Takip et

Quo Vadis “Wall Street Uzlaşısı”?

YazarPınar Kahya

20 Nisan, 2026 , ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.19545596 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

1980’lerin katı piyasa ‘reformlarından’ günümüzün “risksizleştirme” stratejilerine kalkınma finansmanında ne değişti? Daniela Gabor’un kavramsallaştırdığı Wall Street Uzlaşısı, devleti küresel finans sermayesi için bir güvenlik ağına dönüştürürken; kamu hizmetlerinin, altyapı yatırımlarının ve ekonomik egemenliğin geleceği ne olacak?

Kalkınma iktisadının son kırk yılına bakıldığında, Küresel Güney ülkelerinin ekonomik politikalarını şekillendiren paradigmalarda belli değişim döngüleri yaşandığı görülür. 1980’lerde Reagan-Thatcher döneminin yeni sağ rüzgârıyla yükselen Washington Uzlaşısı, 1990’ların sonundaki Asya krizleriyle sarsılmış, 2008 küresel mali kriziyle ise meşruiyetini büyük ölçüde yitirmişti. Şimdi onun yerini aldığı konuşulan Daniela Gabor’un kavramsallaştırdığı Wall Street Uzlaşısı (WSU) isimli yeni bir paradigma var (Gabor, 2021). Peki bu yeni uzlaşı nedir ve nereye gidiyor? Wall Street Uzlaşısı gerçekten Washington Uzlaşısı’nın ölümünün ardından gelen kaçınılmaz halef mi, yoksa farklı bir kılıkta sürdürülen aynı yapısal bağımlılığın yeniden üretimi mi?

John Williamson’ın 1990’da formüle ettiği Washington Uzlaşısı, gelişmekte olan ülkeler için on maddelik bir ‘reform’ paketi sunuyordu. Ülkeleri sağlam piyasa temelleri üzerine oturtacak üç temel ilke ise düşük enflasyon ve mali disiplin aracılığıyla makroekonomik istikrar, ticaret ve sermaye akımları ile yurt içi ürün ve faktör piyasalarının serbestleştirilmesi ve kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesiydi. Broad ve Cavanagh’ın 1999’da World Policy Journal’da yayımlanan makalesinde isabetle tespit ettikleri gibi, bu uzlaşı neredeyse dini bir nitelik kazanmıştı. IMF ve Dünya Bankası “yüksek rahipler”, ABD Hazine Bakanlığı ise kutsal mabetti. Uzlaşıyı eleştirmeye cesaret edenler ise sapkın muamelesi görüyordu. Ne var ki uzlaşının vaatleri ile sonuçları arasındaki uçurum giderek büyüdü. Broad ve Cavanagh’ın belgelediği üzere, serbest piyasa politikaları eşitsizliği derinleştirdi, çevresel yıkımı hızlandırdı,işçilerin temel haklarını aşındırdı ve 1997 Asya krizi ilk ciddi çatlağı açtı. Stiglitz gibi içeriden sesler yükseldi. 2008 küresel mali krizi ise son darbeyi indirdi ya da aslını söylemek gerekirse öyle sanıldı. Dani Rodrik’in “Washington Keşmekeşi” olarak adlandırdığı bu ara dönemde, neoliberal modelin başarısızlığı üzerine sert tartışmalar yaşandı (Rodrik, 2006). Dünya Bankası’nda reformcular özeleştiri çağrısında bulunurken, IMF’deki sertlik yanlıları sorunun modelde değil uygulamada olduğunu savundular.

