Dünya ekonomisinin yaklaşık yedi katı büyüklüğünde bir finansal piyasa düşünün. Bu nasıl mümkün oldu? Finansallaşma gerçekten kapitalizmde yeni bir döneme mi işaret ediyor, yoksa uzun süredir devam eden eğilimlerin yeni bir görünümü mü? Bu yazı dizisi, bu soruları tarihsel veriler ve farklı kuramsal yaklaşımlar eşliğinde tartışıyor.
2007-2008 Küresel Finansal Krizi, finansın yalnızca bankalar ve sermaye piyasalarıyla sınırlı olmadığını; konut piyasalarından emeklilik sistemlerine, şirket yönetiminden hanehalklarının borçluluğuna kadar gündelik yaşamın pek çok alanını şekillendirdiğini görünür kılınca, Mader vd.’nin (2020, s. 1) ifade ettiği gibi, 1990’larda daha çok eleştirel iktisatçıların kullandığı görece niş bir terim olan ‘finansallaşma’, kısa süre içinde sosyal bilimlerin başvuru kavramı (go-to term) haline geldi. Bunun ardında, bir bakıma 1970’lerin sonlarında önce gelişmiş kapitalist ülkelerde, ardından gelişmekte olan ekonomilerde başlayan finansal serbestleşme süreci yatıyor. Finansal piyasaların önündeki kısıtların gevşetilmesi, giderek daha karmaşık finansal ürünlerin çoğalmasına, finansal işlemlerin hızla büyümesine ve borçluluğun ekonominin hemen her alanına yayılmasına yol açtı. Bugün finansal piyasaların büyüklüğü, reel ekonominin çok ötesine geçmiş durumda. BIS’in (2025) verilerine göre, Haziran 2025 itibarıyla küresel tezgâh üstü (OTC) türev piyasalarında dolaşımdaki sözleşmelerin nominal değeri yaklaşık 846 trilyon dolar. Karşılaştırmak gerekirse, bu tutar IMF’nin 2025 yılı için öngördüğü küresel üretimin yaklaşık yedi katına denk geliyor. Elbette bu rakam doğrudan el değiştiren gerçek para miktarını göstermiyor;[1] ancak finansal işlemlerin ulaştığı ölçeğe dair çarpıcı bir fikir veriyor.
Aslında bu dönüşümü yalnızca akademik literatürde değil, gündelik hayatın dilinde de hissediyoruz. Katman’da Pınar Kahya’nın ironik biçimde anlattığı gibi, farkında olmadan hepimiz yatırım fonlarından portföy çeşitlendirmesine, altından türev ürünlere uzanan bir finans dilinin içinde yaşamaya başladık. Bu kadar yaygın kullanılan bir kavramın, üzerinde fikir birliğine varılmış tek bir tanımı da yok. Bunun bir nedeni, finansallaşmanın her ülkede ve her tarihsel dönemde aynı biçimde ortaya çıkmaması. Kurumsal yapı, uygulanan politikalar, sermaye birikim modeli ve hatta toplumsal ilişkiler değiştikçe finansallaşmanın aldığı biçimler de değişiyor. Bu yüzden literatürde onlarca farklı tanımla karşılaşmak mümkün. En çok başvurulan tanımlardan biri olan Epstein’ın (2005) tanımı, finansal piyasaların, kurumların, motivasyonların ve aktörlerin ekonomi üzerindeki artan ağırlığına vurgu yapıyor. Ancak bu tanım da çoğu zaman finansallaşmayı yalnızca “finansın büyümesi” meselesine indirgediği için eleştiriliyor.
