Neoklasik varsayım çöktü: Ücret-verimlilik açığı kalıcılaştı; teknoloji, sendikasızlaşma, kurumsal erozyon ve finansallaşma kârı büyütüp ücreti düşürdü; kapsamlı düzenleme acilen şart.
Giriş
Anaakım iktisadın temel aksiyomlarından biri, üretim sürecinde meydana gelen marjinal verimlilik artışlarının, üretim faktörlerinin getirilerine (ücret ve kâr) doğrudan yansımasıdır. Standart üretim fonksiyonları, teknolojik ilerlemenin yarattığı katma değerin emek ve sermaye arasında belirli bir denge ile paylaşıldığını öngörür. Ancak son kırk yıllık dönemde, gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerin büyük çoğunluğunda reel ücretlerin artış hızı, emek verimliliğindeki artışın oldukça gerisinde kalmıştır. Bu durum, iktisat literatüründe “Verimlilik-Ücret Açığı” (Productivity-Wage Gap) olarak adlandırılan yapısal bir sorunu beraberinde getirmiştir. Bu yazıda, söz konusu boşluğun teknik bir aksaklıktan ziyade, bilinçli bir ekonomi-politik dönüşümün sonucu olduğu argümanı üzerinden eleştirel bir değerlendirme yapılmaktadır.
Teorik Çerçeve: Ortodoks Yaklaşım ve Eleştirisi
Neoklasik teoriye göre, tam rekabet koşullarında her bir faktör, üretim sürecine kattığı marjinal ürün kadar pay alır. Buna göre, reel ücretler ile emeğin marjinal verimliliği arasında birebir ve doğrusal bir ilişki olduğu, piyasa dengesinin bu eşitlik üzerinden kurulduğu varsayılır. Bu yaklaşıma göre, eğer ücretler verimlilikten daha az artıyorsa, bu durum ancak emeğin niteliğindeki bir düşüşle veya sermaye yoğunluğundaki aşırı artışla açıklanabilir. Ancak, eleştirel iktisat (Marxist ve Post-Keynesyen Okullar) bu yaklaşımın bölüşümün kurumsal ve güç odaklı doğasını görmezden geldiğini savunur. Marx’ın “Artık Değer” teorisi, verimlilik artışının sermaye sahibi tarafından teknoloji yoluyla kontrol edildiğini ve bu artışın doğrudan “göreli artık değer” artışına hizmet ettiğini ileri sürer. Öte yandan, Mill’in üretim ve bölüşüm ayrımında vurguladığı gibi, üretim teknik bir süreç olabilir ancak bölüşüm tamamen toplumsal ve siyasal bir iradenin sonucudur.
Verimlilik ve Ücret Arasındaki Kopuşun Temel Dinamikleri
Teknolojik Değişim ve Beceriye Dayalı Yanlılık
Dijitalleşme ve otomasyon, emeğin üretim sürecindeki rolünü kökten değiştirmiştir. “Beceriye dayalı teknolojik değişim” argümanı, yüksek nitelikli emeğin getirisinin artarken, düşük ve orta nitelikli emeğin verimlilik artışından pay alamamasını açıklar. Ancak bu açıklama, verimlilik artışının toplamda neden ücretlere yansımadığını tam olarak izah edemez. Burada asıl sorun, teknolojinin emeği ikame etme gücünün, sermayenin pazarlık gücünü asimetrik olarak artırmasıdır.
Sendikasızlaşma ve Kurumsal Aşınma
1980 sonrası uygulanan neoliberal politikalar, işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi adı altında sendikal yapıları zayıflatmıştır. Sendikaların toplu pazarlık gücünün azalması, verimlilik artışlarının bölüşüm masasında talep edilmesini imkânsız hale getirmiştir. Kurumsal iktisatçılara göre, verimlilik artışının ücretlere yansıması otomatik bir piyasa mekanizması değil, kurumsal bir “dengeleme” mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın çöküşü, verimlilik kazanımlarının doğrudan sermaye payına (kârlara) aktarılmasına neden olmuştur.
