Takip et

Türkiye Karbon Emisyonu Azaltım Mücadelesinin Neresinde?

YazarA. Erinç Yeldan

18 Haziran, 2026 ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20711344 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Türkiye “enerji güvenliğini sağlama” ve “emisyonların azaltılması” ikilemine sıkışmış durumda. Uzun dönemli hesaplamalar Türkiye’nin milli gelirine görece karbon yoğunluğunda zirveyi geride bırakmış olduğunu, ancak istihdam başına karbon yoğunluğunda ve mutlak azaltım/zirve hedefinde henüz kalıcı bir başarı elde edemediğini gösteriyor.

ÖZET

Türkiye’nin emisyonla mücadele stratejisi “enerji güvenliğini sağlama” ve “emisyonların azaltılmasına dayalı yeşil dönüşüm” ikilemine sıkışmış durumda. Uzun dönemli hesaplamalar Türkiye’nin milli gelirine görece karbon yoğunluğunda zirveyi geride bırakmış olduğunu, ancak istihdam başına karbon yoğunluğunda ve mutlak azaltım/ zirve hedefinde henüz kalıcı bir başarı elde edemediğini gösteriyor.

Giriş: durumun tespiti

Türkiye’nin toplam sera gazı emisyonları (CO2e) 2024 itibariyle 584 milyon tona ulaştı. Bu rakam 1990’a görece birikimli olarak %155’lik bir artış anlamına geliyor. Söz konusu toplamın, %72’si enerji kaynaklı faaliyetlerden oluşmakta. Emisyonların diğer kaynakları tarımsal ve sanayi sektörlerindeki proses işlemleri ve hane halklarının atıklarından oluşuyor. Biz de bu yazımızda daha detaylı ve kapsamlı veriye sahip olduğumuz enerji kaynaklı emisyonlar üzerinde yoğunlaşacağız. Sorumuz: Türkiye gerek uluslararası karşılaştırmalar gerekse kendi tarihçesi açısından karbon emisyonlarını azaltma uğraşında ne kadar başarılı?

Türkiye’de CO2e emisyonları aslında 2021’den sonra iki sene boyunca gerilemekte idi ve Türkiye’nin artık toplam emisyonlarına mutlak anlamda zirveye ulaştığı düşünülüyordu. Ne var ki, 2024 (elimizdeki son yılın) verisi 2021 düzeyini de aşarak bu olumlu beklentileri boşa çıkardı. Toplam emisyonlara bakmak yerine, fert başı emisyonların seyrini izlediğimizde de benzer bir gözlemle karşı karşıyayız. Türkiye’nin enerjiden kaynaklı fert başı CO2 emisyonları 2024’te 5.4 ton düzeyinde. Uzunca bir tarihsel perspektifi izlersek, bu rakam 1961’de 0.6 ton idi. Verilerimiz TÜİK, Our World in Data ve Kadir Has Üniversitesi, Enerjiveri sitelerinden farklı kaynaklardan toplandı ve karşılaştırmalı olarak 1 No’lu Şekilde iki panel olarak sergilenmekte.

Şekil 1: Türkiye’de Enerji Kaynaklı Toplam ve Kişi Başı CO2 Emisyonları

Kaynak: TÜİK Sera Gazı envanteri; Our World in data (https://ourworldindata.org/co2-emissions) ve Kadir Has, Enerjiveri data setinden (https://enerjiveri.khas.edu.tr) kendi hesaplamalarımız

Türkiye’nin sera gazı emisyon karnesi bu bakımdan çok parlak gözükmüyor. Ancak ne var ki, toplam emisyonların “zirve yapması” açısından uluslararası verilere baktığımızda da bu “başarının” çoğunlukla şimdinin sanayileşmiş/gelişmiş ekonomilerinde (çoğunlukla AB) söz konusu olduğunu; Asya ve Latin Amerika’nın gelişmekte olan ülkelerinin neredeyse tamamında henüz “mutlak zirvenin” yakalanmamış olduğunu izleyebiliyoruz. Avrupa’nın ve diğer sanayileşmiş ülkelerin toplam emisyonlarını mutlak anlamda düşürmesinin ardında ise sadece enerji verimliliği, başarılı çevre politikaları gibi etkenler değil, söz konusu ülkelerin “kirli ürünleri ve teknolojileri” kendi coğrafyalarının dışına aktarılmasına dayalı ticaret ve pazarlama stratejilerinin de sonucu olduğunu görüyoruz. Literatürde “karbon sızıntısı” diye anılan bu süreç aslında bir yandan kirli ürünleri küresel yoksullara “doğrudan yabancı yatırım” diye pazarlayan, bir yandan da çok uluslu şirketlerin küresel meta zinciri içindeki emperyal hesaplarını besleyen bir gelişmeyi özetliyor. Öyle ki, söz konusu dönüşüm, örneğin Veltmeyer (2013) tarafından “extraktif emperyalizm”; Bhambra (2021) ve Bhampra & Newell (2023) tarafından da “karbon kolonyalizmi” kavramlarıyla tartışılmakta.

