Tavuk mu, yumurta mı? Ya da tavuklar mı daha az yumurtluyor, yoksa yumurtalardan mı daha az tavuk çıkıyor? Bu metin, politik iktisat cephesinde hem bir o kadar eski hem de her daim güncel yatırım – kâr ilişkisi tartışmasını kısaca özetliyor.
Bir önceki yazıda yatırıma odaklanmış ve yatırımın üretim seviyesinin artırılması amacıyla yapılan sabit sermaye artırımı olduğunu söylemiştik. Ama kapitalist sistemde yatırımı neyin motive ettiğini ve neden yatırımların azaldığını ve arttığını sorgulamamıştık. Bu yazıda bu sorulara geleneksel bir teorik tartışma ve son 10-15 yılın literatürü çerçevesinden bakmak istiyoruz.
Roberts’in çalışmasından aktaracak olursak (2017), Marksist ve Keynesçi analizler, yatırımın, özellikle de iş sektörü yatırımlarının, ekonomik büyümenin temel itici gücü ve kapitalist iş döngüsündeki canlanma ve durgunluk dönemlerinin başlıca belirleyici faktörü olduğu konusunda hemfikirdir. Burada bir parantez açarsak, bu durum, neoklasik teorinin görüşüne aykırıdır; zira bu teori, “tüketici kraldır” öncülünden hareket eder ve canlanma ve durgunluk dönemlerini ancak tüketici talebindeki dalgalanmaların açıkladığını savunur.
Ancak Marksist ve Keynesçi görüş, yatırımın kaynağında ve yatırımın ekonomik dalgalanmalarını açıklama şeklinde farklılaşır. Ortodoks Keynesçiler için krizler, yatırım ve tüketimdeki düşüşle kendini gösteren toplam veya “etkin talebin” çökmesi nedeniyle ortaya çıkar. Talep ve yatırımlardaki bu düşüş, istihdamda azalmaya ve dolayısıyla gelirlerin düşmesine yol açar. Sonuç olarak, nedensel ilişki, yatırımın gelir, istihdam ve kâr yaratmasıdır. Kâr ancak yatırım kararı sonucunda yapılan harcamalarla oluşur. Nihayetinde kâr, üretim faktörlerinin bedelleri ödendikten sonra kalan bir artıktır.
Minsky ve Kalecki de yatırım ve kâr konusunda Keynes’i destekleyen argümanlarda bulunmuşlardır. Minsky için ipleri elinde tutan kamu ya da özel yatırımlardır. Ekonominin gidişatı, özel sektörün geleceğe dair beklentileri ve kamunun harcama politikaları tarafından belirlenir.
Yine Kalecki için kapitalist, verili bir zamanda ne kadar tüketeceğine ya da ne kadar yatırım yapacağına karar verebilecekken, ne kadar kazanacağını kestiremez. Tam da bu nedenle kâr, yapılan yatırımların ve harcamaların sebebi değil sonucudur.
Granados’un (2013) da belirttiği gibi, “tüm Keynesçi okul için yatırım, makroekonomik dinamikleri açıklayan ve döngüyü yönlendiren temel değişkendir.” Peki, Keynes’e göre yatırım bağımsız değişken ise, yatırımdaki düşüşün nedeni nedir? Keynes’e göre bu, girişimciler arasında “hayvani içgüdülerin” yitirilmesi ya da yatırım için kaynak kullanma konusunda güven eksikliğidir. Minsky’nin de ifade ettiği gibi, yatırım gelecekteki gidişata dair beklentilerin öznel niteliğine, teknik olarak da bankacıların ve ticari müşterilerin, farklı türdeki sermaye varlıklarındaki pozisyonların finansmanı için uygun borç yapısını belirlemedeki öznel kararlarına bağlıdır. Dolayısıyla kârlar beklentilere bağlıdır ve krizler, finansal spekülatörlerin beklentilerindeki değişikliklerin sonucudur.
Öte yandan Marx ve onu izleyen Marksistler, kapitalizm analizine, ancak emeğin sömürülmesi yoluyla elde edilen artı değerin tanımı ile başlar. Kâr bir artık değil, emeğin yarattığı katma değerin el konulan bölümüdür ve sistemin devamlılığı için gerekli temel kaynaktır. Dolayısıyla kâr, kapitalist birikimin itici gücüdür. İşletme yatırımlarını yönlendiren unsur, hayvani içgüdüler değil, kârlılık, kârlar ve kâr beklentisidir. Marx’a göre sermaye birikimi, parasal kârların üretimi genişletmek amacıyla sermaye mallarının satın alınmasında (Marksist terminolojide sabit sermaye) veya ücretlerin ödenmesinde (değişken sermaye) gerçekleşir. Bu bakımdan, Marksist sermaye birikimi kavramı, genellikle sermaye mallarının satın alınmasını ifade eden ulusal hesaplar ve ana akım iktisattaki yatırım kavramından çok daha geniş bir kapsamdadır. Sermaye birikiminin güçlülüğü de ancak kârlılığın güçlülüğü ile açıklanabilir.