Ekonominin Finansallaşması: Yapısal ve Zihinsel Dönüşüm[1]
Finansallaşma, en geniş anlamıyla, ekonomi genelinde finansal piyasaların, aktörlerin ve kurumların operasyonel ve kavramsal ağırlığının artması sürecini ifade eder. 1980’lerden itibaren küresel ölçekte hâkim olan bu dönüşüm, şirket yönetimlerinin stratejik odak noktasını ürün kalitesi veya uzun vadeli üretim kapasitesinden uzaklaştırarak, “hissedar değeri maksimizasyonu” ilkesine hapsetmiştir. Bu süreç, birbirini besleyen iki temel düzlemde emeğin katma değerden aldığı payı erozyona uğratmaktadır:
Birincisi, finansallaşmanın operasyonel boyutu kaynak tahsis süreçlerini kökten değiştirmiştir. Bu aşamada firmalar, işçinin fiziksel ve zihinsel çabasıyla elde edilen verimlilik kazanımlarını; Ar-Ge yatırımları, teknolojik modernizasyon veya çalışan ücretlerinin iyileştirilmesi gibi reel büyüme kalemlerine yönlendirmek yerine, finansal piyasalara transfer etmektedir. Hisse geri alımları ve yüksek temettü ödemeleri yoluyla kârın doğrudan finansal rant alanına akıtılması, reel sektörün bir üretim birimi olmaktan çıkıp bir “yatırım portföyü” gibi yönetilmesine yol açmıştır.
İkincisi ise kavramsal boyuttur; yani karar mekanizmalarının ve yönetim zihniyetinin finansallaşmasıdır. Bu düzlemde emek, artık üretimin asli bir paydaşı olarak değil, finansal tablolarda minimize edilmesi gereken bir “maliyet kalemi” olarak kodlanmaktadır. Şirketlerin kısa vadeli finansal performans baskısı altına girmesi, “maliyet minimizasyonu” stratejilerini saldırganlaştırmış ve verimlilik artışının ücretlere yansımasını yapısal bir imkansızlığa dönüştürmüştür.
Sonuç olarak finansallaşma; verimlilik artışının üretim bandından çıkıp doğrudan borsa endekslerine aktığı, emeğin ise bu artıştan sistematik olarak dışlandığı yapısal bir eşitsizlik döngüsü yaratmıştır. Reel sektörün finansal mantıkla bu denli entegre olması, emek ve sermaye arasındaki pazarlık dengesini sermaye lehine asimetrik bir biçimde değiştirerek, ücretlerin verimlilikten kopuşunu neoliberal dönemin en belirgin karakteristiği haline getirmiştir.
Makro İktisadi Sonuçlar: Talep Yetersizliği ve Borçlanma Ekonomisi
Ücretlerin verimlilikten kopmasının en dramatik sonucu, toplam talep üzerinde yarattığı baskıdır. İşçi sınıfının (tüketicilerin büyük çoğunluğu) geliri verimlilik kadar artmadığında, ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin tüketilmesi için gerekli “efektif talep” oluşmaz. Bu açık, son yirmi yılda iki tehlikeli yolla kapatılmaya çalışılmıştır:
Hanehalkı Borçlanması: Ücret artışı yetersiz kalan kesimler, tüketim standartlarını korumak için kredi mekanizmalarına yönlendirilmiş, bu da sistemik finansal riskleri artırmıştır.
Dış Ticaret Fazlası Odaklılık: İç talebi baskılayan ülkeler (örneğin Almanya veya Çin), verimlilik artışlarını ihracat yoluyla eritme yoluna gitmiş, bu da küresel dengesizlikleri tetiklemiştir.
Ampirik Bulgular ve Küresel Perspektif: Ücret-Verimlilik Boşluğunun Evrenselliği
OECD, ILO ve IMF tarafından yapılan kapsamlı ampirik çalışmalar, son otuz yılda G20 ülkelerinin neredeyse tamamında toplam katma değer içinden emeğin aldığı payın sistematik olarak daraldığını doğrulamaktadır. Bu fenomen, küresel ölçekte “paylaşılan refah” döneminin sona erdiğine dair en güçlü ampirik kanıttır.
