Takip et

Güç (II): Faillik – Yapı İlişkisi

YazarCeren Soylu

16 Nisan, 2026
DOI:10.5281/zenodo.19557600 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Birey ve toplum, toplum ve yapı, ya da genel anlamda faillik ve yapı birbirini nasıl üretir ve dönüştürür?

“Genel anlamda ‘toplum’, kimsenin tam olarak karşılaştığı biçimiyle istemediği, fakat hem bireysel hem de kolektif dönüşüm çabalarına direnç gösteren bir şeydir—bu direnç, illa ki değişmeden kalması biçiminde değil, kimsenin idealine uymayan bir şeye dönüşmesi biçiminde ortaya çıkar.” (Archer, 1995, s. 2)

Faillik–yapı (agency-structure) ilişkisi çerçevesinde güç kavramını kurgulamaya çalıştığımız bu serinin ilk yazısında farklı ontolojik ve metodolojik yaklaşımların gücü nasıl kavramsallaştırdığına dair kısa bir giriş yapmıştık.[1] Bu yazıda da gücü politik iktisadi açıdan düşünürken kullanacağımız faillik-yapı çerçevesini detaylandıracağız.

Faillik (agency), genel olarak bireylerin veya kolektif aktörlerin—gruplar, sınıflar, kurumlar ya da devletler—amaçlı eylemde bulunma, tercihler oluşturma ve bu tercihler doğrultusunda müdahalede bulunma kapasitesine işaret eder. Yapı (structure) kavramı için tekil ve sabit bir tanım vermek zor olsa da, genel anlamda, yapı, aktörler arasındaki ilişkilerin düzenleniş biçimini (örneğin piyasa yapıları), bu ilişkileri şekillendiren kurumsal ve teknolojik koşulları ve bu unsurların birlikte oluşturduğu görece kalıcı düzenlilikleri ifade eder diyebiliriz.

Bireyci (individualist) yaklaşımlarda, yapı epifenomenal ve harici olarak ele alınır; bireysel eylemleri mümkün kılan ve sınırlayan kısıtlar ve fırsatlar kümesi olarak kavramsallaştırılır.  İlintili olarak, toplum, ayrıştırılmış düzeyde anlaşılabilecek bir bireyler toplamı olarak görülebilir. Sosyal yapı da dâhil olmak üzere tüm olgular bireysel düzeyde açıklamak mümkündür: “ilgili bireyler değiştirmek istedikleri takdirde ve uygun bilgiye sahip olduklarında değiştirilemeyecek hiçbir toplumsal/sosyal [social] eğilim yoktur” (Watkins, 1968, s. 271).

Bireyciliğe yöneltilen temel eleştiri, bireylerin içinde yer aldığı toplumsal bağlamı ihmal etmesidir. Metodolojik bireycilikle uyumlu tek toplumsal bağlam “diğer bireyler” olduğundan, sosyal yapı da “kişilerarası ilişkiler bütünü” olarak kavramsallaştırılır (Archer, 1995). Böylece birey gerekli tüm toplumsal/sosyal referansları içerecek şekilde genişletilir. Bireysel tercihlere ve ilintili olarak fayda (utility) optimizasyonu analizlerine öz-çıkarın yanı sıra özgecilik (altruism) ve karşılıklılık (reciprocity) gibi sosyal tercihlerin dâhil edilmesini bu bağlamda düşünebiliriz. Buradan yapılabilecek çıkarım, bu çerçevede bireyin yalnızca kendisinin dikkate aldığı ölçüde önem taşıyan bir toplumsal bağlam içinde konumlandırılmasıdır. Bireyden bağımsız olarak işleyen, kısıtlayıcı, mümkün kılıcı ya da motive edici toplumsal etkiler harici/verili kabul edilir ve bireyin tercih alanının sınırlarını belirler.

Ancak, tarihsel örnekler bir yana, günümüzde ekonomik, siyasal ve teknolojik dönüşümlerin giderek daha karmaşık hale gelmesi, birey ve toplum, genel anlamda da faillik ve yapı, arasında açılıştaki alıntıda not edilen türden bir dinamiği anlamanın önemine işaret etmekte. Örneğin, dijital platform ekonomilerinde bireylerin “serbest” tercihlerinin aslında algoritmik olarak yapılandırılmış seçenekler kümesi içinde şekillenmesi, diğer yandan da algoritmanın bireye göre sürekli güncellenmesi, bu verinin nerede nasıl kullanılabileceğine dair yasal düzenlemelerle politika yapıcılarının hak ve yükümlülükleri belirlemesi bu dinamiğin görece açık bir örneği olarak düşünülebilir. Daha karmaşık bir dinamiğin sergilendiği örnekleri günümüzün jeopolitik gerilimleri sunmakta. Diplomatik dengeler, olası rejim değişikliği senaryoları, enerji piyasaları ve akışları, küresel tedarik zincirleri gibi birçok yapısal koşul, aktörlerin etkileri ve tepkileri ile birlikte her gün dönüşen bir tablo sunmakta. Bildiğimiz tek şey ortaya çıkan tablonun kimsenin idealindeki dönüşüme tam olarak uymadığı.

