Takip et

Müştereklerin Trajedisi Değil Tasfiyesi

🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20430231 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Lauderdale Paradoksu, ekolojik krizin yalnızca doğanın aşırı kullanımından değil, kamusal ekolojik varlıkların sermaye birikimi lehine yeniden örgütlenmesinden kaynaklandığını göstermesi bakımından güncelliğini korumaktadır.

Kapitalist üretim tarzının temel dinamiği kârlılık ve sermaye birikimidir. Bu nedenle tarihsel gelişimi boyunca işleyişi gereği, yoluna çıkan her şeyi sermaye birikiminin nesnesi haline getirmiştir. Bu temel kuralın, doğa ve yarattığı tüm kullanım değerleri söz konusu olduğunda da işlemeye devam ettiğini önceki yazılarımızda dile getirmiştik. Ancak günümüzde ekolojik krizin ulaştığı düzey, bir yandan kapsamlı bir çevresel yıkıma işaret ederken, diğer yandan kamusal zenginliklerin eşzamanlı ve sistematik tasfiyesi üzerinden ilerleyen bir sürece karşılık gelmektedir. İstikrarlı iklim sistemleri, tür çeşitliliği, temiz su ve hava, ormanlar ve diğer müşterek ekolojik varlıklar adım adım tahrip edilirken; yok olan varlıklar üzerinden yeni piyasaların, yeni metaların ve yeni birikim imkânlarının yaratıldığına bizzat tanıklık ettiğimiz, adeta hızlandırılmış bir tahribat dönemi yaşıyoruz.

O nedenle, bu yazımızda iktisat yazınında şu soruların yanıtlarını aramaya çalışacağız: Doğanın ürettiği ve insanlığın ortak kullanımında olan kaynakların geri döndürülemez bir şekilde tahrip edilmesinin nedenleri nelerdir? Bunun önüne geçilebilir mi?

Standart bir iktisat eğitiminden geçmiş herkes bu soruları ve yanıtlarını ilk kez kamu ekonomisi derslerinde duyar. Elbette standart iktisat eğitimi uzun yıllardır dünyanın birçok yerinde, muhalif geleneğe ait sınırlı sayıda okulu dışarda bırakırsak, neoklasik bir çerçevede verilir. O nedenle, 70’lerden itibaren iktisatçı nesilleri ilk sorunun yanıtını hep Garret Hardin’in (1968), “müştereklerin trajedisi” kavramsallaştırması ile öğrenir. Aslında meslekten biyolog olan ve çalışmaları nüfus meselesi üzerinde yoğunlaşan Hardin’i doğrudan iktisat yazını içinde görmüyoruz. Ancak, tespitleri ve kavramsallaştırmalarının neo-Malthusçu çevrecilik ile neoklasik kaynak ekonomisi hattında sahiplenildiğini ve neoliberal çevre yönetişimi ve mülkiyet hakları yaklaşımına teorik zemin sağladığını söylemek yanlış olmaz. Bu küçük ayrıntıyı akılda tutarak ünlü tartışmasını kısaca hatırlayalım: Ona göre ortak kullanım alanları, bireysel çıkarların baskısı altında kaçınılmaz olarak aşırı tüketime uğrar ve nihayetinde tahrip olur. Fikrini ortak mera örneği üzerinden somutlaştırır. Müşterek kullanıma açık bir merada herkes daha fazla hayvan otlatmak ister (çünkü kazanç bireysel iken maliyet ortaktır) ve sonuç olarak kaynak hızla tahrip olur.

O halde, ortak bir kaynağın yok olmasının nedeni, onun herkesin erişimine açık olması yani ‘müşterek’ olmasıdır. Benzer bir akıl yürütmeyi okyanuslardaki canlı türlerinin yok olması, milli park alanlarının ziyaretçi sayısı arttıkça bozulması ve çevre kirliliği konularında da gerçekleştirir. Ortak bir zenginliğin yok edilmesi ya da ortak kullanım sonunda bir kirlilik yaratılması durumlarında, sorunun çözümüne ilişkin önerisi de nedeninin bu şekilde tespit edilmesinden doğru gelişir: Müşterek zenginliklerin korunabilmesi için onların müşterek olmaktan çıkarılması gerekir. Bunun için türlü seçenekler önerir; doğrudan özel mülke dönüştürmek ya da kamusal mülk olarak bırakıp kullanım hakkı tahsis etmek (kimin daha çok para önerdiğine göre, kimin daha liyakatli olduğuna göre, çekiliş usulüyle ya da ilk gelen alır usulüne göre). Kirlilik yaratma durumlarında da vergilendirerek caydırmak. Hardin’in analizini özetleyecek olursak, doğal kaynaklar sınırlıdır ve fakat insan nüfusu artmaktadır. Üstelik insanlar bireysel çıkarlarının baskısı altında bencilce davranırlar ve bu nedenle doğal kaynaklar tahrip olur[1]. Bu nedenle ekolojik kriz bir yönetim sorunudur.