Amerika Birleşik Devletleri: “Büyük Kopuş”un Öncüsü
Dünyadaki en belirgin kopuş örneği ABD ekonomisinde gözlemlenmektedir. 1948-1973 yılları arasındaki “Altın Çağ” döneminde, emek verimliliği ile reel ücretler neredeyse birebir korelasyonla artış göstermiştir. Ancak 1973 yılındaki yapısal kırılma ile başlayan neoliberal dönüşüm süreci, bu dengeyi kökten bozmuştur. 1973’ten 2020’ye kadar olan süreçte, net verimlilik yaklaşık %70 oranında artarken, tipik bir işçinin reel ücreti sadece %12 civarında artış göstermiştir. Bu devasa uçurum, verimlilik artışından doğan artı-değerin işçiden alınarak; üst düzey yönetici (CEO) maaşlarına, borsa spekülasyonlarına ve sermaye birikimine transfer edildiğinin somut bir göstergesidir.
Avrupa ve Gelişmiş Ülkelerdeki Farklılaşma
Benzer bir eğilim Avrupa Birliği genelinde de izlenmektedir. Ancak kıta Avrupa’sında sendikal yapıların ve sosyal devlet mekanizmalarının görece güçlü olması, bu kopuşun ABD kadar dramatik boyutlara ulaşmasını kısmen engellemiştir. Buna rağmen, Almanya ve Fransa gibi sanayi devlerinde bile, birim emek maliyetlerinin verimlilikten daha yavaş artması, sermaye payının emek payı aleyhine genişlediğini ortaya koymaktadır. Japonya’da ise “kayıp on yıllar” olarak adlandırılan durgunluk dönemi, reel ücretlerin verimlilik artışına rağmen neredeyse sabit kalmasına yol açmıştır.
Gelişmekte olan Ülkeler
Gelişmekte olan ekonomilerde verimlilik artışı, doğrudan yabancı yatırımlar ve teknoloji transferi ile çok daha hızlı gerçekleşmektedir. Ancak bu ülkelerde ücretler, küresel değer zincirlerindeki “düşük maliyetli üretim” baskısı nedeniyle bilinçli olarak düşük tutulmaktadır. Örneğin Çin, Meksika ve Vietnam gibi ülkelerde üretim verimliliğinde yaşanan muazzam sıçramaların, işçi sınıfının yaşam standartlarına (satın alma gücü bazında) yansıması aynı oranda gerçekleşmemiştir. Bu durum, küresel sermayenin yüksek verimlilik-düşük ücret cennetleri arayışının bir sonucudur.
Sektörel Kutuplaşma ve Gelir Dağılımı
Verimlilik ve ücret makasındaki genişleme, sadece emek ve sermaye arasında değil, emeğin kendi içinde de bir kutuplaşma yaratmaktadır. Verimlilik artışlarının yoğunlaştığı bilgi yoğun ve teknoloji tabanlı sektörlerde ücretler yükselirken, verimlilik artışının düşük olduğu hizmetler sektöründe ücretlerin baskılanması, toplamda emeğin payının düşmesine neden olmaktadır. Piketty’nin (2018) de vurguladığı gibi, emeğin kendi içindeki bu ayrışma, en tepedeki %1’lik kesimin toplam verimlilik kazanımlarının aslan payına el koymasıyla sonuçlanmaktadır.
Küresel ampirik bulgular, bu sorunun sadece belirli bir ülkenin hatası olmadığını, kapitalist sistemin 1980 sonrası girdiği “finansallaşma ve kuralsızlaştırma” evresinin sistemik bir çıktısı olduğunu göstermektedir. Bu genişletilmiş perspektif, diğer gelişmekte olan ülkeler ve Türkiye’deki durumu “küresel bir eğilimin yerel ve daha sert bir yansıması” olarak okumamıza olanak sağlar.
Sonuç ve Politika Önerileri: Bir Paradigma Değişimi Zorunluluğu
Verimlilik ve ücret artışı arasındaki kopuş, piyasa mekanizmasının kendi doğası gereği çözemeyeceği yapısal bir “piyasa başarısızlığı” ve daha da önemlisi, bilinçli bir “politik tercih” sorunudur. Makro iktisadi istikrarın, toplumsal barışın ve sürdürülebilir bir büyüme modelinin tesisi için şu adımların atılması kaçınılmaz bir zorunluluktur:
Pazarlık Gücünün Yeniden İnşası: Sendikal hakların yasal olarak güvence altına alınması ve toplu pazarlık kapsamının tüm sektörleri kapsayacak şekilde genişletilmesi, bölüşümdeki asimetriyi gidermenin ilk adımıdır.