2008 krizi, Washington Uzlaşısı’na dönük eleştirilerin haklılığı üzerine büyük bir yazın üretse de finansal küreselleşme, uzlaşının dokunulmaz amentüsü olmaya devam etti. İşte Daniela Gabor’un Wall Street Uzlaşısı tam bu noktada devreye girdi. Yeni kalkınma söylemi, BM’nin Milyarlardan Trilyonlara gündemi, Dünya Bankası’nın Kalkınma için Finansmanı Maksimize Etme stratejisi ya da G20’nin Bir Varlık Sınıfı Olarak Altyapı yaklaşımında somutlaştı. Bu yaklaşım, küresel yatırımcıları cezbedebilecek ve onların trilyonlarca dolarlık kaynaklarını kalkınma hedeflerinin finansmanına yönlendirebilecek yatırım yapılabilir projeler oluşturmayı amaçladı (Gabor, 2021). Finansal yatırımcılara, ulaştırma, altyapı, sağlık, sosyal refah ve eğitim alanlarında, kamu-özel ortaklıkları (KÖO’lar) aracılığıyla oluşturulan ve bu alanların bankaya elverişli (bankable) /yatırım yapılabilir (investible) projelere dönüştürüldüğü yeni bir piyasa vaat edildi (Gabor, 2021). Türkiye kamuoyunun iyi bildiği üzere, KÖO’lar, özel sektörün kamu hizmetlerini finanse etme, inşa etme ve yönetme taahhüdünde bulunduğu uzun vadeli sözleşmeye dayalı düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerde devlet, çok taraflı kalkınma bankalarının (ÇKB), harmanlanmış (blended) finansman yoluyla sağladığı destekle, KÖO operatörlerine ve yatırımcılarına yapılacak ödeme akışlarını garanti altına alarak riskleri üstlenmektedir.

Gabor’un “Risksizleştirme Olarak Kalkınma” (Development as De-risking) olarak ifade ettiği nam-ı diğer Wall Street Uzlaşısı, küresel finansı önemli bir kalkınma ortağı olarak tanımlar. Devletin makro-finansal politikaları aracılığıyla kurumsal yatırımcıların kalkınma varlık sınıflarına yönelik artan talebi karşılanır. Gabor, bu duruma eleştirel bir makro-finans çerçevesinden bakılması gerektiğini ifade eder (Gabor, 2020). Sermayeyi portföy akımları aracılığıyla sınır ötesine taşıyan kurumsal yatırımcılar ve varlık yöneticileri çağındaki “portföy bolluğu”nun (portfolio glut) önemini aktarır (Gabor, 2021). Finansallaşma, artık bankaların ve finansal olmayan şirketlerin bilançolarıyla sınırlı kalmamakta, büyüyen portföy bolluğunu çekmek üzere yeni kalkınma varlık sınıflarının inşa edilmesine yönelik devlet aracılığıyla yürütülen bir projeye dönüşmektedir (Gabor, 2021). Böylece, Wall Street Uzlaşısı devletin kurumsal mekanizmalarını yeniden yapılandırma girişimidir ve bu yalnızca (sosyal) altyapıyı özelleştirmeye yönelik bir gündem de değildir. Kalkınmayı “yatırım yapılabilir” kılmak, devletin mali ve parasal araçlarını yatırımcılara istikrarlı nakit akışları sağlamak üzere kalkınma varlık sınıflarının risksizleştirmesi yönünde yeniden yapılandırmak ve portföy yatırımcılarının yeni varlık sınıflarına kolayca giriş ve çıkış yapabilmelerini sağlamak amacıyla yerel finansal sistemlerini, ABD’nin piyasa temelli finans modeline benzer bir mühendislik sürecinden geçirmektir. Post-Washington Uzlaşısı’nın devleti yoksulluğun azaltılması yoluyla piyasa başarısızlıklarını düzeltici bir aktör olarak kabul eden hoşgörüsünden çok daha iddialı bir modeldir (Öniş & Şenses, 2005; Gabor, 2021). Risksizleştiren (derisking) devlet, kalkınma varlıklarının sahipleri için bir güvenlik ağı oluşturarak onların kârlarını altyapı varlıklarına bağlı talep risklerinden tutun nakit akışlarını tehdit edecek politikalara, örneğin kamulaştırma, asgari ücret artışları ve iklim düzenlemeleri gibi siyasi ‘risklere’ ve hatta likidite ve kur risklerine karşı korumaktadır.