Öte yandan, finansallaşma kavramının kapsamı genişledikçe, neyi tam olarak açıkladığı da belirsizleşebiliyor. Bu belirsizliğin bir nedeni finansallaşmanın çoğu zaman neoliberalizm, küreselleşme, ya da metalaşma gibi yakın akraba kavramlarla iç içe kullanılması. Dahası, Massó vd.’nin (2020) dikkat çektiği gibi, finansallaşma tartışmalarında nedenlerle sonuçların birbirine karıştırılması kavramsal karmaşayı derinleştiriyor: finansallaşmanın hangi dönüşümlerin nedeni, hangilerinin ise sonucu olduğu her zaman açık biçimde ortaya konmuyor.[2]
Tartışma yalnızca finansallaşmanın nasıl tanımlanacağıyla sınırlı değil; kapitalizmin dönüşümünü nasıl yorumladığımızla da ilgili. Finansallaşma gerçekten kapitalizmde bütünüyle yeni bir tarihsel döneme mi işaret ediyor? Yoksa uzun zamandır var olan eğilimlerin bugün daha görünür ve baskın hale gelmesinden mi söz ediyoruz? Bu soruların literatürde tek bir cevabı yok. Bir yanda finansallaşmayı kapitalizmin yeni bir evresi, finans öncülüğünde yeni bir birikim rejimi ya da yeni bir büyüme modeli olarak gören yaklaşımlar bulunuyor (bkz. Boyer, 2000; Krippner, 2005; Lapavitsas, 2013). Diğer yanda ise bunun kapitalizmin tarihsel dinamiklerinden bir kopuş değil, bu dinamiklerin yeni kurumsal biçimler altında daha yoğun ve yaygın hale gelmesi olduğunu savunan çalışmalar yer alıyor (Fine, 2013; Vercelli, 2014; Massó, 2020; Beck ve Knafo, 2020). Hâlâ bu sorular üzerine düşünmeye devam eden biri olarak, ben şimdilik ikinci yaklaşıma daha yakınım.
Bu yazı dizisindeki amacım, finansallaşmayı çağdaş kapitalizmin bütün dönüşümlerini tek başına açıklayan bir üst kavram olarak değil; belirli tarihsel eğilimleri, kurumsal dönüşümleri ve bunların altında işleyen mekanizmaları anlamamıza yardımcı olan, ancak açıklayıcılığı kadar sınırları da tartışmaya açık olan analitik bir kavram olarak ele almak. Pınar Kahya’nın da yukarıda bahsettiğim yazısında belirttiği gibi, finansallaşma her şeyi açıklayan bir kavram değil; ama açıklanması gereken önemli bir eğilime işaret ediyor. Ben de bu yazı dizisinde bu kavramı bu ihtiyatla kullanacağım.
Bu ilk yazıda finansal piyasaların ulaştığı ölçeği verilerle ele alarak konuyu tartışmaya açacağım. Sonraki yazılarda ise Marksist yaklaşımın durgunluk tezinden Krippner’in finans dışı şirketlerin giderek finansal kurumlara benzemeye başladığı tespitine, Boyer’in Fordizmden finans güdümlü büyüme rejimine geçiş tezinden Post-Keynesyen rantiye kapitalizmi tartışmalarına uzanan farklı kuramsal yaklaşımları ele alacağım. Ardından odağımızı gelişmekte olan ekonomilere çevirerek doların dünya parası olarak rolünü, uluslararası para hiyerarşisini ve finansallaşmanın çevre ekonomilerinde aldığı özgün biçimleri tartışacağız. Yazı dizisini finansallaşmanın firmalar, hanehalkları ve Türkiye ekonomisi üzerindeki somut sonuçlarını değerlendirerek tamamlayacağız. Bu yazı dizisi finansallaşma üzerine yürüttüğüm çalışmalardan besleniyor olacak (Mutlugün, 2023).
Finansın büyümesi ne anlama geliyor?