Ve hatta, bugün toplamda 55 gigatonu bulan toplam küresel emisyonların neredeyse yarısının, dünyanın en zengin %10 servet sahibi tarafından yaratıldığını ve günümüzde dünyamızda “aşırı” emisyon tutarının %92’sinden doğrudan doğruya Kuzey’in zengin sanayileşmiş ülkelerinin sorumlu olduğu[1] düşünüldüğünde, Türkiye ve benzeri gelişmekte olan ekonomileri “mutlak azaltım” üzerinde koşullandırmanın adil geçiş ve hakkaniyet kavramlarıyla da bağdaşmadığını da vurgulamamız gerekiyor. Üstelik, mutlak azaltım altında belirlenen karbon kotalarına dayalı emisyon ticaret sistemlerinin de küresel kapitalizmin yepyeni bir finansal spekülasyon aracı olarak işletilmesinin ana mazereti olduğu da düşünülürse (Bu konuda daha geniş yorumlamalar için bkz., Yeldan, 2026; Gabor, 2019; Dafermos vd., 2021).

Mutlak azaltım yanında emisyon yoğunluğu hedefleri

Konumuza dönelim ve Türkiye’nin karbon salımlarında zirvenin geride bırakılarak doğrudan mutlak azaltım hedefi yanında, emisyon yoğunluğu üzerinden sergilemekte olduğu performansa bakalım. Üretilen reel gayrı safi yurtiçi hasıla (GSYH) değeri başına yaratılan CO2 eşdeğeri sera gazı miktarını karbon yoğunluğu kavramı ile açıklıyoruz. Şekil 2 bu doğrultuda iki ayrı veri setinden elde edilmiş hesaplamaları sergiliyor. GSYH düzeyi reel 2015 sabit ABD doları cinsinden üretilmiş olarak enerji kaynaklı CO2 emisyon düzeyi ile birlikte elde edildi.

Şekil 2: Karbon Emisyon Yoğunluğu

Kaynaklar: ibid.

Şekil 2 Dünya Bankası ve karşılaştırmalı olarak Kadir Has, Enerjiveri serileri Türkiye’nin ulusal gelire göreceli olarak hesaplanan (enerji kaynaklı) karbon yoğunluğunun 1960’lardan başlayarak 2000’lere değin dalgalanmalar gösterse de yükselme içinde olduğunu, 2000 sonrasında ise karbon yoğunluğunun iniş trendi içine girdiğini gösteriyor. Şekil 2’nin sunduğu verilere göre Türkiye’nin sabit 2015 dolar düzeyinde verilen reel GSYH’sine görece karbon emisyonu 2000’de zirve noktasında: Enerjiveri serisinde 0.610 kg/$; Dünya Bankası serisinde ise 0.549 kg/$. 2024 için söz konusu yoğunluk değeri 0.349 kg/$ düzeyine gerilemiş.

Emisyon yoğunluğunu fert başına milli gelir ile kıyaslanması da önemli bir diğer gösterge. Çevresel Kuznets Eğrisi diye de tanımlanan bu ilişki Şekil 3’te sergileniyor.

Şekil 3: Türkiye’de Fert Başına Gelir ve Enerji Kaynaklı Emisyon Yoğunluğu

Kaynak: Kadir Has, Enerjiveri data seti (https://enerjiveri.khas.edu.tr)

Burada fert başına gelir düzeyimiz 1923’ün 2,000 dolar düzeylerinden başlatılarak günümüze değin getirilmekte. Çevresel Kuznets eğrisine[2] konu olacak iki ayrı değişkeni bir arada sergiliyoruz: fert başına gelire koşut olarak (i) toplam birincil enerji kaynaklı CO2 emisyonları (milyon ton ve dolayısıyla “mutlak” emisyon miktarı –sol eksen)); (ii) her 1,000 dolarlık milli gelire tekabül eden enerji kaynaklı CO2 emisyon miktarı (kg /1,000 dolar –sağ eksen). Bu ikinci veri, fert başına gelire karşı, emisyon yoğunluğunu sunuyor. Her iki serinin ardında yatan trend çizgisi ise ikinci dereceden polinom olarak Excel uygulamasında elde edildi.

