratik bir sosyalizm) ya da sistem, askeri tahakküm altında otoriter, arkaik bir mutlakiyetçiliğe geri dönecektir. Veblen, zamanında Almanya ve Japonya’yı ikinci yolun örnekleri olarak göstermiştir (Veblen, 1904, 1921).
Neoliberalizmin yükselişi ve iç gerilimleri
Neoliberalizm, 1970’lerin stagflasyon krizine bir yanıt olarak doğmuş, Friedman, Hayek ve Chicago Okulu’nun etkisiyle 1980’lerden itibaren küresel egemen ideoloji haline gelmiştir. Neoliberalizmin temel varsayımları – bireysel çıkarların maksimizasyonu, piyasaların kendiliğinden düzeni, devlet müdahalesinin minimuma indirgenmesi – neoklasik denge tezinin sözde yeniden üretimidir. Ancak neoliberalizm, uygulamada Veblen’in tanımladığı gerilimleri yoğunlaştırmıştır (Harvey, 2005).
Yoğunlaşan bu gerilimlerden birincisi, finansallaşma ve kısa vadeciliktir: Neoliberal politikalar, reel üretimden çok finansal kazançları ödüllendirmiştir. Şirketler, uzun vadeli teknik verimlilik yerine üç aylık kâr raporlarına odaklanmış, Ar-Ge harcamalarını kısmış, hisse geri alımlarıyla yönetici maaşlarını şişirmiştir. Bu durum, Veblen’in işletme girişimciliğinin “makine sürecini” engellediği tezini doğrudan doğrulamaktadır (Krippner, 2005; Lazonick, 2014).
İkincisi, tekelci yoğunlaşma: Neoliberal deregülasyon, rekabeti artırmak yerine dev tekellerin oluşumunu hızlandırmıştır. Amazon, Google, Meta gibi platform tekelleri, küçük firmaları ya yutmuş ya da piyasa dışına itmiştir. Veblen’in “borçlanma yoluyla büyük firmaların küçükleri devralması” öngörüsü, 2008 sonrası merkez bankası likiditesiyle beslenen devralma dalgalarında açıkça görülmektedir (Srnicek, 2017).
Üçüncüsü, işsizlik ve güvencesizleşme: Neoliberal emek piyasası reformları (esneklik, sendikasızlaşma, asgari ücret baskısı) Veblen’in “kısa vadeli kâr maksimizasyonu işsizliğe yol açar” tezini doğrulamıştır. Bugünün “prekarya”sı (güvencesiz çalışanlar sınıfı), Veblen’in tarif ettiği sistemik işsizliğin bir ürünüdür (Standing, 2011).
Otoriter Neoliberalizm ve Trump Örneği
Veblen’in en çarpıcı öngörüsü, işletme girişimciliğinin başarısızlığa uğraması halinde toplumun askeri tahakküm altında arkaik mutlakiyetçiliğe döneceğiydi. 2010’lardan itibaren dünya genelinde gözlenen “otoriter popülizm” dalgası, bu öngörüyü yeniden gündeme taşımıştır (Bruff, 2014; Brown, 2019).
Donald Trump örneği bu bağlamda paradigmatiktir. Trump, neoliberalizmin yarattığı krizlerin – sanayisizleşme, gelir adaletsizliği, orta sınıfın erimesi, beyaz işçi sınıfının yaşadığı statü kaybı – üzerine inşa edilmiş bir siyasi fenomendir. Kendisi bir işletmeci (gayrimenkul geliştiricisi) olarak Veblen’in “işletme girişimcisi” tipolojisinin ta kendisidir. Ancak Trump’ın siyaseti, neoliberalizmin serbest piyasa söylemini terk ederek otoriter-devletçi unsurları öne çıkarmıştır (Norris & Inglehart, 2019):
- Göçmen karşıtlığı ve duvar inşası: Sembolik ve fiziksel bir sınır tahkimatı, Veblen’in “savaşçı inançlar” dediği yırtıcı kültürel kalıntıların canlanmasıdır.
- “Düşman medya” söylemi ve yargı bağımsızlığına saldırı: Yürütme erkini mutlaklaştırma girişimi, arkaik mutlakiyetçiliğin kurumsal tezahürüdür.