Yukarıda türev piyasalarının ulaştığı büyüklüğe dair paylaştığım veriler çarpıcı olsa da finansallaşmayı yalnızca tek bir piyasanın hacmi üzerinden anlamak mümkün değil. Son yarım yüzyılda yaşanan dönüşüm; hisse senetlerinden kamu ve özel sektör borçlanma araçlarına, banka mevduatlarından menkul kıymetleştirilmiş kredilere kadar finansal varlıkların reel ekonomiden çok daha hızlı büyümesinde görülüyor. Palma’nın (2009) hesaplamalarına göre küresel finansal varlık stoku, 1980 ile 2007 arasında reel olarak 26,6 trilyon dolardan 241 trilyon dolara yükseldi. Bu varlıkların dünya üretimine oranı ise aynı dönemde 1,2’den 4,4’e çıktı. Bu eğilim 2008 krizinin ardından da bütünüyle tersine dönmedi. McKinsey Global Institute’un (2025) hesaplamalarına göre, finansal varlıklar ile bunların karşılığındaki yükümlülüklerin küresel üretime oranı 1970’te 2,3 düzeyindeyken 2025’te 6,1’e ulaştı.
Küresel eğilim, ülke düzeyindeki verilerde de açıkça görülüyor. Crotty’nin (2008) hesaplamalarına göre ABD’de finansal varlıkların GSYH’ye oranı, 1950’lerden 1980’lerin başına kadar yaklaşık %400-500 bandında seyrederken, 2000’li yılların başında %950’ye ulaştı. Benzer şekilde Birleşik Krallık’ta bu oran, Lapavitsas’ın (2013) hesaplamalarına göre 1980’lerin sonunda yaklaşık %700 düzeyindeyken 2009 yılı itibarıyla %1200’e yükseldi. Şekil 1’de görüldüğü üzere, finansal kriz öncesinde hem finans sektörünün hem de finans dışı kesimlerin elindeki finansal varlıklar hızla büyüdü. Avrupa’nın birçok ülkesinde bu eğilim çok daha belirginken, Meksika gibi yükselen ekonomilerde finansal varlıkların milli gelire oranı görece daha düşük seviyelerde gerçekleşiyor.
Şekil 1. Seçilmiş ülkelerde 2000-2020 döneminde finansal derinleşme: Finans sektörü ile finans dışı kesimlerin elinde bulunan finansal varlıkların GSYH’ye oranı
Kaynak: McKinsey (2021). Yazarın kendi hesaplamaları.
Finansallaşmanın en önemli dinamiklerinden biri de menkul kıymetleştirmenin hızla yaygınlaşması oldu. 1990’lara kadar menkul kıymetleştirilmiş borç ürünleri ABD ve Avrupa sermaye piyasalarında görece sınırlı bir yer tutuyordu. Geleneksel bankacılıkta hâkim model, bankaların verdikleri kredileri vadesine kadar kendi bilançolarında tuttuğu “kredi kullandır ve bilançoda tut” (originate-to-hold) anlayışıydı. Bu modelde banka, kredinin geri ödenmeme riskini üstlenmeye devam ettiği için kredi kalitesini yakından gözetmek zorundaydı. Ancak 1990’lardan itibaren bu yapı yerini giderek “kredi aç ve dağıt” (originate-to-distribute) modeline bıraktı. Bankalar, verdikleri kredileri kendi bilançolarında tutmak yerine bir havuzda toplayıp varlığa dayalı menkul kıymetler (asset-backed securities, ABS) olarak yatırımcılara satmaya başladı. Kısa süre içinde buna teminatlandırılmış borç yükümlülükleri (collateralized debt obligations, CDOs) ve kredi temerrüt takasları (credit default swaps, CDSs) gibi daha karmaşık finansal ürünler eklendi. Büyük ölçüde düzenleme dışında gelişen bu piyasalar, finansal aracılığın işleyişini köklü biçimde değiştirirken, 2007-2008 Küresel Finansal Krizi’nin temel kırılganlıklarından birini de oluşturdu.