Buradan yola çıkarak, bu seride sunduğumuz güç kavramsallaştırması ve analizinde de faillik ile yapı arasındaki ilişkiyi doğası gereği gerilimli bir süreç olarak kavramsallaştıran, ikisinin birbirine bağımlı ancak birbirine indirgenemez olduğunu savunan Eleştirel Gerçekçilik (Critical Realism) ontolojik çerçevesini kullanacağım.[2] Bu çerçevede yapının varlığını sürdürebilmesi aktörlerin failliklerine bağlıdır. Bu bağımlılık, yapının toplumsal niteliğinin temelini oluşturur. Toplumsal yapılar, insan failliklerinin hem amaçlanan hem de, çoğu zaman, amaçlanmamış sonuçları olarak yeniden üretilir ve dönüştürülür. Ancak bu durum, yapıların bireysel failliklerin gönüllü yaratımları olduğu anlamına gelmez. Yapılar aktörlerin eylemlerinin hem koşulu hem de sonucudur, fakat, Archer’ın not ettiği gibi, ne tamamen bu eylemler tarafından ve tam olarak onların istediği şekilde yaratılır ne de eylemleri bütünüyle belirler.[3]

Faillik ile yapı arasındaki temas noktası, toplumun temel yapı taşları olan konumlar (positions) olarak kabul edilir (Lawson, 1997).[4] Her konum belirli yükümlülükler, ayrıcalıklar ve sorumluluklar içerir, bunlar konumlara içkindir; o konumu işgal eden bireyden bağımsız olarak mevcuttur ve diğer konumlarla ilişkisel olarak tanımlanır. Konumlara bağlı haklar ve yükümlülükler ile konumların diğer konumlarla ilişkisi, bu konumları işgal eden bireylerin tercih ve teşviklerini belirler. Toplum, bir yönüyle, bu birbirine bağlı ve içsel olarak ilişkili konumlar ile bunlara eşlik eden kurallar ve pratiklerden oluşan dinamik bir karşılıklı bağımlılıklar ağıdır.

Toplumsal yapı ile failliğin bir araya gelişi, bireylerin konumları işgal etmesi sayesinde gerçekleşmektedir. Önceden var olan hak ve yükümlülük kalıpları, konuma belirli çıkar bağları ekleyebilir ve konumu işgal edenleri bazı biçimlerde davranmaya yönlendirebilir. Her birey aynı anda birden fazla konumu işgal edebilir ve bu konumlara bağlı çıkarlar çatışabilir. Böyle durumlarda birey, eylemde öncelik vereceği bir çıkarlar kümesi seçecektir.

İktisat literatüründe Pagano’nun (1999) konumsal mallar (positional goods) kuramı bu yönden önemlidir. Konumsal mal, belirli bir bireyin pozitif miktarda tüketiminin, en az bir başka bireyin aynı malın negatif miktarını tüketmesini gerektirdiği mal türü olarak tanımlanmaktadır. Modern kapitalist toplumlarda servetin tek başına toplumsal sınıfı belirleyemeyeceği—zira sınıf aidiyetinin birden fazla konumsal mal tarafından şekillendirildiği—argümanından yola çıkan bu kuram gücü konumsal bir mal olarak değerlendirmektedir. Buna göre, malla ilgili olumlu tüketim (güç sahipliği), diğer insanların aynı malın negatif miktarlarını tüketmeye istekli olmalarına bağlıdır (Pagano, 1999, s. 79). Bu nedenle, başkalarının tercihlerini manipüle etmek ve onların negatif tüketimi kabullenme eğilimlerini artırmak, gücün genişletilmesinde merkezi bir rol oynar. Pagano’nun analizi, gücün konumsal analizine dikkat çekmesi ve tercihler üzerinden güç kullanımına olanak tanıması bakımından önem taşımaktadır. Bununla birlikte, bu kuramın “konumsal malın” kendisinin yeniden üretim ve dönüşümünü kapsayan daha geniş bir çerçevede konumlandırılması gerekmektedir; bu da faillik-yapı ilişkisinin analizini zorunlu kılmaktadır. Böyle bir çerçeve, güç üzerine konumsal anlayışın gündeme getirdiği dağılım sorunlarının ele alınmasına da imkân tanıyacaktır: Haklar ve yükümlülükler konumlara bağlı olduğu ve bunları işgal eden bireyler aracılığıyla kullanıldığı için, bu hak ve yükümlülüklerin konumlara dağılımı (yani konumların tanımlanması) ve bireylerin bu konumlara dağılımı açıklanması gereken temel meselelerdir.