Hesaplamalarımız, Türkiye’nin enerjiden kaynaklı karbon emisyonlarının 8,000 dolar ortalama gelir civarında Kuznets zirvesine (kabaca 520 kg/1,000 dolar) ulaştığını bundan sonra da inişe geçtiğini ve 14,715 dolar gelir seviyesinde, 330 kg/1,000 dolar değeri ile son bulduğunu gösteriyor. Diğer yandan birincil enerji kaynaklı mutlak emisyonlar, fert başına gelire görece henüz zirveye ulaşmış görünmüyor. Biraz dikkatlice bakıldığında 12,000 dolar ve sonrası gelir düzeylerinde toplam enerji kaynaklı emisyon artış hızında bir yavaşlama tahayyül edilebilmekte ve trend eğrisi de hafif bir dış bükeylik sergilemekte. Ama sonuç için daha henüz vakit erken.

İstihdam başına karbon emisyon yoğunluğu

Karbon yoğunluğunun GSYH’nin reel olarak ölçülmesinden kaynaklanan “kur” ve “fiyat düzeyi -enflasyondan arındırma” sorunları söz konusu. Türkiye için bunları tahmin etmek güç değil. Döviz kurunun aşırı değerlendiği dönemlerde dolar bazında reel GSYH yapay olarak şişkinleşmekte; enflasyonun doğru tahmin edilemediği dönemlerde de gene gerçek değerinden sapmalar göstermekte. Dolayısıyla gerek dolar gerekse enflasyondan arındırıldığı savlanan GSYH düzeyi ile hesaplanan karbon yoğunluğu ifadesi Türkiye gibi özellikle sert enflasyon ivmesi yaşayan ekonomilerde güvenirliğini yitirmekte.

Bir alternatif olarak, üzerinde anlaşabileceğimiz bir başka reel değişken –formel istihdam düzeyini kullanacağız. İstihdam edilen kişi başına emisyon düzeyinin seyri Şekil 4’te sergileniyor Şekil 4 hem enerji kaynaklı emisyonları (Kadir Has Enerjiveri serisi, 1961’den bu yana) hem de toplam CO2eşdeğeri sera gazı emisyonları (TÜİK serisi, 1990’dan bu yana) sergiliyor.

Türkiye’nin 2024 itibariyle, işçi başına enerjiden kaynaklı karbon salımı 13 ton düzeyinde; toplam emisyonlarda bu yoğunluk 18 ton olarak gözleniyor. 2006 ile 2012 arasında göreceli bir gerileme söz konusu olmuş, ancak 2103 sonrasında işçi başına emisyon yoğunluğu henüz Kuznets zirvesi niteliği göstermemiş. Türkiye’nin 2025 ve 2026 emisyon verileri hazır oluğunda, bu yıllarda yaşanan istihdam gerilemesiyle birlikte burada hesaplanan işçi başına emisyon yoğunluğu göstergesinin kötüleşme göstereceği söylenebilir.

Şekil 4: İstihdam Başına CO2 Emisyonları

Kaynaklar: ibid.

Türkiye’nin enerji – çevre ikilemi

Türkiye’nin sera gazı emisyonlarıyla olan mücadelesinde uluslararası iklim diplomasisi görüşmelerinde dayandırdığı temel argümanları, geç sanayileşen bir kalkınmakta olan ülke olarak, “enerji güvenliğini sağlamak” ve “emisyonların azaltımını hedefleyen yeşil dönüşüm” ikilemine sıkışmış olduğundan hareket ediyor.

Enerji güvenliği meselesi tek başına sadece “teknolojik” bir sorun değil, bunun ötesinde Türkiye’nin dışa bağımlılığını derinleştiren bir yapısal sorun olarak da sıklıkla dile getirilmekte. Cari işlemler dengesini olumsuz etkileyen ve enerjide dışa bağımlığımızı derinleştiren bu sorunun tarihsel evrimi nasıldı? Şekil 5 bunu hatırlatıyor.