Menkul kıymetleştirme piyasalarının büyüklüğü bu dönüşümün boyutunu ortaya koyuyor. Gorton ve Metrick’in (2013) hesaplamalarına göre ABD’de özel sektör tarafından ihraç edilen menkul kıymetleştirilmiş ürünlerin hacmi 1990’da yaklaşık 100 milyar dolar düzeyindeyken, 2007’de 1,7 trilyon doları aştı. Aynı dönemde şirket tahvili ihraçları da benzer şekilde hızla artarak 1,1 trilyon dolara ulaştı. Avrupa’da ise menkul kıymetleştirme piyasası 1990’ların başındaki sınırlı hacminden 2008 küresel finans krizinin hemen öncesinde yaklaşık 1,1 trilyon dolara kadar büyüdü (Blommestein vd., 2011).
Şekil 2. ABD, gelişmiş ekonomiler, tüm ekonomiler ve gelişmekte olan ekonomilerde finans dışı kesim, hanehalkı ve kamu sektörü borçlarının GSYH’ye oranı (%)
Not: Gelişmiş ekonomiler, tüm ekonomiler ve gelişmekte olan ekonomilere ilişkin toplulaştırılmış veriler, satın alma gücü paritesi döviz kurları kullanılarak ABD dolarına dönüştürülmüştür.
Kaynak: Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS), https://stats.bis.org/statx/toc/CRE.html. Yazarın hesaplamaları.
Finansallaşmanın bir diğer önemli göstergesi ise borçluluğun ulaştığı boyut. ABD’de finans dışı kesimin toplam borcu 1947 ile 2020 arasında GSYH’nin %141’inden %296’sına yükselirken, hanehalkı borçları milli gelirin yaklaşık %80’ine ulaşmıştır (Şekil 2a). Toplam hanehalkı borcu aynı dönemde 30 milyar doların altındaki seviyelerden 16 trilyon doların üzerine çıkmıştır. Kamu borcu 1947 yılında GSYH’nin yaklaşık %95’i düzeyindeyken, 1970’lere kadar gerilemiş, ardından yeniden artış eğilimine girerek 2020 yılında GSYH’nin %131’ine ulaşmıştır. Bu eğilim yalnızca ABD’ye özgü değildir. Gelişmiş ekonomilerde finans dışı kesimin toplam borcu 1999’da GSYH’nin %206’sı düzeyindeyken, 2020’de %300’ün üzerine çıkmıştır (Şekil 2b). Küresel ölçekte ise kamu borçları ve hanehalkı borçları önemli ölçüde artarken, finans dışı kesimin toplam borcu dünya üretiminin %250’sini aşmaktadır (Şekil 2c ve 2d). Kısacası, finansallaşma yalnızca finansal varlıkların büyümesiyle değil; hanehalklarından şirketlere ve kamuya kadar tüm ekonomik aktörlerin giderek daha borçlu hale gelmesiyle de karakterize edilmektedir.
Finans Dışı Şirketlerin Finansallaşması
Finansallaşmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri de finans dışı şirketlerin bilanço yapısındaki dönüşüm oldu. 1970’lerin sonlarından itibaren bu şirketler giderek daha fazla finansal varlık tutmaya ve finansal faaliyetlerden gelir elde etmeye başladı. Bu dönüşümün en önemli göstergelerinden biri, şirketlerin portföylerinde yer alan finansal varlıkların sabit sermaye yatırımlarına kıyasla sürekli artmasıdır. Şekil 3, ABD’de finans dışı şirketlerin finansal varlıklarının maddi duran varlıklara oranının 1947-2021 dönemindeki seyrini göstermektedir. Bu oran 1950-1970 döneminde sınırlı bir artış gösterirken, 1980’lerden itibaren hızla yükselmiş ve 2009 yılında %109’a ulaşarak finansal varlıkların şirketlerin maddi duran varlıklarını geride bıraktığı bir noktaya ulaşmıştır. Günümüzde ise bu oran, savaş sonrası döneme kıyasla üç katından fazladır. Yani, finansallaşma yalnızca finans sektörünün büyümesi anlamına gelmemiş; üretim yapan şirketler de giderek daha fazla finansal kazançlara yönelmiştir.