- Tarifeler ve ticaret savaşları: Neoliberal serbest ticaret ilkesinin terk edilmesi, “önce Amerika” milliyetçiliği.
- Seçim sonuçlarını tanımama ve 6 Ocak 2021 Kongre baskını: Seçimli otoriterliğin (electoral authoritarianism) en uç örneği.
- İran savaşı ve petrol kaynakları üzerinde hâkimiyet söylemi: ABD’nin İran’a yönelik askerî müdahalesi, ülkenin savaş ve dış müdahale tarihinde bütünüyle yeni bir yönelim değildir. ABD daha önce de ulusal güvenlik, terörle mücadele, rejim değişikliği, demokrasinin korunması veya kitle imha silahlarının engellenmesi gibi gerekçelerle çok sayıda askerî harekât yürütmüştür. Trump dönemini farklılaştıran temel unsur, askerî gücün ekonomik kaynaklara el koyma amacıyla kurulabilecek ilişkisini alışılmadık ölçüde açık bir dille ifade etmesidir. Trump’ın İran’ın başlıca petrol ihraç merkezi olan Hark Adası’nı “almak” istediğini ve ABD’nin İran’ın petrol ve doğal gaz piyasaları üzerinde “tam kontrol” kurabileceğini açıklaması, savaşın yalnızca güvenlik ve caydırıcılık kavramlarıyla değil, doğrudan mülkiyet, denetim ve ekonomik kazanç diliyle gerekçelendirilmesine işaret etmektedir. Böylece askerî harekât, egemen bir ülkenin stratejik kaynaklarının bir işletme varlığı gibi değerlendirilmesini mümkün kılan bir fetih ve el koyma mantığına yaklaşmaktadır (Reuters, 2026).
Trump’ı yalnızca neoliberalizmden bir sapma olarak görmek yanıltıcıdır; o, neoliberalizmin yarattığı toplumsal çözülmenin ve Veblen’in tanımladığı işletme mantığının siyasal alandaki ürünüdür. Kırk yıl boyunca toplumsal dayanışma ağlarını zayıflatan, bireyleri piyasada yalnızlaştırılmış rakiplere dönüştüren ve ekonomik güvencesizliği derinleştiren neoliberalizm, kriz dönemlerinde karizmatik liderlerin doldurabileceği bir siyasal boşluk yaratmıştır. Trump bu boşluğu, işletmeciye özgü satın alma, devralma ve varlıkları denetleme dilini milliyetçi ve askerî tahakküm söylemiyle birleştirerek doldurmuştur. Böylece Veblen’in “işletme girişimcisi” ile “savaşçı” tipleri, birbirini izleyen iki ayrı eğilim olmaktan çıkıp aynı liderlik biçiminde bütünleşmektedir. Devletin askerî kapasitesi de yalnızca dış tehditlere karşı kullanılan bir güvenlik aracı değil, gelir getiren stratejik varlıkların denetimini sağlamaya yönelik bir işletme aracına dönüşmektedir. Bu nedenle Trump’ın İran politikası, Amerikan militarizminin basit bir tekrarı değil, neoliberalizmin ürettiği toplumsal krizin, popülist liderliğin, askerî tahakkümün ve ticari el koyma mantığının aynı siyasal biçimde kaynaştığı Veblenci bir örnek olarak değerlendirilmelidir.
Diğer ülke örnekleri
Veblen’in öngördüğü otoriter dönüşüm yalnızca ABD’ye özgü değildir. Neoliberalizmin 1980 sonrası uygulandığı hemen her ülkede, bir süre sonra otoriter popülist yönetimler iktidara gelmiştir.
Macaristan – Viktor Orban: 1990’larda neoliberal “şok terapisi” ile sanayisizleşen Macaristan’da Orbán, 2010’dan beri “illiberal devlet” inşa etmektedir. Yargıyı ve medyayı kontrol altına almış, sivil toplumu bastırmış, göçmen karşıtı bir milliyetçilik geliştirmiştir. Orbán, “demokrasiyi yıkmadığını, onu yeniden tanımladığını” söyler. Bu, Veblen’in “askeri tahakküm” kavramının sivil bir versiyonudur.
