Bu metin, yatırım kavramını politik iktisat perspektifinden ele alarak, kapitalist ekonomilerde yatırımın rolünü, içeriğini, aktörlerini ve sürdürülebilir refah için gereken koşulları tartışıyor. Yatırımların ekonomik büyümeyi ve refahı nasıl etkilediği, ancak yatırım ile oluşan yeni gelirlerin dağılımının adil olup olmayacağı sorusunu gündeme getiriyor.
İktisadi anlamda yatırım, üretim seviyesinin artırılması amacıyla yapılan sabit sermaye artırımıdır. Ancak bu tanım, hangi yatırım şekillerinin üretim seviyesi üzerinde daha az veya daha çok etki bırakacağı ya da ilgili amacın, sabit sermaye artırımı dışındaki yollarla da gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği sorularını cevapsız bırakır.
Nihayetinde, halkın yaşam seviyesini korumanın ve artırmak amacıyla iktisadi yatırımlarda bulunmanın, ulusal bir ekonominin temel amacı olması beklenir. Bu durumda, yukarıdakilere bir de bu yatırımları yapacak aktörlerin kimler olduğu ve bunların gerekli yetenek ve teşviklere sahip olup olmadıkları sorusu eklenir. Bu sorular çeşitlendikçe ve derinleştikçe, yatırım konusuna politik iktisat yaklaşımıyla eğilmek bir zorunluluk haline gelir.
Tüm bunları cevaplayabilmek için ise, ekonomik kaynaklarımızı kontrol eden kişileri, Lazonick’in (2009) sürdürülebilir refah olarak tanımladığı, toplumun tamamının yararına olacak şekilde daha yüksek verimlilik ve refah elde etmek yerine, en az katkıyla en çok kârı elde etmeyi düşünmeye teşvik eden ve çoğu zaman zorlayan sosyal güçleri anlamamız gerekir. Nihayetinde, belirli bir ekonomik faaliyetin incelenmesi, ekonominin bütünü veya bu faaliyetin içinde yer aldığı sosyal sistemden bağımsız olarak yapılamaz.
Bu sorulara ilk ve tek bir yazıda cevap bulmamız mümkün değil. Bu seferlik yapabileceğimiz, politik iktisadın yatırım ana başlığı altındaki temel kavramlarına değinip, birkaç veriyi paylaşmaktan ibaret olacak. Böylece daha sonraki yazılarda spesifik başlıklara daha detaylı bir şekilde eğilebileceğiz.
**
Kapitalizm, tarihsel bir akış içinde hareket eden, iktisadi fazla ya da artı değer üretimine dayanan ve üretici ile mâli çevrimlerden oluşan bir iktisadi sistemdir. Burada çevrim kavramı ile, pazar ve pazar dışı üretim formlarını da içeren kapitalist faaliyetin, çeşitli kaynaklar, mallar ve hizmetleri (girdileri), farklı türdeki mesleki becerilerle birleştirerek farklı kaynaklar, maddi mallar ve hizmetlerin (çıktıların) üretilmesi döngüsü olarak temsil edilmesi anlatılmaktadır. Üretimin büyük bir kısmı, üretimde kullanılan kaynakları, malları ve hizmetleri ikame ederken, geri kalan kısmı farklı ekonomik aktörlerin ya da özellikle işletme bilimi alanında kullanıldığı ismiyle paydaşların tüketimi, yatırımlar, kamu kullanımı ve ihracat için kullanılacak bir fazlalık oluşturur. Çevrimin mâli karakteri ise, ücretler, kârlar, vergiler ile yatırım ve tüketim harcamalarının parasal yollarla gerçekleştirilmesini ifade eder (Lee, 2018). Ulusal bir ekonomide, kullanılacak parasal sistem ve mekanizmalar kamu otoritesi tarafından sağlanır.
Eğer yatırımın amacı zaman içinde iktisadi fazlayı artırmak ise, bunun gerçekleşmesi için gerekli koşullarının her birinin detaylı olarak analiz edilmesi, bir ekonominin sürdürülebilir refaha, yani iktisadi gelişmenin istikrarlı istihdam ve gelir dağılımının adil bir şekilde gerçekleşmesine yol açtığı ekonomik duruma erişiminin koşullarını aydınlatmak için de son derece gereklidir.
Çağdaş kapitalist ekonomilerde, geniş anlamda yatırım kararları hanehalkları, hükümetler ve iş sektörü tarafından alınmaktadır. Karar alıcıların çeşitliliği, yatırım biçimlerinin de farklı şekillerde olacağını bize göstermektedir. Yatırım kavramını geniş bir anlamda düşündüğümüzde, buna işletmelerin sabit sermayesinin ötesinde, üretici güçlerin gelişmesini sağlayacak ve yaşam koşullarını iyileştirecek insani ve altyapısal kalkınma harcamalarını da dahil etmek gerekir.
İstatistik büroları, yatırım harcamalarına dair verileri hanehalkı, hükümet ve iş sektörü olmak üzere üç ana kategori altında sunmaktadır. Eurostat[1] verilerine göre, 2023 yılında 27 Avrupa Birliği üyesi ülkenin toplam yatırım harcamalarının GSMH içindeki payı %22,5’tir. Bu oran Türkiye’de %31,6 gibi çok daha yüksek bir seviyede gerçekleşmiştir. Bu rakam, Avrupa içindeki en yüksek seviyedir.
