Kapitalist üretim ilişkilerinin ve sermaye birikim mantığının en derininde yatan çelişkiler hızla su üstüne çıkmakta. Ancak, eskinin öldüğü, krizlerin hızlı rejim dönüşümleriyle birlikte yaşandığı bir dönemde değiliz. Şu an yaşanan durum ölümden çok can çekişmeyi, kopmadan çok sürekliliği gösteren bir durgunluk krizi.
Kapitalist üretim ilişkilerinin ve sermaye birikim mantığının en derininde yatan çelişkiler hızla su üstüne çıkmakta. James O’ Connor 1998 tarihli Doğal Nedenler kitabında kapitalizmin temel çelişkisinin sermayeyi yeniden üretecek koşulları, yani kapitalizmin kendisinin yeniden üretim koşullarını üretememesi (ya da yetersiz üretmesi) ile ilgili olduğunu öne sürüyordu. Yani ekolojik krizden ve biyofiziksel dünyanın kendini yeniden üretememesinden bahsediyordu. Diğer yandan, 1970’lerde başlayan ve son on yılda ivmelenen toplumsal yeniden üretim tartışmaları kapitalizmin kâr mantığının sonucu olarak yaşanan demografik dönüşümü toplumsal yeniden üretim krizi olarak tanımlıyor. Yalnızca doğanın değil, insanlığın biyolojik ve düşünsel varoluşunu tehlikeye atma pahasına kârlılığa saplanmış bir sistemdeyiz. Geldiğimiz bu durum distopya edebiyatı yazarlarını işsiz bırakacak cinsten.
Önceki krizler ve o krizler üzerinden geliştirilen kuramlar içinden geçtiğimiz krizi doğru analiz etmemize engel oluyor sanki. Bunu Antonio Gramsci’nin “hegemonya krizi” kavramını, Nicos Poulantzas’ın yapısal kriz kavramını önemseyen biri olarak söylüyorum. Gramsci’nin “otorite krizi” olarak da nitelediği hegemonya krizi yönetici sınıfın fikir birliğini kaybettiği, kitlelerin hâkim ideolojiden koparak, daha önce inandıklarına artık inanmadığı, yani eskinin öldüğü ve yeninin doğmadığı bir dönemeçtir. Bu ara dönemde hastalık göstergesi çeşitli olaylar yaşanır. Burada eskinin ölmesi bir yandan kârlılık krizlerine yani sermaye birikimi krizlerine, diğer yandan hâkim sınıfın toplum üzerindeki entelektüel ve ahlaki etkisini yitirmesine işaret eder. Benzer şekilde, Poulantzas’ın “yapısal kriz” kavramı da birikim modeli ve devlet krizinin birlikte yaşandığı bir uğrağa karşılık gelir. Birikim krizi sermayenin iktidar bloğunun iç uzlaşmasını yitirmesine, bununla birlikte de devlet krizine dönüşmesine sebep olur. Bu iki çerçeve de eski ile yeni arasında bir kopma tasavvur ediyor. Ancak, eskinin öldüğü, krizlerin hızlı rejim dönüşümleriyle birlikte yaşandığı bir dönemde değiliz. Şu an yaşanan durum ölümden çok can çekişmeyi, kopmadan çok sürekliliği gösteren bir durgunluk krizi.
Yaşanmakta olan büyük durgunluk krizi 19. yüzyılın panikleri ve çöküşleri gibi değil, 20. yüzyılın sert kriz anları gibi de değil. Evet 2007-2008 krizi belki büyük buhrandan bu yana yaşanan en ağır kriz olarak anıldı. Ancak küresel düzeyde krizin sona erdiği söylemi hızla dolaşıma girdi. Krizin geride bırakıldığı iddiaları yayıldı. Gerçekten de bir kopma veya dönüm noktası değildi. Aksine, 1990’lardan beri yaşanan her krizle birlikte finansal (b)ağların gücü, kontrol kapsamı daha da artmıştı. Eleştirel literatürde de, yaşanan her krizi neoliberalizm içi (in), hatta neoliberalizm için (for) bir kriz olarak tanımlama eğilimi güçlendi. Bu yaklaşımı bir yandan benimsiyorum ve kullanıyorum, ama diğer yandan politik olarak yenilgiyi içselleştirme riskinden çekiniyorum. Bu riskten kaçınmak için krizin niteliğinin kapsamını ve boyutlarını ifşa edecek bir çerçeveden bakmak önemli.
Çoklu krizler kavramı oldukça moda oldu. Ancak bu kavramı kuramsal derinliği olmayan, ampirik alana sıkışmış, açıklamaya değil daha çok durumu tasvir etmeye odaklanmış bir isimlendirme olarak görüyorum. Kavram kapitalizmin iç çelişkilerini açıklamaktan ziyade, ampirik bir krizler listesi olarak çalışıyor. Bu kavramı bu haliyle yüzeysel olarak kullanmak analitik olarak tembelliğe de sebep oluyor. Aslında kavramın kökeni daha kapsamlı analizlere dayanıyor. Edgar Morin ve Anne Brigitte Kern (1999) insanlığı etkileyen iç içe geçmiş ekolojik, toplumsal ve siyasal krizlere referansla öneriyorlar bu kavramı. Dolayısıyla Morin ve Kern’in krizleri birbirine bağlama iddiaları var. Ancak, yine de “çok sayıda kriz var” gibi kulağa gelen bu kavramın nedensellik ve bütüncüllük iddiası zayıf. Dolayısıyla bu krizleri ampirik olarak eş zamanlı yaşanan şoklar toplamı olarak tasvir etmek yerine, kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin tarihsel bütünlüğü içinde açıklamak gerek. Çoklu krizler olarak görünen süreçlerin bir tek krizin çeşitli formları -beyaz ışığın prizmadan geçerken renklere ayrılması gibi- olduğunu vurgulamak gerek.