Hindistan – Narendra Modi: 1991’de neoliberal reformlara açılan Hindistan, 2014’ten beri Modi liderliğindeki Hindu milliyetçisi BJP tarafından yönetilmektedir. Azınlıklara (özellikle Müslümanlara) yönelik şiddet, medya baskısı, sivil toplumun daraltılması, “Hindutva” ideolojisinin devlet eliyle yaygınlaştırılması, Veblen’in “yırtıcı inançlar” kategorisine sokulabilir.
Brezilya – Jair Bolsonaro: 2016 sonrası ekonomik durgunluk ve yolsuzluk skandalları ortamında yükselen Bolsonaro, ordunun siyasete müdahalesini meşrulaştırmış, Amazon ormanlarının yok edilmesini teşvik etmiş, pandemi sırasında bilimsel otoriteleri reddetmiştir. Veblen’in “askeri tahakküm” öngörüsünün en doğrudan örneğidir.
Filipinler – Rodrigo Duterte: Neoliberalizmin yoksullaştırdığı Filipinler’de Duterte, uyuşturucu savaşı adı altında binlerce kişinin mahkeme kararı, düzenli yargılama ve hukuki usuller işletilmeden infazını gerçekleştirmiştir. Yargıyı ve muhalefeti sindiren bir otoriterlik inşa edilmiştir.
Venezuela – Nicolás Maduro: Chávez sonrası dönemde derinleşen ekonomik çöküş, hiperenflasyon, temel mal kıtlığı ve kurumsal çürüme içinde Maduro, yürütme gücünü yoğunlaştırmış, muhalefeti baskılamış ve seçim süreçlerinin rekabetçi niteliğini ciddi biçimde aşındırmıştır. Bu örnekte neoliberal krizden çok, devletçi-popülist bir rejimin ekonomik çöküş ve otoriter tahkimle birleşmesi öne çıkar. Maduro, toplumsal yıkımın ortasında “düzeni koruyan lider” figürünü güçlendirerek otoriter yönetimi derinleştirmiştir.
Sırbistan – Aleksandar Vucic: Piyasa dönüşümü ve post-sosyalist kırılganlıkların ardından Vučić yönetimi, seçimli rekabeti bütünüyle ortadan kaldırmadan medya üstünlüğü, propaganda, gözetim ve kurumsal baskı yoluyla iktidarı kalıcılaştırmıştır. Bu model, açık diktatörlükten çok, demokratik gerileme ve yürütme merkezileşmesiyle işleyen bir otoriter-popülist form üretmektedir. Vucic, istikrar ve milli güç söylemini kullanarak kurumsal denetimi zayıflatmış ve siyaseti lider etrafında kişiselleştirmiştir.
El Salvador – Nayib Bukele: Bukele, suç ve güvensizlik krizini olağanüstü hal rejimi, kitlesel tutuklamalar ve yürütmenin kurumsal denetimden kurtarılması için kullanan çağdaş bir otoriter-popülist örnek olarak öne çıkmaktadır. Çete şiddetine karşı sert müdahale söylemi, kamuoyunda güçlü destek üretmiş; ancak bu süreçte yargısal güvenceler, temel haklar ve kuvvetler ayrılığı ciddi biçimde aşınmıştır. Bukele örneği, neoliberal toplumsal çözülme ile güvenlikçi otoriterliğin nasıl birleşebildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Arjantin – Javier Milei: Uzun süredir biriken enflasyon, borç, yoksullaşma ve siyasal temsil krizinin ortasında yükselen Milei, ultra-neoliberal bir ekonomi programını sert popülist söylem ve kişiselleşmiş liderlik tarzıyla birleştirmiştir. Kararname yönetimi, protestolara yönelik sert müdahaleler ve kurumsal denge-denetim alanlarında yaşanan gerilimler, Arjantin örneğini klasik neoliberalizm ile otoriterleşme eğilimlerinin kesiştiği melez bir vaka haline getirmektedir. Bu nedenle Milei, tam kurumsallaşmış bir otoriter rejimden ziyade, neoliberal yıkımın popülist-radikalleşmiş bir siyasal form üretebildiğini gösteren çağdaş bir örnek olarak okunabilir.