“Risksizleştiren devletin, kalkınmacı devletten farkı nedir, kamu yatırımlarındaki finansman açığını karşılayacak bir model neden kötü olsun” gibi sorular akla gelebilir. Kalkınmacı devlet, sanayi politikaları aracılığıyla yerli imalat sanayiini önceliklendirmiş, bunun kurumsal ve politik/hukuki düzenleme çerçevesini oluşturmuştur (Öniş, 1991). Risksizleştiren devlet ise finansı, para ve maliye politikasından kamusal politikanın diğer alanlarına genişletmektedir ve yerel siyasi koalisyonların sağlamlaşmasını ve siyasi muhalefetin etkisizleştirilmesini gerektiren bir nitelik kazanmaktadır (Gabor, 2021). Özellikle COVID-19 pandemisi, Wall Street Uzlaşısı’nın siyasi momentumunu ivmelendirmiş, KÖO gelişmekte olan dünyada eşi benzeri görülmemiş ölçüde yaygınlaşmıştır (Fine, 2020; Kahya, 2024). Kanımca, özellikle yaygın siyasetin/siyasi profesyonellerin ve siyaset bilimcilerin günümüz otoriterleşme ve demokratik gerileme tartışmalarında en çok ihmal ettiği yön budur. Türkiye’de özellikle 2017-2018 sonrasında ekonomi politikası tartışmalarının “faiz-kur-rezerv-CDS” hattına sıkışması, yalnızca teknik bir makroekonomik gündem yoğunluğu değil; mali egemenliğin finansal piyasa parametreleri etrafında yeniden kodlandığı, kamu kurumlarının portföy/teminat mantığıyla örgütlendiği ve kamu politikalarının doğrudan harcama yerine garantiler ve koşullu yükümlülükler üzerinden yürütüldüğü bir devlet biçimi dönüşümüdür. Yakından bildiğimiz yol, köprü, havalimanı ve hastane projelerinin tamamı Wall Street Uzlaşısının alaturka versiyonlarıdır. Bizlerin, işin bu yönüne daha fazla odaklanmamız gerekiyor çünkü mesele salt bir demokratik ihlal gündemi değildir ve vergilendirmeden kamu sağlığına, emeklilik düzenlemelerinden eğitime etkileri olan bir geleneksel refah hizmeti aşınması ile karakterize olmaktadır. Dünyanın en büyük varlık yönetimi şirketi BlackRock’ın CEO’su Laurence D. Fink’in geçtiğimiz günlerdeki Türkiye ziyaretine de yine bu çerçeveden bakmak gerekiyor.

Peki, Wall Street Uzlaşısı nereye gidiyor (quo vadis)? Schindler, Alami ve Jepson’ın New Political Economy’deki makaleleri, WSU ile ilgili önemli bir paradoksla ilgili. Eğer WSU, devletleri küresel finans sermayesine tabi kılıyorsa, aynı dönemde devletlerin piyasa katılımcısı, yatırımcı ve düzenleyici olarak artan rolü nasıl açıklanabilir? Yazarlar bu gerilimi, WSU’nın devletlere risksizleştirme görevi yüklerken aynı zamanda mekânsal sanayi stratejileri izleme alanı açtığını gösteriyorlar. Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030’u, Kenya’nın Vizyon 2030’u ve Tayland 4.0 gibi örnekler risksizleştiren devletin aynı zamanda “girişimci devlet” olabildiğini gösteren somut örnekler olarak aktarılıyor (Schindler vd., 2023). Örneğin, Suudi Arabistan, Kamu Yatırım Fonu’nu yeniden yapılandırarak hem uluslararası yatırımcıları risksizleştirme araçlarıyla cezbetmekte hem de NEOM gibi mega-projelerle ekonomik çeşitlenme hedeflemektedir. Ancak madalyonun öteki yüzünde, siyasi merkezileşme eğilimi vardır. Her üç ülkede de mekânsal sanayi stratejileri, mevcut kurumları devre dışı bırakan doğrudan yürütme organına bağlı yeni yapılar aracılığıyla hayata geçirilmektedir. Larsen’in 2025 tarihli karşılaştırmalı çalışması da modelin ABD’ye özgü bir model olmadığını, AB ve Çin’in altyapı finansman modellerinin de ev sahibi ülke vatandaşlarına ağır mali yükler bindirdiğini ortaya koyuyor. ABD modeli “ev sahibi ülke risksizleştirmesi” olarak, AB modeli “ODA pazarlıklı risksizleştirme” olarak, Çin modeli ise “devlet örgütlü risk paylaşımı” olarak kavramsallaştırılıyor. Üç model arasında ise anlamlı olabilecek farklar var. AB, hibe unsuru sayesinde ev sahibi ülkenin yükünü bir ölçüde hafifletmeye, Çin ise düşük koşulluluk ve uzun vadeli sermaye finansmanına odaklanıyorlar. Yine de Larsen’in 123 mülakata dayanan bulgularına göre, hiçbir model ev sahibi ülkelere kalkınmacı devlet için gereken tam politika araç setini kullanma imkânı tanımamaktadır. Öte yandan modellerin birbirini dışlamaması, ev sahibi ülkelere de bir manevra alanı açıyor böylece bir modelin sunduğu ‘avantajı’ diğerine karşı pazarlık kozu olarak kullanabiliyorlar. Etiyopya Maliye Bakanlığı’ndan bir yetkilinin çarpıcı ifadesiyle: “Afrika ülkeleri ABD’yi, AB’yi ve Çin’i birbirine karşı oynamaya çalışıyor. ABD bizi aptal sanıyor. Fakiriz ama aptal değiliz” (Larsen, 2025, s. 43).