Bu çerçevede toplum, yalnızca bireylerin toplamı değil[5], faillik ile yapının bütünselliği (totality) olarak ele alınmalıdır.[6] Bir bütünsellik, içsel olarak ilişkili unsurların organik bir bileşiminden oluşmakta ve bu unsurların etkileşimi sonucunda birleşenlerine indirgenemeyen, hatta onların taşımadığı, ortaya çıkan (emergent) özelliklere sahip olabilmektedir.[7] Ortaya çıkışın (emergence) klasik örneği sudur. Bilindiği üzere, oksijen ve hidrojen atomları yalnızca belirli bir şekilde bir bağ kurup ısı açığa çıkaran (ekzotermik) bir kimyasal tepkimeye girdiğinde su molekülü (H2O) oluşmakta, Suyun kendine özgü özellikleri (ör. sıvı olması) onu oluşturan oksijen ve hidrojen gazlarında bulunmamakta. Yani bir bütünsellikte ortaya çıkacak özelliklerde hem bileşenler hem de ne şekilde bir araya geldikleri belirleyicidir ancak bütünselliğin özellikleri bileşenlerin özellikleri ile sınırlı değildir.

Dolayısıyla faillik ile yapının bir bütünselliği olarak ele alındığında, toplum ne yalnızca failliğe ne de yalnızca yapıya indirgenerek açıklanabilir; belirleyici olan, bu ikisi arasındaki etkileşimdir. Bu etkileşim aracılığıyla her ikisi de, dolayısıyla toplum da, hem faillik hem yapı düzeyinde etkili olan güç ve karşı-güçlerin bir sonucu olarak dönüşüme uğrayabilmektedir.

Özetle, bu çerçevede fail, bireyler ya da kolektif aktörler olarak amaçlı eylemde bulunabilme kapasitesine sahip olmakla birlikte, bu kapasiteyi belirli toplumsal konumlara içkin hak ve yükümlülükler aracılığıyla kullanan eyleyicileri ifade eder. Bu kapasite otonom bir iradeden ziyade belirli tarihsel ve toplumsal bağlamlar içinde şekillenen, dolayısıyla konuma içkin haklar ve yükümlülükler tarafından yapılandırılmış bir eyleyebilme yetisi olarak anlaşılmalıdır. Yapı ise bu konumlar, bunlar arasındaki ilişkiler ve bu ilişkileri düzenleyen normlar, kurallar ve maddi koşullardan oluşan, görece süreklilik arz eden ilişkisel bir bütünlüktür. Bu anlamda yapı, failliği mümkün kılan ve sınırlayan koşulları üretirken, aynı zamanda faillik aracılığıyla yeniden üretilir ve dönüştürülür. Dolayısıyla faillik ve yapı ontolojik olarak indirgenemez bir karşılıklı bağımlılık içindedir: yapı, failliğin koşulu olarak önsel bir konuma sahipken, varlığını sürdürmesi ve dönüşmesi bakımından failliğe bağımlıdır. Bu tanımlama, gücün ne yalnızca bireysel özelliklere ne de yalnızca yapısal belirlenimlere indirgenebileceğini, aksine fail ile yapı arasındaki etkileşim içinde ortaya çıkan ve bu etkileşim aracılığıyla yeniden üretilen bir olgu olduğunu kavramsal olarak temellendirir.

Bu önermelerden hareketle bir sonraki yazıda konumlara hakların ve yükümlülüklerin dağılımının, faillik ile “yapısal koşullar”—toplumsal yapının kurucu unsurları—arasındaki etkileşim tarafından belirlendiğini ve bu etkileşimin de mevcut güç yapılarına, dolayısıyla mevcut dağılıma bağlı olduğunu savunan, güç sisteminin dinamiklerini anlamaya yönelik bir çerçeve sunacağım.

Kaynakça

Archer, M. S. (1995). Realist Social Theory: The Morphogenetic Approach. Cambridge: Cambridge University Press.

Bhaskar, R. (1975). A Realist Theory of Science. London: Verso.

Fleetwood, S. (Ed.). (1999). Critical Realism in Economics. Routledge.

Giddens, A. (1984). The constitution of society: Outline of the theory of structuration. Cambridge: Polity Press.

Hamilton, D. (1991). Is institutional economics really “root and branch” economics? Journal of Economic Issues, 25(1), 179–186. 

Hodgson, G. M. (2000). What is the essence of institutional economics? Journal of Economic Issues, 34(2), 317–329.

Hodgson, G. M. (2002). Reconstitutive Downward Causation: Social Structure and the Development of Individual Agency. In E. Fullbrook (Ed.), Intersubjectivity in Economics: Agents and Structures (pp. 159–180). London and New York: Routledge.