Hem Granados hem de Roberts çalışmalarında, Keynesyen argümandansa Marksist argümanı, yani kârların yatırımları açıkladığı argümanını destekleyen ampirik kanıtlar da sunmaktadırlar. Hatta bu kanıtların bazıları bizzat ana akım finans kurumlarının yayınladıkları raporlarda teşhir edilmektedir.
Yine Marksistler için, kârlılık artıyorsa finans sektöründeki istikrarsızlık tek başına büyük bir krize yol açmaya yetmez. Keynes/Minsky yaklaşımı bu açıdan bakıldığında özneldir ve beklentilere dayanır. Marksist yaklaşım ise nesneldir ve klasik politik iktisadın değer yasasına dayanır.
Fakat bu yazının konusu iş çevrimleri, dalgalanmalar ve istikrarsızlığın nasıl oluştuğu ya da bu dinamiklerin belirleyicilerinin neler olduğu değil. Yazının geri kalanında kâr ve yatırım ilişkisinin, özellikle gelişmiş ekonomiler bağlamında son 30-40 yıllık serüvenini inceleyeceğiz.
Durand ve Gueuder, 2018 yılında yayımladıkları makalelerinde, finansallaşma, küreselleşme ve son dönemde tekelleşmenin damgasını vurduğu bir süreçte, gelişmiş ekonomilerin finansal olmayan şirketlerinin (reel sektörlerinin) kârlarına bağlı yatırım davranışlarını makro düzeyde inceliyorlar. Bu dönemde kâr ve yatırım ve dolayısıyla kâr ve sermaye birikimi ilişkisi giderek silikleşmiş. Halbuki politik iktisadın bize en başından beri anlattığı, kâr ve yatırım arasındaki ilişkinin, nedensellik hangi yönden olursa olsun kapitalizm için kritik olduğudur. Firmalar daha fazla yatırım yapmadıkça kârlarını artıramazlar, ya da firmalar kârlarını artırmadıkça yatırım yapmazlar ve bu da kapitalizmin doğasına aykırı bir gidişattır.
Bu bağlamda, yazarlar literatürde firmaların yatırım davranışını ve yatırım-kâr arasındaki zayıflayan ilişkiyi açıklayan dört temel anlatı belirliyorlar. “Rantçıların İntikamı” anlatısı, finansal ödemelerin artmasının sanayi sektöründeki birikmiş kârları daralttığını ve bunun da yatırım büyümesinin yavaşlamasına yol açtığını öne sürmektedir. “Birikimin Finansal Dönüşümü” anlatısı, öncü firmaların stratejisinin üretken yatırımlardan ödün vererek finansal gelirler yoluyla daha yüksek kısa vadeli kârlılığa yönelmesiyle, reel yatırımların aleyhine finansal yatırımların ikame edildiğini ortaya koymaktadır. Bu ilk iki anlatı, daha geniş kapsamlı finansallaşma süreciyle bağlantılıdır. Küreselleşme anlatısı, dünya ekonomisinin daha derin entegrasyonunun etkisine odaklanmaktadır. Bu anlatı, küresel kuzeydeki lider firmaların, düşük ücretli ülkelerden tedariklerini artırarak ve iç yatırımları feda ederek küresel güneydeki yeni yatırım fırsatlarını değerlendirirken, daha düşük girdi fiyatları sayesinde marjlarını yükseltmeyi başardıklarına işaret etmektedir. Son olarak, Tekelleşme anlatısı, rekabetin gerilemesini yatırım teşviklerinin azalmasıyla ilişkilendirmekte ve diğer anlatıların her birini destekleyebilecek piyasa yapısındaki değişiklikleri ortaya koymaktadır: İlk olarak, rekabet baskısının ortadan kalkması nedeniyle, kârlar korunurken yatırım yapma teşvikleri azalabilir; bu da, birikmiş kârların nispeten işe yaramaz hale gelmesiyle birlikte rantçılara cömert ödemeler yapılmasına imkân tanır; ikincisi, yurt içi faaliyetlerini korumak için yatırım yapma teşviki bulunmayan finans dışı firmalar, atıl nakitlerini değerlendirmek amacıyla finansal piyasalara veya yurt dışı genişlemeye yönelecektir; ve üçüncüsü, Kuzey’deki finans dışı firmaların küresel değer zincirlerinde daha yüksek maliyet marjlarından nasıl yararlanabileceğini açıklamak için piyasa gücü gerekli bir koşuldur. Dolayısıyla, günümüzün durgunluk eğilimleri, piyasa ve mülkiyet yapılarının son dönemdeki dönüşümleriyle ilişkilendirilmektedir.
