Kendine has ‘liberal sosyalizmi’ ve kadınların boyun eğdirilmesi üzerine yazıları Mill’i klasik politik ekonomi geleneğinin ‘sol’ kanadına yerleştirse de, ekonomi-politik düşüncesi ile sömürge halkları için ‘müşfik despotizm’ savunusu arasındaki bağ, özgürlükçü fikirlerinin coğrafi ve sınıfsal sınırlarını sorgulatıyor.
Giriş
Bu yazı, Mill’in bu duruşunun teorik ve pratik sınırlarını iki temel eksende tartışmaktadır. İlk bölümde; Mill’in sosyalizm kavrayışı, üretim ve bölüşüm ilişkilerine yaklaşımı ile dönemindeki toplumsal mücadelelere karşı takındığı “uzlaştırmacı” tutum üzerinden incelenmektedir. İkinci bölümde ise tartışma, Mill’in profesyonel kariyerinin merkezinde yer alan Doğu Hindistan Kumpanyası tecrübesine kaydırılmaktadır.
9 Mart tarihli Katman yazısında, Muammer Kaymak, 18. yüzyıl İskoç Aydınlanmasının önde gelen figürlerinden Adam Smith’in (1723-1790) günümüzde “İngiltere merkezli laissez- faire ideolojisinin seküler bir azizi”ne nasıl dönüştürüldüğünü tartışıyordu. Ona göre mirasının bu şekilde çarpıtılması Smith’in “kapitalist toplumun çelişkilerini sorgulayan çok katmanlı düşüncesinin üzerini örtüyor”du.
Ertesi gün Katman ve yazarlarının sosyal medyada paylaşımları üzerinden o haftanın yazılarını incelerken, Emre Özçelik’in, X hesabından Kaymak’ın yazısıyla ilgili yaptığı paylaşıma denk geldim. Özçelik, yorumunda “neoliberallerin Smith’i emek düşmanı projelere alet etmesini” bir “komplo” olarak nitelendiriyor; ancak Smith’ten en fazla “ılımlı bir sosyal demokrat” çıkabileceğini savunarak, John Stuart Mill’i (1806-1873) “feminist ve özgürlükçü bir sosyalist” olarak onun bir adım ilerisine yerleştiriyordu.[1] Bu yazıda ulusal ve uluslararası yazında da yaygın biçimde karşılaştığımız – Smith ve Mill’e dair – bu değerlendirmeleri neden hatalı bulduğumu gerekçelendirmeye çalışacağım.
Mill’in özel mülkiyet yanlısı liberal sosyalizmi
Mill, kapitalist üretim ilişkilerini “doğal” ve “teknik” konular olarak tartışma dışı bırakırken; bu zeminden türeyen bölüşüm ilişkilerini, “insan aklı ve iradesine bağlı kurumsal bir konu” olarak ele almıştır. Böylelikle sınıflar arası gelir eşitsizliklerini giderecek şekilde bölüşümü yeniden düzenlemekte devlete yaşamsal roller atfetmiş; devlet yetkisine karşı bireysel özgürlükleri savunurken, gelir adaletinin tesisinde faydacılığın ilkeleriyle uyumlu kurumsal ve yasal reformların önemine vurgu yapmıştır.
İktisadi alanı “doğal” ve “iradi” olarak ikiye bölen bu stratejik hamle, uluslararası iktisadi düşünce yazınında Mill’in genellikle “liberal bir sosyalist” olarak kabul edilmesinin nedenlerinden birisidir (Şenses ve Özçelik, 2017: 66-7; ayrıca bkz. McCabe, 2021). Mill’in eserlerinde bu değerlendirmeyi pekiştiren ifadelere bolca rastlanır. Mesela Otobiyografi’de şunları yazıyor:
“[F]akat nihai gelişim idealimiz demokrasinin çok ötesine geçti ve bizi hiç şüphesiz sosyalist genel sıfatı altında sınıflandırabilecek hale geldi” (Mill, 2021: 174).