Bu örneklerin ortak özelliği şudur: Neoliberal politikaların uygulanmasından yaklaşık 20-30 yıl sonra, sistemin yarattığı eşitsizlik, güvencesizlik ve anomi ortamında, “düzeni yeniden tesis etme” vaadiyle otoriter liderler iktidara gelmektedir. Bu liderler, neoliberalizmin serbest piyasa dogmasını terk ederek korporatist, milliyetçi, devlet müdahalesini artıran politikalar izlerler. Ancak bunu yaparken, Veblen’in öngördüğü gibi, teknik rasyonalite yerine savaşçı inançları ikâme ederler.
Batı Avrupa’da da benzer eğilimler gözlenmektedir; ancak Almanya, Fransa ve Portekiz gibi ülkelerde mesele çoğu zaman yerleşik bir otoriter-popülist rejimden çok, güçlü popülist meydan okumalar ve demokratik gerileme riskleri biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan İtalya, Batı Avrupa içinde en belirgin örneklerden biri olarak öne çıkarken, Fransa’da Le Pen çizgisi, Almanya’da AfD ve Portekiz’de Chega benzer dinamiklerin farklı yoğunluklardaki yansımalarıdır.
Burada ele alınan ülke örnekleri, neoliberal dönüşüm ile otoriterleşme arasındaki ilişkinin farklı siyasal ve kurumsal bağlamlarda aldığı biçimleri göstermek amacıyla seçilmiştir; dolayısıyla yaşanan deneyimlere ilişkin tam bir ülke listesi oluşturma iddiası taşımamaktadır. Benzer dinamiklerin gözlemlendiği başka ülkeler ve liderlik örnekleri de Veblen’in kuramsal çerçevesi içinde incelenebilir. Bununla birlikte, her ülkenin tarihsel, toplumsal ve kurumsal özgüllükleri dikkate alınmalı; neoliberal politikalar ile otoriterleşme arasında kendiliğinden ve değişmez bir nedensellik bulunduğu varsayılmamalıdır (V-Dem Institute, 2026).
Veblen’in mühendis tahayyülü: Teknokrasi mi, demokrasi mi?
Veblen’in iki olası senaryosundan ilki – mühendislerin egemenliği – bugün için teknokratik bir otoriterlik biçiminde karşımıza çıkabilir. Çin Halk Cumhuriyeti, Veblen’in tarifine kısmen uyan bir örnektir: Devlet kapitalizmi altında teknik rasyonalite ön plandadır, ancak siyasi özgürlükler yoktur. Daha ılımlı bir biçimde, Avrupa Birliği’nin kriz yönetiminde teknik bürokrasinin (Avrupa Merkez Bankası) aldığı kararlar, seçilmiş organların yetkilerini aşındırmaktadır. Bu, “post-demokratik” bir teknokrasi olarak yorumlanabilir (Crouch, 2004).
Ancak Veblen, mühendis egemenliğini özgürlükçü bir ideal olarak değil, bir zorunluluk olarak görmüştür. Onun analizinde, mühendislerin yönetimi de otoriter olabilir. Önemli olan, işletme girişimciliğinin yarattığı tahribatın ardından sistemin teknik verimliliği yeniden tesis edebilecek tek aktörün mühendisler olmasıdır. Veblen’in bugünkü dilde “teknokratik otoriterlik” dediğimiz şeye karşı mesafeli olduğunu söylemek zordur. O, daha çok, kapitalizmin alternatifsizliği söyleminin bir eleştirmenidir.
Eleştirel değerlendirme: Veblen’in sınırlılıkları ve güncelliği
Veblen’in analizi güçlü olmakla birlikte, bazı sınırlılıklar taşır. Birincisi, Veblen sınıf çatışmasını dışlamış, Marx’tan farklı olarak sermaye-emek çelişkisini merkeze koymamıştır. Bugün otoriter popülizmin yükselişinde, neoliberalizmin yarattığı gelir adaletsizliğinin yanı sıra, emek hareketinin gerilemesi ve işçi sınıfının sağ popülizme kayması gibi dinamikler de vardır. Veblen’in kültürel eğilimler analizi, bu sınıfsal boyutu yeterince açıklayamamaktadır.