Kapitalist ekonomilerde yatırımların büyük bölümünün iş sektörü tarafından yapılması, sistemin doğası gereğidir. İstatistikler de bize aynı şeyi söylemektedir. Aynı yıl, 27 AB üyesi ülkenin toplam yatırım harcamalarının %58’ini iş sektörü gerçekleştirmiştir. Hanehalkı ve hükümetlerin yatırım harcamaları ise sırasıyla %26 ve %16 olmuştur. Türkiye’de ise iş sektörünün payı %63,5’e çıkarken, hükümetin payı %12’de kalmıştır. Buradan baktığımızda, Türkiye AB üyesi ülkelerden daha kapitalist bir görünüm sergilemektedir! İş sektörünün yatırımlar yoluyla ekonominin geleceğine katkısı, hükümetin katkısından 5,3 kat daha yüksektir. AB için bu oran 3,6’da kalmaktadır.
**
Bu istatistiklerde yatırım tanımıyla kastedilen, bu ekonomik grupların yaptığı sabit sermaye harcamalarıdır. İlk başta sorulan sorulardan biri, sürdürülebilir refah için gerekli olan üretim seviyesinin korunması ya da artırılmasının hangi yollarla yapılacağı, bunun için hangi yatırımların gerektiğiydi. Bu sabit sermaye harcamalarının ötesinde bir bakışı gerektirmektedir. Mesela, hanehalkının geleceğin işgücünü geliştirmek için yaptığı eğitim ve öğrenim harcamaları ya da hükümetlerin benzeri harcamaları, ana akım yatırım tanımı içinde yer almamaktadır. Yine iş sektörünün Ar-Ge harcamalarının bir bölümü ancak son yıllarda yatırım harcaması olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Bu grubun mevcut işgücünün formasyonu ve yeterliliklerinin artırılmasına dair yaptığı harcamalar da yatırım harcaması olarak görülmemektedir. Oysa tam da bu saydığımız harcamalar, sürdürülebilir refahı sağlayacak üretici güçlerin geliştirilmesi için gerekli yatırımları oluşturmaktadırlar.
Bunlara ek olarak, yatırım ve finans kurumları da, bir toplumun üretim kapasitelerinin geliştirilmesi ve kullanılması için her zaman yeterli finansal kaynakların mevcut olmasını sağlayacak araçları belirler. Fakat gerekli yatırım harcamalarının yapılması ya da yatırım kurumlarının varlığı, bahsettiğimiz sürdürülebilir refahı hâlâ iki sebeple garanti etmemektedir.
Birincisi, çağdaş kapitalist ekonomilerde, ister karma ister liberal sistemlere sahip olsunlar, üretici güçlerin sahip oldukları kaynakların ve yeterliliklerin ne verimlilikte kullanılacağı, kamusal ya da özel işletmelerden oluşan iş sektörü tarafından belirlenir. İşletmeler, hanehalkları ve hükümetlerin geliştirdiği işgücünü istihdam eden ve hükümetlerin ile hanehalklarının yatırımlarının oluşturduğu bilgi birikiminden yararlanan kuruluşlardır. Onların bu ön yatırımları destekleyecek harcamalarda bulunmaları ve bu yatırımlar sonucu oluşan kaynakları yeni üretim alanlarına ve yeni ürün ve hizmetlere dönüştürme, küresel pazarlardaki rekabet güçlerini sürdürme becerileri ya da istekleri, ulusal ekonominin halkın yaşam standartlarını koruması ve iyileştirmesi için gerekli ön koşuldur. Burada yenilik (inovasyon) yaratma ve işgücünün yeterliliklerini geliştirme kapasiteleri öne çıkar.
İkincisi ise politik iktisadın temel sorunsalı olan doğru yatırım kararları yoluyla yaratılacak refahın nasıl dağıtılacağı sorusudur. Ekonomik aktörler düzenli olarak ekonomik fazla ve hatta yenilik yaratmaya devam etse ve bunun için gerekli yatırımlar yapılsa dahi, elde edilen gelirin adil bir şekilde paylaşılacağının garantisi bulunmamaktadır. Nihayetinde kapitalist toplum bir sınıf toplumudur ve ekonomi de bu toplumu yansıtacak şekilde hiyerarşik bir iktidar yapısı ile şekillenir. Yine de farklı paydaşların ekonomi ya da işletme düzeyinde karar alma süreçlerine katılımının seviyesi, kapitalist sınırlar içinde kalındığı ölçüde dahi paylaşım üzerinde önemli etki yaratacaktır.
Baştaki sorularla birlikte, bu noktaların her biri farklı bir yazının konusu. Bu seferlik bu girişle yetinelim ve bu ilk yazıyı, yine Lee’den (2018) bir referans ile bitirelim. Ona göre heterodoks iktisatçıların bilimsel görevi, yapıları ve nedensel mekanizmaları belirlemek ve bunların ekonomideki belirli olayları etkileme veya bunlara etki etme biçimlerini tanımlamaktır. Bu da eleştirel gerçekçilik yöntemiyle, bilinmeyeni bilinebilir, görünmeyeni gözlemlenebilir hale getirerek olur. Ancak bu hiçbir zaman mükemmel olmayacaktır.
Kaynakça
Lee, F. (2018) Microeconomic Theory: A Heterodox Approach. Londra ve New York: Routledge.
Lazonick, W. (2009) Sustainable Prosperity in the New Economy?: Business Organization and High-Tech Employment in the United States. Kalamazoo, MI: W.E. Upjohn Institute for Employment Research.