1970’li yıllardan beri birbirine geçmiş bir kriz zinciri veya dalgasıyla karşı karşıyayız. Finansal kriz gibi görünen 2008 krizinin derinlerinde, 1970 sonrasında kurulan devlet-sınıf ilişkilerinin krizi yatar. 1970’li yıllarda özellikle sanayide yaşanan aşırı kapasite, rekabet baskıları ve sınıf mücadeleleri sonunda durgunluğa ve kâr sıkışmasına sebep oldu. Piyasalardaki aşırı birikim ve sanayideki kâr sıkışması zamansal öteleme ve mekânsal yayılma yoluyla ayarlanmaya çalışıldı.[1] Kriz müştereklere ve tüm sosyal haklara yönelik el koyma, gasp, tasfiye gibi operasyonlarla idare edilmeye çalışıldı ama çözülemedi.[2] İşte bu ayar verme, idare etme operasyonları sürecinde kadınların ücretsiz ve güvencesiz bakım emeği bu rejimin görünmez dayanak noktası haline gelirken (Fraser, 2022), doğa ve tüm ekolojik müşterekler de benzer şekilde metalaştırma ve gaspa maruz bırakıldı. Tüm bunlara rağmen kâr sıkışması krizi çözülmediği gibi bu kriz idaresi bugüne kadar gelen bir durgunluk dönemi yarattı. Durgunluk sürdükçe sosyo-ekolojik kriz derinleşti. Sosyo-ekonomik kriz derinleştikçe rejimler otoriterleşti ve burjuva demokrasisinin krizi haline geldi.
Piyasalar özellikle Avrupa’da durgunluk içinde olduğunu ifşa edercesine yeni çıkış yolları arıyor. Bu çıkış yolunun adı dijital ve yeşil dönüşüm oldu. Bu ikizlerin yalnızca çok zorda kalındığında sözü edilen bir de üçüncü kardeşleri var: adil dönüşüm. Bu ikizleri birbirine bağlayan hegemonik bir göbek bağı olarak da düşünülebilir. Bu ikiz dönüşümün küresel kuzeydeki ve güneydeki yayılma ve eklemlenme dinamikleri küresel olarak birleşik ve eşitsiz ikiz dönüşüm süreçleri doğurmakta. İşte bu üç boyutlu dönüşümü kerteriz alarak çoklu krizleri somutlaştırabiliriz. Dijital dönüşümle 1970’li yıllardan beri yaşanan ekonomik durgunluğa çare bulunmaya çalışılıyor. Yeşil dönüşüm ekolojik krize, adil dönüşüm ise derinleşen toplumsal yeniden üretim krizine işaret ediyor etmesine ama çelişkileri çözmeye değil, onları kârlılık için sömürülecek koşullar olarak yeniden paketliyor. Yani, ikiz dönüşümü sermayenin yeni mekânsal ve zamansal bir ayarlama stratejisi olarak tanımlayabiliriz.
Kriz kavramı üzerinde yapılan tartışmalardaki müphemlik ne yapmalı sorusuna dair önemli bir kapı açıyor. Yaşanmakta olan krizin niteliğinin ne olduğu üzerine yapılacak somut kavramsal mücadeleler ve müdahaleler çok önemli. Kriz bir nesnel durum olmanın ötesinde, söylemsel bir mücadele alanıdır. “Neyin krizi” sorusuna verilen hegemonik cevap, “bu krizden nasıl çıkarız” sorusunu biçimlendirir. Dolayısıyla, eko-feminist politik hareketlerin sesine ses katmak önemli. Umarım ben de bu yazıyla bunu biraz yapabilmişimdir.
Kaynakça
Fraser, Nancy (2022) Cannibal Capitalism: How Our System is Devouring Democracy, Care, and the Planet- and What We Can Do About it, Verso
Harvey, David (2004) The ‘New’ Imperialism: Accumulation by Dispossession, Socialist Register.
Morin, Edgar ve Kern, Anne Brigitte (1999) Homeland Earth: A Manifesto for the New Millenium, Hampton Press.
O’Connor, James 1998 Natural Causes: Essays in Ecological Marxism, New York, The Guilford Press.
Notlar
-
Harvey’in “spatio-temporal fix” kavramı sıklıkla mekânsal ve zamansal sabitleme olarak
çevriliyor. Ancak ben tamir etmeyi de içerecek şekilde “ayarlama” çevirisinin daha uygun olduğu fikrindeyim. ↑
-
Bu cümlede italik olarak yazan cümle öbeğini David Harvey’in “accumulation by dispossession” kavramının Türkçede yaygın biçimde kullanılan “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramı yerinde kullanıyor. “Possession” kelimesinin “property”nin birebir karşılığı gibi kullanılması sakıncalıdır. Zira, dispossession mülkiyet haklarının formel kaybı değil mülkiyet kategorisinde bile olamayan kullanma, bulunma veya bulundurma ilişkisi içinde olduğumuz müştereklerin ve hakların tasfiye ve tahliye edilerek mülk ve imtiyaz haline getirilmesidir. Mülksüzleştirme o şeyin önce dispossession yoluyla zilyetlik olmaktan çıkarılıp mülk haline getirilmesiyle olur. ↑