Mill’in sosyalizminin kendilerini özgürlükçü olarak tanımlayanlar nezdinde ilgi uyandırıyor oluşunda metinlerinde başvurduğu kimi anahtar sözcüklerin rolü yadsınamaz. Örneğin, yine Otobiyografi’de “dünyayı düzeltme” idealini yaşamında gerçek bir amaç olarak gördüğünü yazar. Ancak hemen ardından, bu idealin devrimci altüst oluşlarla değil, ancak eğitimli bir işçi sınıfının sermayedarlarla kuracağı kooperatifçi ortaklıklar ve kademeli yasal reformlar aracılığıyla gerçekleşebileceğine inandığını ekler (Mill, 2021: 101, 175-6).
Çözüm yolu, düzenin apar topar “alaşağı edilmesi” veya varlıklı sınıfların şiddet yoluyla mülksüzleştirilmesinden [yani mülkiyet düşmanlığından] değil, işçi kesimlerinin kooperatifler aracılığıyla mülkiyete ortak edilmesinden geçmektedir. Zira mülkiyet karşıtı her türlü radikal saldırı, İngiliz işçisinin iyi huylu doğasına aykırı olan ve ancak Kıta Avrupası’ndan sızan yani kökleri dışarıda bazı provokatörlerin kışkırtmalarından ibarettir (Mill, 1879: 15).[2]
En önemli eserlerinden olan The Principles of Political Economy’nin – içinde “liberal bir sınıfsız toplum” vizyonuna dair tartışmalar barındıran – “Emekçi sınıfların muhtemel geleceği üzerine” başlıklı bölümünde, mülksüz işçilerin sisteme düşman ve kışkırtmalara açık olacağından söz etmektedir. Dolayısıyla ona göre kooperatif içinde küçük de olsa bir mülkiyet hissesine sahip olan işçiler mülkiyet düzeninin koruyucuları haline gelebilecektir (bkz. Mill, 1848, 4 Kitap, 7. Bölüm). Üretim sürecini doğa yasaları gibi değişmez ve “teknik” bir alan olarak kabul edip, toplumsal adaleti yalnızca bölüşüm ilişkilerinde aradığı için; mülkiyetin özündeki sınıfsal hiyerarşiyi yapısal bir sorun olarak ele almamış; iyileştirilebilir bir “kurumsal düzenleme” meselesi olarak anlamıştır. Dolayısıyla o ve izleyicileri, sınıfların mülkiyet sistemi içinde eriyeceği ütopik bir toplumsal düzeni olanaklı görebilmişlerdir.
Her ne kadar çeşitli vesilelerle mülkiyet karşıtı itirazlara kayıtsız kalınmamalı, hoşgörü gösterilmeli diye yazmışsa da, Mill, mülkiyet haklarına yönelik “fiili saldırıları” veya mülkiyetin zorla yeniden dağıtılması yönündeki radikal girişimleri, toplumun bir arada yaşama iradesine saldırı olarak görür. Ona göre, bir yasa koyucu mülkiyeti tartışabilir ama bir kitle mülkiyete el koyamaz. Bu eylemlilik, yasalarca en sert şekilde bastırılmalıdır. Özel mülkiyeti – İngiliz toplumunun adeta değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir kurumu olarak – en iyi formuna ulaştırmak derdindedir (Bkz. Mill, 1879: 13-20).