Anlaşılacağı üzere, Wall Street Uzlaşısı, Washington’un basit bir devamı değil, küresel finans sermayesinin portföy bolluğu koşullarında kalkınma müdahalelerini yeniden biçimlendirme girişimidir. Devletlere alan açması ile onları finansal sermayeye yapısal olarak bağımlı kılması arasındaki gerilim, bu paradigmanın temel çelişkisi gibi görünüyor. Ancak hikâye burada bitmiyor. Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin ölçeği küçülürken, BRICS’in genişlemesi ve Yeni Kalkınma Bankası’nın artan faaliyetleri, alternatif bir kalkınma finansmanı mimarisi vaadini canlı tutuyor gibi görünüyor. Peki BRICS gerçekten WSU’na yapısal bir alternatif sunabilir mi, yoksa Larsen’in bulguları gibi, sonuçta tüm modeller ev sahibi ülke vatandaşlarına benzer yükler mi bindiriyor? Bu soruyu, Çin’in değişen kalkınma finansmanı stratejisi ve BRICS’in kurumsal kapasitesi üzerinden önümüzdeki ay tartışmayı amaçlıyoruz. Görüşmek üzere.

Kaynakça

Broad, R., & Cavanagh, J. (1999). The death of the Washington Consensus? World Policy Journal, 16(3), 79-88. http://www.jstor.org/stable/40209648

Fine, B. (2020). Situating PPPs. In J. Gideon & E. Unterhalter (Eds.), Critical reflections on public private partnerships (pp. 26-38). Routledge.

Gabor D. (2020). Critical macro-finance: A theoretical lens. Finance and Society, 6(1), 45-55.

Gabor, D. (2021), The Wall Street Consensus. Development and Change, 52, 429-459. https://doi.org/10.1111/dech.12645

Kahya, P. (2024). Rethinking finance and state in Indian economic development: Continuity or transformation [Doctoral dissertation, Middle East Technical University]. METU Open Archive. https://open.metu.edu.tr

Larsen, M. (2025). Any alternative to the Wall Street Consensus? Comparing the infrastructure financing models of the US, the EU, and China. New Political Economy30(1), 34-47. https://doi.org/10.1080/13563467.2024.2373078

Öniş, Z. (1991). The logic of the developmental state. Comparative Politics, 24 (1), 109-126.

Öniş, Z. & Şenses, F. (2005). Rethinking the emerging Post-Washington Consensus. Development and Change, 36, 263-290. https://doi.org/10.1111/j.0012-155X.2005.00411.x

Rodrik, D. (2006). Goodbye Washington Consensus, hello Washington Confusion? A review of the World Bank’s Economic Growth in the 1990s: Learning from a Decade of Reform. Journal of Economic Literature44 (4), 973-987.

Schindler, S., Alami, I., & Jepson, N. (2023). Goodbye Washington Confusion, hello Wall Street Consensus: contemporary state capitalism and the spatialisation of industrial strategy. New Political Economy28(2), 223-240. https://doi.org/10.1080/13563467.2022.2091534

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Pınar Kahya (2026). Quo Vadis “Wall Street Uzlaşısı”?. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19545596

 

  • Lisans eğitimini ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamladı. Yüksek lisans derecesini de aldığı ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde Hindistan’da kalkınma politikalarının finansallaşması üzerine yazdığı doktora tezini 2024 yılında tamamladı. İnönü Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler  Bölümünde görev yapmaktadır. Uluslararası politik ekonomi çerçevesinde Küresel Güney’de devlet, finans ve kalkınma üzerine çalışmaktadır.

    Diğer Yazıları