Şekil 3. ABD’de tarım dışı finans dışı şirketlerin finansal varlıklarının maddi duran varlıklara oranı (1947-2021)
Kaynak: ABD Merkez Bankası Yönetim Kurulu (Board of Governors of the Federal Reserve System), Federal Reserve Statistical Release, Z.1 Flow of Funds Accounts of the United States, Tablo B.102 (Tarım Dışı Finans Dışı Şirketler Bilançosu). Yazarın hesaplamaları.
Benzer bir dönüşüm şirket kârlarının bileşiminde de görülmektedir. Finansal faaliyetlerden elde edilen kârların toplam şirket kârları içindeki payı, savaş sonrası dönemde sürekli artmış ve dot-com balonunun çöküşünün ardından yaklaşık %50 ile zirveye ulaşmıştır (Şekil 4). Buna karşılık, finans dışı faaliyetlerden elde edilen kârların toplam şirket kârları içindeki payı 1947’de %92 düzeyindeyken 2019 itibarıyla %72’ye gerilemiştir.
Şekil 4. ABD’de finansal ve finans dışı kârların toplam yurtiçi şirket kârları içindeki payı (%) (1947-2019)
Not: Kesikli çizgi finansal kârları, düz çizgi finans dışı kârları göstermektedir.
Kaynak: U.S. Bureau of Economic Analysis (BEA), National Income and Product Accounts (NIPA), Table 6.16A, Sektörlere Göre Şirket Kârları. Yazarın hesaplamaları.
Finansallaşmanın şirket davranışları üzerindeki etkisi bununla da sınırlı kalmadı. Literatürde modern şirketlerin finansallaşmasının en önemli göstergelerinden biri, hisse senedi geri alımlarının (stock buybacks) olağanüstü artışıdır (Lazonick, 2009). Hisse senedi geri alımı, şirketlerin piyasadaki kendi hisselerini satın alarak dolaşımdaki hisse sayısını azaltması ve böylece hisse başına kârı ile hisse fiyatını desteklemesi anlamına gelir. Bu uygulama, özellikle hissedar değerini artırmaya odaklanan şirket yönetimi anlayışının yaygınlaşmasıyla birlikte hız kazandı. Davis’in (2016) firma düzeyindeki analizine göre, büyük finans dışı şirketlerde hisse senedi geri alımları belirli dönemlerde keskin sıçramalar göstermiş ve bu artışlar büyük ölçüde ekonomik çevrimlerle paralel ilerlemiştir. Bu eğilim hem vergi mevzuatındaki değişiklikler hem de ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’nun (SEC) 1982 yılında kabul ettiği 10b-18 düzenlemesiyle desteklenmiştir. Söz konusu düzenleme, şirketlerin kendi hisselerini geri alırken karşılaşabilecekleri hukuki riskleri önemli ölçüde azaltmıştır. Bunun sonucu olarak şirketler yeni hisse ihraç ederek yatırım finansmanı sağlamak yerine, giderek daha fazla borçlanarak kendi hisselerini geri satın almaya yönelmiştir. Şekil 5’te görüldüğü üzere, bu dönemde finans dışı şirketlerin net hisse ihracı belirgin biçimde azalmış ve uzun yıllar negatif değerler almıştır. Bu görünüm, şirketlerin yeni hisse ihraç etmekten ziyade mevcut hisselerini geri satın almaya yöneldiği eğilimle uyumludur. Mason’ın (2015) bulguları ise finans dışı şirketlerin üretken yatırımları finanse etmekten ziyade hissedar değerini artırmak amacıyla giderek daha fazla borçlanarak hisse geri alımı yaptıklarını göstermektedir.