Üvey kızı Helen Taylor, Fortnightly Review (1879) dergisinde tefrika edildikten sonra ölümünün ardından Sosyalizm (Chapters on Socialism) adıyla kitaplaştırılan eserinin giriş bölümüne yazdığı notunda, Mill’in bu konuya neden ilgi gösterdiğini açıklıka dile getirmiştir: Buna göre Mill, 1848 devrimleri sürecinde bir hayli dert edindiği – Avrupa’nın, kendi deyimiyle, tüm “uygar” ülkelerinde yükselen sınıf mücadeleleriyle el ele gelişen – sosyalist fikirlerin ve Henri de Saint-Simon (1760-1825) ve Robert Owen (1771-1858) gibi spekülatif teorisyenlerin, “var olan sıkıntıları artırmadan, hem gereksiz hem de yeni sorunlara yol açmayacak şekilde mevcut düzene eklemlenmeleri”ni sağlamak istemişti (Taylor, 1879: 5). Bu konuda fazla ümit vadetmeyen çağdaşları Karl Marx (1818-1883) ile Friedrich Engels’e (1820-1895) ve radikal izleyicilerine ise muhtemelen bu yüzden hiçbir referans vermemişti.[3]
The Principles of Political Economy (1848), Victoria dönemi liberalizminin zirvesi olan 19. yüzyılın ortalarından itibaren İngiltere’de ve ABD’de başlıca iktisat ders kitabı olarak okutulmuştu. Bu eserde Mill, tarımsal üretimde büyük ölçekli kapitalist çiftliklerin daha verimli olacağını savunan çağdaşı birçok İngiliz iktisatçının aksine toprakta küçük köylü mülkiyetini savunmuştur. Bunun sebebi bir köylünün kendi toprağını işlerken başkasının toprağında ücretli işçi olarak çalışmaktan daha fazla motive olacağını düşünmesidir. O da tıpkı yazar Arthur Young (1741-1820) gibi “mülkiyet büyüsünün kumu altına çevirdiğine” inanır:
Bir adama çorak bir kayanın mülkiyetini verin, onu bir bahçeye çevirecektir; [ancak,] ona bir bahçeyi dokuz yıllığına kiralayın, orayı da bir çöle çevirir. (Mill, 1848: 329).
Burada asıl meselenin mülksüz ve ezilenlerden (topraksız köylülerden) yana ilkesel/siyasal bir tavır almaktan ziyade, özel mülkiyetin faziletlerinin altını çizmek olduğu çok açıktır. Diğer deyişle, Mill’in bu yeniden dağılımcı fikirleri elbette önemlidir; ancak bu, söz konusu tavrın sosyalizmi mevcut mülkiyet sisteminin ılımlı bir unsuru haline getirmek isteğini gerçeğini unutturmamalıdır. Acaba Mill’in ilericiliğinin sınırını asıl belirleyen şey, bu görüşlerin “ekonomik verimlilikler” ile aralarındaki uyum muydu? Uyuşmasaydı, onları hâlâ savunur muydu? Aşağıdaki tartışma okuyucuya bu konuda bir fikir verebilir.
Müşfik bir despot olarak Doğu Hindistan Kumpanyası
Doğu Hindistan Kumpanyası, yaklaşık bir asır boyunca Hindistan’ı, Londra’daki Hindistan Evi (East India House) merkezli yönetim kurulu üzerinden, özel bir ordu ve devasa bir bürokrasi aracılığıyla sistemli bir şekilde yağmaladı. Bu dönemde “Şirket Yönetimi” (Corporate Raj) kendi parasını bastı, kendi mahkemelerini kurdu ve kendi dış politikasını yürüttü. 1760’larda ele geçirdiği vergi toplama yetisini Hint mallarını alıp Avrupa’da satmak için kullandı. Aşırı vergilendirme ve tarımsal kaynakların sömürülmesi, 1770 Bengal Kıtlığı gibi büyük felaketlere zemin hazırladı. Bunlar ayyuka çıkan yolsuzluk iddiaları, yerel halk üzerindeki ağır vergiler ve sömürgeci-ırkçı baskılarla birleşince 1857 Büyük Hindistan İsyanı patlak verdi. 1858 yılında parlamentodan geçen yasa ile Hindistan üzerindeki tüm egemenlik yetkileri ve mülkiyet iddiaları doğrudan İngiliz Kraliyeti’ne (British Raj) devredilmişti. Bu hamleyle birlikte, daha önce özel bir ticari teşekkülün imtiyazlı mülkü statüsünde olan koca bir alt kıta, Britanya devletinin doğrudan bir parçası haline gelerek “millileştirilmiş” oldu. (bkz. Robins, 2017: 285-91).