İkincisi, Veblen “mühendisler” kategorisini homojen ve çıkar çatışmasından arınmış bir grup olarak varsayar. Oysa bugünün teknokratik elitleri (yazılım mühendisleri, veri bilimcileri, yapay zekâ uzmanları) neoliberal şirketlerin maaşlı çalışanlarıdır ve işletme girişimciliğiyle sıkı sıkıya bağlıdırlar. Mühendislerin otomatik olarak toplumun çıkarına çalışacağına dair bir garanti yoktur.
Üçüncüsü, Veblen’in “arkaik mutlakiyetçilik” kavramı, günümüzün karmaşık otoriterlik biçimlerini tam olarak yakalamakta zorlanabilir. Trump sonrası ABD’de, tam bir diktatörlük kurulamamış olsa da demokratik normlar ciddi biçimde aşınmıştır. Bu, “aşınmış demokrasi” (eroded democracy) ya da “melez rejim” olarak adlandırılabilir. Veblen’in ikili senaryosu (mühendisler ya da askeri mutlakiyet) bu gri alanları yeterince kapsamamaktadır.
Veblen’i en çok zorlayan güncel olgu ise ‘mühendis-işletmeci melezleri’dir. Elon Musk, Peter Thiel ve Sam Altman gibi figürler, teknik rasyonaliteyi (makine sürecini) en ileri düzeyde temsil ederken, aynı anda kısa vadeli kar hırsı, piyasa tekelleşmesi ve otoriter yönetim pratiklerini (çalışanları keyfi işten çıkarma, sendikaları kırma, devlet düzenlemelerini hiçe sayma) sergilemektedir. Bu durum, Veblen’in iki ayrı yol olarak tasarladığı senaryoların aslında tek bir neoliberal figürde çakıştığını – dolayısıyla sistemin çelişkilerinin daha da derinleştiğini – ortaya koymaktadır (Brown, 2019; Srnicek, 2017).
Tüm bu sınırlılıklara rağmen, Veblen’in temel öngörüsü – neoliberal kapitalizmin kendi iç dinamiğinin otoriter yönetim biçimlerine yol açtığı – ampirik olarak büyük ölçüde doğrulanmış görünmektedir. 1980 sonrası neoliberal dalga, her kıtada otoriter popülist liderler üretmiştir. Trump, Orban, Modi, Bolsonaro ve Duterte gibi liderler, farklı kültürel ve kurumsal bağlamlarda ortaya çıkmış olmakla birlikte, neoliberal dönüşümün ürettiği eşitsizlik, güvencesizlik ve statü kaybından beslenen benzer siyasal eğilimleri temsil etmektedirler.
Sonuç: Veblen haklı mıydı?
Elinizdeki metin, Veblen’in “işletme girişimciliği başarısız olacak ve sistem ya mühendis egemenliğine ya da askeri mutlakiyetçiliğe dönecektir” öngörüsünü bugünün neoliberalizm ve otoriter popülizm bağlamında test etmeyi amaçlamıştır. Sunulan kanıtlar ışığında şu sonuçlara varılabilir:
- Neoliberalizm, Veblen’in tanımladığı anlamda işletme girişimciliğinin zaferidir. Finansallaşma, kısa vadelicilik, tekelci yoğunlaşma ve güvencesizleşme, Veblen’in “chintzy products” (Kalitesiz ürünler) eleştirisinin sistemik düzeyde gerçekleşmesidir.
- Neoliberalizmin yarattığı eşitsizlik, statü kaybı ve toplumsal anomi, otoriter-popülist hareketler için elverişli bir toplumsal zemin oluşturmuştur. Trump, Orban, Modi, Bolsonaro ve Duterte gibi liderler, farklı ülke koşullarında bu dönüşümün çeşitli siyasal görünümlerini temsil etmektedir. Bu örnekler dünyada yaşanan deneyimlerin tamamı değildir; benzer süreçlerin ağır biçimde yaşandığı başka ülke deneyimleri de Veblen’in yaklaşımı çerçevesinde incelenebilir.
- Bu liderler, neoliberalizmin serbest piyasa söylemini tamamen terk etmemekle birlikte, devlet müdahalesini artıran, milliyetçi-güvenlikçi bir ekonomi politikası izlemektedirler. Bu, Veblen’in “arkaik mutlakiyetçilik” olarak tanımladığı senaryoya yakınsamaktadır.