Şekil 5: Toplam Birincil Enerji Yurtiçi Üretim ve İthalat

Kaynak: Kadir Has, Enerjiveri sitesine dayanarak kendi hesaplamalarımız

Bu şekildeki verilerin ardında çok uzun bir tarihçe var, Katman’da katkı veren diğer meslektaşlar da bu konulara sıklıkla eğiliyorlar. Karar ve yorumlar sizin olsun…

Kaynakça

Bhambra, G.K. (2021) “Colonial global economy: towards a theoretical reorientation of political economy”, Review of International Political Economy, 28(2): 307–22. 10.1080/09692290.2020.1830831

Bhambra, G. K., & Newell, P. (2023). More than a metaphor: ‘climate colonialism’ in perspective. Global Social Challenges Journal, 2(2): 179-187. https://doi.org/10.1332/EIEM6688

Dafermos, Y., Gabor, D., & Michell, J. (2021). “The Wall Street Consensus in pandemic times: what does it mean for climate-aligned development?” Canadian Journal of Development Studies, 42(1-2), 238-251.

Gabor, D. (2019). “Securitization for sustainability”. Does it help achieve the Sustainability Development Goals. Heinrich Böll Stiftung Washington, D.C., October

https://us.boell.org/sites/default/files/gabor_finalized.pdf

Veltmeyer, H. (2013) “The political economy of natural resource extraction: A new model or extractive imperialism?”, Canadian Journal of Development Studies, 34(1): 79–95.

Yeldan, A. Erinç (2025) “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım”, İktisat ve Toplum, No 181 Kasım, sf. 19-21.

Notlar

  1. “Aşırı emisyon” kavramı The Lancet e-dergisinde, Hickel J tarafından “Quantifying national responsibility for climate breakdown: an equality-based attribution approach for carbon dioxide emissions in excess of the planetary boundary“ başlıklı yazısında kaleme alınmıştı: The Lancet Planetary Health, 4, e399-e404. Aşırı emisyon kavramı, gezegenimizin atmosferinde 350 ppm (her bir milyon parçacıkta gözlenen CO2 molekülü) (1.50 derece ısı artışıyla ilişkilendirilen miktar) kısıtından yapılan sapmaları ayrıştırmakta. 1850’den bu yana hesaplandığında, bugünün gelişmiş/sanayileşmiş ülkelerinde “hakkaniyet” sorumluluğu altındaki karbon bütçesinden sapmaları veriyor.

  2. Çevresel Kuznets Eğrisi (Environmental Kuznets Curve -EKC) kavramı, geleneksel Kuznets Eğrisi hipotezi (gözlemi-?) kavramının bir uzantısı. Geleneksel kavram, ülkelerin fert başına gelirleri ile gelir eşitsizliği arasında önce bozulan, sonra görece iyileşme gösteren bir eğilim olduğunu savunmaktaydı. Burada bahsedilen EKC hipotezi ise ekonomik büyüme ile çevre kalitesi arasında varsayılan ters-U şeklindeki ilişkiyi ifade etmekte. Bu hipoteze göre, ekonomik kalkınmanın ilk aşamalarında çevre kalitesi bozulurken (bizim yazımız bağlamında karbon emisyonları artarken), kalkınmanın ilerleyen aşamalarında çevre kalitesi iyileşmeye başlar –yani emisyonlar düşer. Burada literatür “toplam” emisyonları esas alırken, ben bu yazıda emisyon yoğunluğunu da kapsam içine aldım.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
A. Erinç Yeldan (2026). Türkiye Karbon Emisyonu Azaltım Mücadelesinin Neresinde?. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20711344
  • Alp Erinç Yeldan, 1960 yılında İzmit’te doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. İktisat Doktorası derecesini 1988 yılında Minnesota Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra Bilkent Üniversitesi’ne katıldı. Aynı Üniversite’de 1990’da Doçent; 1998’de Profesör unvanını aldı. Profesör Yeldan halen Kadir Has Üniversitesi Ekonomi Bölümünde görev yapmakta ve uluslararası ekonomi, kalkınma ekonomisi ve makroekonomik modeller üzerine çalışmaktadır. Merkezi, Yeni Delhi’de olan Uluslararası Kalkınma İktisatçıları Birliği (IDEAs) kurucu-direktörlerinden olan Profesör Yeldan, Bilim Akademisi ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) Uluslararası Kaynaklar Paneli (IRP) seçilmiş üyesidir.

    Diğer Yazıları
Yapay Zeka Kullanımı Beyanı
Güvenilirliği yazar tarafından teyit edilmiş veriden tablo ve grafik oluşturma

Yazar, yapay zeka araçlarını yukarıda belirttiği kapsamda bilimsel yayın etiğine bağlı kalarak kullandığını beyan etmektedir. Yapay zeka desteğiyle üretilen içeriklerin tüm sorumluluğu yazara aittir.