Mill’in mülkiyet konusundaki “hassasiyeti,” kendisini – bu defa da – şirketin Hindistan’daki egemenlik (yani mülkiyet) haklarını savunurken gösterir. Mill, kimilerinin “tarihteki en uzun şirket sızlanması” olarak tanımladığı ünlü yazışmalarında, şirketin İngiltere’ye kendi hesabından ve kendi sivil ve askeri çalışanları vasıtasıyla “Doğu’da muazzam bir imparatorluk kazandırdığını” yazıyordu. Hatta ona göre Doğu Hindistan Kumpanyası, “İnsanoğlunun bugüne kadar bilinen en hayırsever [yönetimi]” idi (aktaran. Robins, 2017: 287).
Oysa Adam Smith, Milletlerin Zenginliği’nde (1776), merkantilizm eleştirisinin bir yansıması olarak, sömürgelerin tekelci imtiyazlarla korunan ticaret şirketlerinin mülkiyetinde olmasını Mill’in tam tersine, “mümkün olan en kötü yönetim biçimi” olarak nitelemiş ve tüccar ruhunun devlet idaresine girmesini bir yozlaşma kaynağı olarak görmüştü. Smith’in gözünde Doğu Hindistan Kumpanyası gibi tekeller – yarattıkları ekonomik adaletsizliğin ötesinde – iyi bir yönetimin en büyük düşmanları idi (bkz. Smith, 2017: 704-6; Robins, 6. Bölüm). Smith’in bu ticaret sistemi eleştirisi, kimi araştırmacılar tarafından, liberal anti-emperyalizmin erken bir ifadesi olarak görülmüştür.[4] Şirketin Hindistan’da egemenlik gücünü ele geçirmiş olmasını “sıra dışı bir saçmalık” ve “telafisi mümkün olmayan” bir hata olarak tanımlamıştır. Milletlerin Zenginliği’nde şöyle yazar:
Bu gibi tekelci ortaklıklar, neresinden bakılsa baş belasıdır; kuruldukları ülkeleri her zaman az çok tedirgin eder, yönetimleri altına düşmek bahtsızlığına uğrayan ülkeler için ise yıkım olurlar (Smith, 2017: 710, vurgular bana ait).
Smith böyle söylerken, Mill’in 35 yıl boyunca çalıştığı ve Başmüfettiş olarak en üst düzey yöneticisi olarak da görev yaptığı Kumpanya’nın bekası için yazdığı mektubunda kullandığı dil – özellikle yerli halklarla ilgili yaptığı bazı yorumlar – kendisiyle ilgili var olan “özgürlükçü sosyalist” imajıyla derin bir tezat oluşturur. Ona göre demokrasi ve özgürlük (temsili hükümet sistemi), sadece belirli bir medeniyet eşiğini aşmış uluslar içindir. Hindistan gibi “geri” kalmış yarı-barbar toplumlar için özgürlük felaket getirir; zira bazı toplumlar gelişimlerinin henüz “bebeklik” aşamasındadır.
Kendisi gibi uzun yıllar Kumpanya için çalışmış olan babası James Mill (1773-1836), İngiliz Hindistanı’nın Tarihi’nde Hinduların ve Müslümanların ahlaki yapısını tarif ederken bu halkların “doğuştan gelen” yalancılıkları veya “hilekârlıkları”ndan söz ediyordu. Bunlar İngilizlerin ırkçı/sömürgeci egemen sınıflarının zihniyet dünyasını yansıtan sıradan ifadelerdi. Oğlu John Stuart’ta da sömürgeci “aydınlanmış ulusa” üstünlük ve haklılık atfeden çok sayıda ifadeye rastlanır, yerli halklar için en iyi yönetimin, “dışarıdan gelen” ve onları rasyonelleştiren “müşfik bir despot” (benevolent despotism) ile mümkün olduğunu düşünmesi gibi. Aslında temsili yönetim mevcut olan en iyi hükümet sistemdir; ancak bu durumun istisnaları mevcuttur:
Yerli bir despotizm altında iyi bir despot nadir ve geçici bir tesadüftür. Ama daha uygar bir halkın hâkimiyeti altında olduklarında, bu uygar halk onlara bunu sürekli olarak tedarik eder (Mill, [1861] 2024: 281).