Radikal Vergi Reformu: Sermaye kazançları, rant gelirleri ve finansal işlemler üzerindeki vergi yükünün artırılarak; emek üzerindeki vergi baskısının (gelir vergisi ve dolaylı vergiler) hafifletilmesi, gelirin tabana yayılmasını sağlar.
Eğitim ve Teknoloji Yönetimi: Teknolojik ilerlemenin sadece emeği ikame eden değil, emeği tamamlayan ve verimlilik artışını tüm çalışanlara yayan bir biçimde kamu tarafından teşvik edilmesi gerekmektedir.
Çalışma Sürelerinin Kısaltılması: Verimlilik artışlarının reel ücretlere yansımadığı noktada, bu artış bir “zaman refahı” olarak emeğe geri dönmelidir. Haftalık çalışma saatlerinin düşürülmesi, verimlilik kazanımlarının yaşam kalitesi üzerinden bölüşülmesine olanak tanır.
Paydaş Temelli Yönetim ve Kâr Paylaşımı: Şirketlerin kâr hedefleri ile çalışan refahı arasındaki yapısal kopukluğu gidermek için “çalışan mülkiyeti” ve zorunlu kâr paylaşımı fonları gibi kolektif mekanizmalar teşvik edilmelidir.
Yapılabilirlik: Kuramsal Bir Değerlendirme
Bu önerilerin uygulanabilirliği, iktisadi düşünce tarihinin iki temel figürü olan Mill ve Marx’ın perspektiflerinden farklı anlamlar kazanmaktadır. Mill, bölüşüm yasalarının toplumsal iradeyle değiştirilebileceğine olan inancıyla bu önerileri rasyonel bir “reform” süreci olarak görürdü. Mill’e göre, devletin düzenleyici gücü sayesinde kapitalizmin vahşi yüzü ehlileştirilebilir ve verimlilik artışı adil bir dağılıma konu edilebilir.
Öte yandan Marx, üretim araçlarının mülkiyet yapısı değişmediği sürece bu tip reformların “kozmetik” ve geçici kalacağını savunurdu. Marx’ın perspektifinden, verimlilik ve ücret kopuşu kapitalizmin yapısal bir zorunluluğudur ve gerçek çözüm ancak bölüşümün değil, üretim ilişkilerinin kökten dönüşümüyle mümkündür.
Verimliliğin artması ancak ortaya çıkardığı meyvelerinin adil paylaşılmaması, kapitalist sistemin kendi tüketim tabanını oyduğu, Stiglitz’in (2014) ifadesiyle “eşitsizliğin bedelinin” toplam talep yetersizliğiyle ödendiği bir süreci ifade etmektedir. “Verimlilik arttıkça refah artar” şeklindeki klasik vaat, bugün sadece sermaye sahipleri için geçerli bir gerçeklik haline gelmiştir. Bu kopuşun onarılması, teknik bir ayarlama değil; mülkiyet, teknoloji ve bölüşüm ilişkilerini yeniden tanımlayan köklü bir paradigma değişimi gerektirmektedir.
Kaynakça
Piketty, T. (2018). Yirmi birinci yüzyılda kapital (H. Koçak, Çev.; 3. bs.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Stiglitz, J. E. (2014). Eşitsizliğin bedeli: Bugünün bölünmüş toplumu geleceğimizi nasıl tehlikeye atıyor (O. İşler, Çev.; 1. bs.). İletişim Yayınları.
-
Bu bölüm, bir sonraki yazıda yer alan “Türkiye’deki Sermaye Payının Artışı” analizi için kuramsal bir zemin oluşturmaktadır. Finansallaşmanın yarattığı bu “maliyet odaklı” bakış açısı, Türkiye imalat sanayindeki reel ücret durağanlığının temel belirleyicilerinden biri olarak değerlendirilmelidir. ↑