Burada bir parantez açıp, doğrudan aynı konu ile ilgili olmasına rağmen Durand ve Gueuder’in makalesinde hiç atıf yapılmayan (!) başka bir çalışmaya daha değinmek gerekiyor. Kliman ve Williams, 2015 yılında yayımladıkları makalede ABD ekonomisine odaklanıyorlar. Onlar da öncelikle sermaye birikiminin yavaşlamasına dikkat çekseler de, literatürün finansallaşma, özellikle de rantçıların intikamı argümanının geçerli olmadığını, artan temettü ödemeleri ve şirketlerin portföy alımlarının, en azından neoliberal dönemin ilk yarısında yatırımları azaltmadığını verilerle destekleyerek öne sürmektedirler. Onlara göre, eğer elde edilen kârlar finansal alım ve ödemelere tahsis ediliyorsa, elbette yatırımlarda bir azalma olması beklenir. Ancak yine aynı dönemde artan borçlanma ile ek bir kaynak oluştuğu için finansal işlemler ve üretken yatırımlar arasında zorunlu bir ödünleşme söz konusu değildir. Son olarak, çalışma ABD’de sermaye birikim oranındaki düşüşün büyük oranda şirketlerin kâr oranındaki (sabit varlıklara yapılan yatırımların getiri oranı) düşüşle açıklanabileceğini belirtmektedir. Yani kâr ve sermaye birikimi arasındaki ilişkiye dair Marksist argüman doğru olmaya devam etse de, kâr-yatırım ilişkisi daha dolaylı bir yol izlemektedir.
Biz de kendi çalışmalarımızda, gelişmiş ülkelerin büyük şirketlerinin kâr (nakit girişi), borçlanma, üretken yatırımlar ve finansal harcamalar arasındaki ilişkilerini inceledik ve aynı zamanda hem rantçıların intikamı anlatısını hem de Kliman ve Williams’ın argümanlarını destekleyen sonuçlara ulaştık. Detaylara ilerideki yazılardan birinde etraflıca gireceğiz.
Sonuç olarak, kâr ve yatırıma dair farklı açıklamalar farklı ekonomik politika çıkarımlarına yol açmaktadır. Keynesçi ekonomi politikasının özünde etkin talebi canlandırmak için yapılması gerekenler, yatırım maliyetlerini ya da tüketicilerin borçlanma maliyetlerini düşürmek (para politikası) ve/veya kamu harcamalarını artırmaktır (maliye politikası). Burada sınıflar arası bölüşüme dair konular geri planda kalır.
Marksist açıklama ise ekonomik durgunluktan veya bunalımdan çıkıp çıkmamanın belirleyicisinin sermayenin kârlılığı olduğunu göstermektedir. Uygulanacak politikalar kârlılığı etkileme güçleri ölçüsünde pozitif (ya da negatif) sonuçlar doğuracaktır. Bölüşüme dair sonuçlar ise para ya da maliye politikalarının ötesinde sınıfsal çatışmalar yoluyla belirlenecektir.
Tüm bu argümanlar, anlatılar ve hipotezler, yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğinde kapitalist dönüşümün yönü ve etkileri bağlamında yeniden test edilmeyi hak ediyorlar.
Kaynakça
Durand, C., & Gueuder, M. (2018) The Profit–Investment Nexus in an Era of Financialisation, Globalisation and Monopolisation: A Profit-Centred Perspective. Review of Political Economy, 30(2), 126–153.
Kliman, A., & Williams, S. D. (2015) Why “financialisation” hasn’t depressed US productive investment. Cambridge Journal of Economics, 39(1), 67–92.
Roberts, M. (2017) The profit-investment nexus: Keynes or Marx? Paper to Historical Materialism Conference, New York, April.
Tapia Granados, J.A. (2013) Does investment call the tune? Empirical evidence and endogenous theories of the business cycle. Research in Political Economy, 28, 229-259.