Lawson, T. (1997). Economics and Reality. London and New York: Routledge.

Lawson, T. (2003). Reorienting Economics. London and New York: Routledge.

Pagano, U. (1999). Is Power an Economic Good? In S. Bowles, M. Franzini, & U. Pagano (Eds.), The Politics and Economics of Power. London: Routledge.

Watkins, J. W. (1968). Methodological Individualism and Social Tendencies. In Brodbeck (Ed.), Readings in the Philosophy of the Social Sciences (pp. 269–280) New York: Macmillan.

Notlar

  1. Güç: Ontolojik Yaklaşımlar (I) https://katmanportal.com/guc-ontolojik-yaklasimlar-i/

  2. Eleştirel Gerçekçilik esas olarak Bhaskar’ın (1975) çalışmalarına dayanmaktadır. İktisat alanında Lawson (1997, 2003) ile Fleetwood (1999) incelemeleri temel referanslardandır.

    Aylin Topal’ın ‘Katmanlar Arasılık ve Gerçekçi-İlişkisel İncelemeler’ yazısı da Eleştirel Gerçeklik ontolojisine bir giriş sunmaktadır. https://katmanportal.com/katmanlar-arasilik-ve-gercekci-iliskisel-incelemeler/

  3. Eleştirel Gerçekçilik’te fail–yapı ilişkisine dair bu anlayış “toplumsal etkinliğin dönüşümsel modeli” (transformational model of social activity) olarak adlandırılır. Yapının hem eylemin koşulu hem de sonucu olması “yapının ikiliği” (duality of structure) (Giddens, 1984) ve “yeniden kurucu aşağı doğru nedensellik” (reconstitutive downward causation) (Hodgson, 2000) olarak ifade edilir. Eylemin hem amaçlanmış üretim hem de amaçlanmamış (yapısal) yeniden üretim içermesi ise “praxis’in ikiliği” (duality of praxis) olarak adlandırılır (Bhaskar, 1975).

  4. Konum kavramı Kurumsalcı yaklaşım için de önemlidir. Hamilton (1991), toplumda belirli rollerin bu rolleri yerine getirenlere kurumsal çerçeve içinde bir statü kazandırdığını belirtir. Bu statü konumları, belirli davranışları uygun sayan normlar (mores) tarafından tanımlanır ve kurumsal yapı içinde statü ilişkilerini belirler. Ancak Hamilton bu süreci daha çok kültürün katı ve geleneksel yönüyle ilişkilendirir.

  5. Nitekim bu durumda toplanabilirlik (additivity) varsayımları karşılanmamaktadır; zira bireyler birbirinden bağımsız değildir ve bağımsız etkilerin toplanarak ifade edilebileceği doğrusal bir biçimde etkileşime girmemektedir.

  6. Burada geliştirilen toplum kavrayışı, Eleştirel Gerçekçiliğin toplumsal alan anlayışıyla örtüşmekte ve ona ait şu özellikleri taşımaktadır: Toplumsal alan, dönüştürücü insan eylemine bağımlı olduğundan özünde dinamik ve süreçseldir; toplumsal alandaki etkenler ‘içinde bulundukları ilişkiler aracılığıyla varlıklarını ve niteliklerini kazandıklarından’ içsel ilişkili ya da organiktir; son olarak söz konusu alan, ‘insan pratiklerine ve diğer olgulara indirgenemeyip altta yatan yapıları ve süreçleri […] ile bunların güç ve eğilimlerini içerdiğinden’ yapısal bir nitelik taşımaktadır (Lawson, 2003, s. 17).

  7. Ortaya çıkış kavramını özgünlüğü çerçevesinde Conwy Lloyd Morgan şöyle tanımlamıştır: “Kısaca ifade etmek gerekirse, o, p, q gibi belirli ‘madde’ birimlerinin R ilişkisel düzeni içinde bir ‘töz’ birliğine girdiklerinde, R (o, p, q) bütününün, o, p ve q’nun özelliklerinin önceden bilinmesinden çıkarsanamayacak bazı özelliklere sahip olduğu hipotezidir” (Morgan, 1932, s. 253; aktaran Hodgson, 2002, s. 162).

  • Lisans derecesini (2004) Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde, doktorasını (2010) Universita Degli Studi di Siena’da Politik İktisat alanında tamamlamıştır. University of Cambridge, University of Indiana ve Santa Fe Institute’te akademik araştırmalarda bulunmuştur. 2011-2025 yılları arasında University of Massachusetts Amherst  Ekonomi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Halen Fenerbahçe Üniversitesi Ekonomi ve Finans bölümünde öğretim üyesidir.  Araştırma alanları mikroekonomi, oyun teorisi, politik ekoloji, güç ilişkilerinin politik iktisadı ve kolektif hareketleri kapsamaktadır.

    Diğer Yazıları