- Veblen’in alternatif senaryosu (mühendis egemenliği) ise kısmen Çin tipi devlet kapitalizminde ve AB teknokrasisinde izlenmekle birlikte, bu formlar da demokratik olmaktan uzaktır.
Dolayısıyla, Veblen’in temel tezi – kapitalizmin işletme girişimciliği aşamasının kendi çelişkileri nedeniyle otoriter yönetimlere yol açtığı – büyük ölçüde doğrulanmıştır. Veblen, sadece kendi döneminin değil, 21. yüzyılın da bir eleştirmeni olarak değerlendirilmeyi hak etmektedir. Onun analizi, neoliberalizmin övüldüğü kadar istikrarlı ve uyumlu bir sistem olmadığını, aksine kendi yarattığı krizlerle otoriterliği beslediğini göstermektedir.
Öyleyse Veblen haklı mıydı? Tarihin bütün ayrıntılarını önceden gördüğü için değil; kapitalizmin teknik ilerlemeyi kendiliğinden toplumsal ilerlemeye dönüştürmeyeceğini ve işletme çıkarlarının kriz dönemlerinde milliyetçilik, tahakküm ve savaşçı eğilimlerle birleşebileceğini kavradığı için, büyük ölçüde evet. Trump’ın İran’a karşı yürütülen savaşı ülkenin petrol kaynaklarını “alma” ve petrol piyasaları üzerinde “tam kontrol” kurma söylemiyle ilişkilendirmesi, bu birleşmenin günümüzdeki en çıplak görünümlerinden biridir. Burada Veblen’in işletme girişimcisi ile savaşçı tipi artık iki ayrı aktör değildir: aynı liderlik figüründe, aynı söylemde ve aynı iktidar pratiğinde buluşmaktadır. Böylece piyasa, barışın ve özgürlüğün güvencesi olmaktan çıkarak askerî gücün hedeflerini belirleyen bir mülkiyet mantığına; devletin savaş kapasitesi ise stratejik varlıkların ele geçirilmesine hizmet eden bir işletme aracına dönüşmektedir. Veblen’in asıl uyarısı da tam burada güncellik kazanmaktadır: Kapitalizmin ulaştığı son aşama, teknik bakımdan ileri olduğu ölçüde toplumsal bakımdan ileri olmak zorunda değildir. Bazen en gelişmiş makineler, en arkaik fetih dürtülerinin hizmetine girebilir. Bu nedenle Veblen’in öngörüsü artık geleceğe ilişkin bir kehanet değil, içinde yaşadığımız düzenin rahatsız edici bir tasviridir.
Kaynakça
Brown, W. (2019). In the ruins of neoliberalism: The rise of antidemocratic politics in the West. Columbia University Press.
Bruff, I. (2014). The rise of authoritarian neoliberalism. Rethinking Marxism, 26(1), 113–129. https://doi.org/10.1080/08935696.2013.843250
Crouch, C. (2004). Post-democracy. Polity.
Harvey, D. (2005). A brief history of neoliberalism. Oxford University Press. https://doi.org/10.1093/oso/9780199283262.001.0001
Krippner, G. R. (2005). The financialization of the American economy. Socio-Economic Review, 3(2), 173–208. https://doi.org/10.1093/SER/mwi008
Lazonick, W. (2014). Profits without prosperity. Harvard Business Review, 92(9), 46–55.
Norris, P., & Inglehart, R. (2019). Cultural backlash: Trump, Brexit, and authoritarian populism. Cambridge University Press. https://doi.org/10.1017/9781108595841
Reuters. (2026, June 11). Trump says he wants to ‘take’ Iran’s Kharg Island oil hub. Reuters. https://www.reuters.com/world/middle-east/trump-tells-fox-news-hed-like-take-irans-kharg-island-2026-06-11/
Srnicek, N. (2017). Platform capitalism. Polity.
Standing, G. (2011). The precariat: The new dangerous class. Bloomsbury Academic.
V-Dem Institute. (2026). Democracy report 2026: Unraveling the democratic era? University of Gothenburg. https://www.v-dem.net/publications/democracy-reports/
Veblen, T. (1904). The theory of business enterprise. Charles Scribner’s Sons.
Veblen, T. (1915). Imperial Germany and the industrial revolution. Macmillan.
Veblen, T. (1921). The engineers and the price system. B. W. Huebsch.
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