Şekil 5. ABD’de finans dışı şirketlerin net hisse senedi ihraç oranı (1947–2019)
Kaynak: Board of Governors of the Federal Reserve System (2021), Federal Reserve Statistical Release, Z.1 Flow of Funds Accounts of the United States, Table L.213 (Corporate Equities (1)) ve Table F.213 (Corporate Equities (1)). Yazarın hesaplamaları.
Kısa bir değerlendirme
Yukarıda sunulan finansal değişkenlere ilişkin olgular, finansallaşma literatürünün ileri sürdüğü “dışlama etkisi” tezini destekler görünmekte (Orhangazi, 2008; Stockhammer, 2004; Duménil ve Lévy, 2005; Akkemik ve Özen, 2014). Bu yaklaşıma göre, şirketlerin kaynakları giderek üretken yatırımlardan uzaklaşarak hisse geri alımları, temettü ödemeleri ve diğer finansal faaliyetlere yönelmekte; başka bir deyişle finansal kazanç arayışı reel üretimi ikinci plana itmektedir. ABD ve diğer gelişmiş kapitalist ekonomiler için 1940’lara kadar uzanan ayrıntılı finansal veriler, finansın 1970’lerden sonra giderek artan hâkimiyetini açıkça ortaya koyuyor. Buna karşılık, güvenilir tarihsel finansal verilerin yetersizliği, finansallaşmanın gerçekten yeni bir olgu mu olduğu, yoksa yirminci yüzyıl öncesinde de görülen ve günümüzdeki finansallaşmaya benzeyen evrimsel bir sürecin dönemsel yoğunlaşmalarından mı ibaret olduğu sorusunu incelemeyi güçleştirmekte.
Bununla birlikte, basit bir gözlem önemli bir ipucu sunuyor: Altın Çağ döneminde finansal piyasalar görece istikrarlı bir biçimde genişlemiş ve Batı ekonomilerinde finansal krizler neredeyse hiç görülmemiştir. Bu istikrar, yirminci yüzyılın başlarında gelişmiş kapitalist ekonomileri sarsan krizlerin ardından uygulamaya konulan Yeni Düzen (New Deal) reformlarıyla ve 1933 tarihli Glass-Steagall Yasası gibi güçlü finansal düzenlemelerle sağlanmıştır. Buna karşılık, 1980’lerden sonraki dönem -ve bir ölçüde daha önceki yıllar- finans sektöründeki deregülasyonun ve sınırsız finansal spekülasyonun ardından, son derece karmaşık, riskli ve sentetik finansal ürünlerin ihracındaki patlamanın tetiklediği, daha önce görülmemiş sıklık ve şiddette krizlere sahne olmuştur. Bu gözlem, ekonomik balonların tekrar tekrar oluşmasına ilişkin inatçı bir düzenliliğe işaret ediyor.
Veriler finansallaşmanın ölçeğini ve ekonomi üzerindeki etkilerini ortaya koysa da, bu dönüşümün neden ortaya çıktığını ve kapitalizmin işleyişini nasıl değiştirdiğini tek başına açıklamıyor. Bunun için farklı kuramsal yaklaşımlara başvurmak gerekiyor. Bir sonraki yazıda, finansallaşmayı açıklamaya çalışan başlıca kuramsal yaklaşımları ve aralarındaki temel ayrışmaları ele alacağız.
Kaynakça
Akkemik, K. A., & Özen, Ş. (2014). Macroeconomic and institutional determinants of financialisation of non-financial firms: Case study of Turkey. Socio-Economic Review, 12(1), 71–98.
Bank for International Settlements (BIS). (2025). OTC derivatives statistics. https://www.bis.org/statistics/derstats.htm
Beck, M., & Knafo, S. (2020). Financialization and the uses of history. In P. Mader, D. Mertens, & N. Van der Zwan (Eds.), The Routledge International Handbook of Financialization (pp. 136–146). Routledge.