Yukarıdaki pasajı ilerici liberal aydınları çok önemsedikleri bir metin olan Temsili Yönetim Üzerine Düşünceler’den aldım. Burada söz konusu aydınlık, iyi/müşfik (ancak sömürgeci) despot, “yönetilenler dışında kimseye karşı yerine getirilecek sorumluluğu olmadığı”ndan ötürü bu işi zaten en iyi şekilde yapmakta olan Doğu Hindistan Kumpanyası’ndan başkası değildir (s. 290). Yönetim kraliyete geçtikten hemen sonra yayımlanan yine çok önemli bir metninde – Özgürlük Üzerine’de (On Liberty) – ise şunları yazmıştır: “Despotizm, barbarlarla başa çıkmada meşru bir yönetim biçimidir; tabii ki amaç onların gelişmesi ise ve bu amaca gerçekten ulaşılması, kullanılan yöntemleri haklı kılıyorsa” (Mill, 1864: 23).
Sonuç: John Stuart Mill ve demokratik emperyalizm
Bu yazıda J Mill’in liberal sosyalizminin, mülkiyet ilişkilerini sorgulamak yerine, mülkiyetin kapsamını genişleterek mevcut toplumsal düzeni daha kapsayıcı ve istikrarlı bir zemine oturtma çabası olduğu işaret etmeye çalıştım. Yarı-barbar sömürge halkları söz konusu olduğunda ise zaten kısıtlı olan bu perspektiften “müşfik bir despot” lehine nasıl vaz geçilebildiğini tartıştım.
Onun sömürgecilik, yerli topluluklar ve buralardaki yönetim sistemleri hakkındaki düşüncelerinin çağdaş okuyucuları ve sevenlerinin en gözde başlıkları olmadığının farkındayım. Gerçekten de Mill, sömürge halklarına karşı sergilediği küçümseyici tavır ve bu toplumlara dair anlayışı nedeniyle eleştirilmeyi kesinlikle hak etmektedir. Ancak bu yazı bağlamında amacım tek başına – Batı’da hala yaygın olan – bu ırkçı/beyaz üstünlükçü zihniyet yapısının çözümlemeleri üzerindeki etkisini vurgulamak değildi. Nitekim dün Irak’ta bugün Filistin’de, Suriye’de, İran’da, Venezuela’da ve sayısız coğrafyada “rejim değişikliği”, “terörle mücadele” vb. gerekçelerle işledikleri insanlık suçlarını meşrulaştıranlar, bugün tam olarak Mill’in kendi zamanında “aydınlanmış” İngiliz ulusuna ve “müşfik bir despot” olarak kumpanyasına hak ve vazife saydığı şeylerin aynısını yapmıyor mu?[5]
Bu çelişkili pozisyonlardan hareketle yazıda Mill’in dünyayı düzeltmeye dair “sosyalist” ideallerinin ilkesel ve varoluşsal kaygılardan ziyade koşullara bağlı, dönemsel bir strateji ve mevcut sınıfsal hiyerarşiyi tahkim eden bir ehlileştirme arayışı olarak gördüğüme dair argümanlarımı paylaştım.
Smith’i bazı açılardan Özçelik’in önerdiği gibi “ılımlı bir sosyal demokrat” diye nitelendirmek elbette mümkündür, özellikle de değerlendirme günümüz kurumları ve iktisadi dinamikleriyle, yani geriye dönük olarak yapıldığında. Ancak bu yargı, onun eleştirisinin gücünü – yani 18. yüzyıl materyalizmi ve Aydınlanma düşüncesinden beslenen, kendi çağının egemen kurumsal ve düşünsel yapılarına yönelik radikal eleştirisini – görünmez kılacağı için ister istemez eksik kalır. Önemli sınırları bulunmakla birlikte Smith’in liberal anti-emperyalizminin – bu tartışma bağlamında – Mill’in demokratik emperyalizm vizyonunun bir hayli önünde olduğu ise tartışma götürmez bir olgudur.
Son bir not: John Stuart Mill’le özdeşleşen “özgürlükçü sosyalist” imgesinin çok önemli bir bileşeni olan feminist pozisyonu, ardındaki iktisadi (faydacı) mantığı ve sınırlarını incelemek zaman ve kelime sınırı sebebiyle burada mümkün olmadı. Dolayısıyla, bu çok önemli tartışmayı başka bir yazıya bırakıyorum.
Kaynakça
İnce, Onur Ulaş (2021) “Adam Smith, Settler Colonialism, and Limits of Liberal Anti-imperialism,” Journal of Politics 83(3), https://doi.org/10.1086/711321
Kaymak, Muammer (2026). “Milletlerin Zenginliği 250 Yaşında: İki Adam Smith”. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.18912071
Marx, Karl ([1867] 2015) Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, I. Cilt, çev. M. Selik ve N. Satlıgan, İstanbul: Yordam.
McCabe, Helen (2021) John Stuart Mill, Socialist, McGill-Queen’s University Press.
Mill, John Stuart (1879). Socialism, der. Helen Taylor, Chicago: Belfords & Clarke Co..
Mill, John Stuart ([1873] 2021) Otobiyografi, çev. Ö. Orhan, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Mill, John Stuart ([1861] 2024) Temsili Yönetim Üzerine Düşünceler, çev. Ö. Orhan, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Mill, John Stuart ([1859] 1864) On Liberty (3. Basım), Londra: Longman, Green, Longman, Robert & Green.
Mill, John Stuart ([1858] 1990) The Collected Works of John Stuart Mill, Volume XXX – Writings on India. (Der. John M. Robson, Martin Moir, ve Zawahir Moir). University of Toronto Press.
Mill, John Stuart (1848). Principles of Political Economy with Some of Their Applications to Social Philosophy. Vol I-II, London: John W. Parker, West Strand.
Robins, Nick (2017) Dünyayı Değiştiren Şirket: Doğu Hindistan Kumpanyası’nın Modern Çokulusluluğu Şekillendirmesi, çev. M. İnanç Özekmekçi, İstanbul: H2O Kitap.
Smith, Adam ([1776] 2016) Milletlerin Zenginliği, çev. H. Derin, XI. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Şenses, Fikret ve Emre Özçelik (2017) “Dününden Bugününe İktisadi Düşünce,” F. Şenses. İktisada (Farklı Bir) Giriş içinde, İstanbul: İletişim, 33-136.
Taylor, Helen (1879) “Preliminary Notice,” J. S. Mill, Socialism içinde, 5-6.
Notlar
-
Daha detaylı bir tartışma için Fikret Şenses’in İktisada (Farklı Bir) Giriş (2017) kitabında Özçelik’le beraber kaleme aldıkları ilk bölümüne bakılabilir (Şenses ve Özçelik, 2017: 66-7). ↑
-
Mill’e (1879: 16) göre mülkiyet karşıtı doktrinlerin en geniş anlamıyla büyük işçi kitlelerini etrafında topladığı yerler Fransa, Almanya ve İsviçre’dir. ↑
-
Öte yandan Mill’in yazdıkları Marx’ın (2015: 25) gözünden kaçmamıştır. Mill’in sermayenin ekonomi politiği ile proletaryanın artık daha fazla görmezden gelinemeyen taleplerini “bağdaştırma” çabasını hedef almış; onu “yavan bir bağdaştırmacılık” (shallow syncretism) arayışının “en mükemmel temsilcisi” olarak sert bir biçimde eleştirmişti. N. Çernişevskiy’nin çalışması Mill’e Göre Ekonomi Politiğin Temelleri’ne atıfla Mill’in bu beyhude çabasını “burjuva iktisadının iflasının ilan edilmesi olarak gördü. ↑
-
Bu konuda Smith’in liberal anti-emperyalizmi ve sınırları bir için bkz. İnce (2021). ↑
-
Mill’in İngiliz Hindistanı üzerine yazdıkları ve müşfik despotizm metaforunun Irak’ın işgali bağlamında işlevsel bir yorumu için Stanley Kurtz’un şu makalesine bakılabilir. ↑