Blommestein, H. J., Keskinler, A., & Lucas, C. (2011). Outlook for the securitization market. OECD Journal: Financial Market Trends, 2011(1), 1–15.
Boyer, R. (2000). Is a finance-led growth regime a viable alternative to Fordism? A preliminary analysis. Economy and Society, 29(1), 111–145.
Crotty, J. (2008). If financial market competition is intense, why are financial firm profits so high? Reflections on the current “Golden Age” of finance. Competition & Change, 12(2), 167–183.
Davis, L. E. (2016). Identifying the “financialization” of the non-financial corporation in the U.S. economy: A decomposition of firm-level balance sheets. Journal of Post Keynesian Economics, 39(1), 115–141.
Duménil, G., & Lévy, D. (2005). Costs and benefits of neoliberalism: A class analysis. In G. A. Epstein (Ed.), Financialization and the World Economy (pp. 17–45). Edward Elgar.
Epstein, G. A. (Ed.). (2005). Financialization and the World Economy. Edward Elgar.
Fine, B. (2013). Financialization from a Marxist perspective. International Journal of Political Economy, 42(4), 47–66.
Gorton, G., & Metrick, A. (2013). Securitization. In G. M. Constantinides, M. Harris, & R. M. Stulz (Eds.), Handbook of the Economics of Finance (Vol. 2, pp. 1–70). Elsevier.
International Monetary Fund (IMF). (2025). World Economic Outlook. International Monetary Fund.
Kahya, P. (2026). ‘Para Gürültüsü’ Çağı. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20614021
Krippner, G. R. (2005). The financialization of the American economy. Socio-Economic Review, 3(2), 173–208.
Lapavitsas, C. (2013). The financialization of capitalism: “Profiting without producing.” City, 17(6), 792–805.
Lazonick, W. (2009). Sustainable Prosperity in the New Economy? Business Organization and High-Tech Employment in the United States. W. E. Upjohn Institute.
Mader, P., Mertens, D., & Van der Zwan, N. (Eds.). (2020). The Routledge International Handbook of Financialization. Routledge.
Mason, J. W. (2015). Disgorge the Cash: The Disconnect Between Corporate Borrowing and Investment. Roosevelt Institute.
Massó, M., Davis, M., & Abalde Bastero, N. (2020). The problematic conceptualization of financialisation: Differentiating causes, consequences and the constitution of socio economic actors’ financialised behaviour. Revista Internacional de Sociología, 78(4), e169. https://doi.org/10.3989/ris.2020.78.4.m20.001
McKinsey Global Institute. (2025). Out of balance: What’s next for growth, wealth, and debt?
Mutlugün, B. (2023). Financialization and finance-driven capitalism. In A. Arı (Ed.), Capitalism at a Crossroads. Springer.
Orhangazi, Ö. (2008). Financialisation and capital accumulation in the non-financial corporate sector: A theoretical and empirical investigation on the US economy, 1973–2003. Cambridge Journal of Economics, 32(6), 863–886.
Palma, G. (2009). The revenge of the market on the rentiers: Why neo-liberal reports of the end of history turned out to be premature. Cambridge Journal of Economics, 33(4), 829–869.
Stockhammer, E. (2004). Financialisation and the slowdown of accumulation. Cambridge Journal of Economics, 28(5), 719–741.
Vercelli, A. (2014). Financialization in a long-run perspective: An evolutionary approach. International Journal of Political Economy, 42(4), 19–46.
Notlar
-
Buradaki nominal değer, sözleşmelerin referans aldığı toplam tutarı ifade eder. Aynı sözleşmelerin brüt piyasa değeri (gross market value), Haziran 2025 itibarıyla yaklaşık 21,8 trilyon ABD doları idi (BIS, 2025). ↑
-
Bu konuya yazının ikinci bölümünde detaylıca değineceğim. ↑
Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.