Aslında günümüz anaakım çevre iktisadının hâlâ sahiplendiği bu yaklaşımın ortaya konulmasından çok önce, hâkim iktisat öğretisinin ekolojik çelişkileri erken dönemde net bir şekilde gösterilmiştir. Bugün farklı disiplinlerden heterodoks çevre çalışmaları tarafından yeniden hatırlatılan Lauderdale Paradoksu[2], James Maitland’ın 1804 tarihli çalışmasında formüle ettiği biçimiyle, özel servetin büyümesi ile kamusal kullanım değerlerinin korunması arasında yapısal bir gerilim bulunduğunu ileri sürmektedir (Foster and Clark, 2009).

Kamusal Zenginlik ve Özel Servet Arasındaki Çelişki…

Maitland’e göre “kamusal zenginlik”, insanların yaşamlarını sürdürmesi ve toplumsal refahın devam ettirilmesi için gereksinim duyulan, arzu edilen ve onlara hoş gelen kıt veya bol kullanım değerlerinin toplamını ifade etmektedir. Başka bir deyişle kamusal zenginliğin bileşeni olan ‘mallar’ kullanım değerine sahiptir ve böylece toplumsal faydaya katkıda bulunurlar. Diğer yandan, “özel servet” kamusal zenginliğin aksine kullanım değeri olmaktan daha fazla bir niteliği barındırmayı gerektirir. Bir kullanım değeri birinin özel mülküne dönüşüp kullanımından başkaları dışlandığında, kendisine sahip olan kişi dışındaki herkes için “kıt” bir kaynak haline dönüşür. Bu da onun, kullanım değerine ek olarak bir değişim değerine sahip olması anlamına gelir ve bu özel servetin artması için gerekli bir koşuldur. Halbuki kamusal bir zenginlik sadece kullanım değeridir, bu nedenle kıt ya da bol olabilir. O halde, “özel servet” piyasada değişim değerine sahip kıt malların toplamını ifade etmektedir. Bu nedenle, bir toplumda özel servetin artması, toplumdaki herkesin lehine bir zenginlik artışı anlamına gelmemektedir. Maitland, tam tersine birçok durumda özel servetin genişlemesinin, ortak zenginliklerin aşındırılması pahasına gerçekleştiğini ifade etmektedir (Foster ve Clark, 2009; Foster, Clark ve York; 2023; Hupfel and Missemer (2023)).

Bu çelişkiyi açıklarken hava veya su gibi doğal müştereklerden örnek verir. Örneğin geleneksel olarak serbest kullanıma açık temiz su kaynakları, toplumdaki herkes için büyük bir kullanım değeri üretmesine rağmen, bedava ve sınırsız olduğu sürece bir değişim değerine sahip değildir. Ancak müşterek suyun tek bir kişinin mülkiyetine dönüşmesi ve kullanmak isteyecek herkesin bir fiyat ödemek durumunda bırakılması halinde, suyun mülkiyetine sahip kişinin servetinde bir artış görülürken, toplumun toplam zenginliğinde bir düşüş olacaktır (Foster and Clark, 2009). Buradan hareketle, Lauderdale Paradoksu, kıtlığın yalnızca bir yokluk durumu değil, aynı zamanda değişim değerinin üretim koşulu haline gelebildiğine işaret etmekte ve piyasa genişlemesinin kamusal zenginlik üzerindeki tahrip edici etkilerini görünür hale getirmektedir (Hupfel ve Missemer, 2023).

Marx ve Lauderdale Kontu…

Lauderdale’in kamusal zenginlik ile özel servet arasında kurduğu karşıtlığı, Marx’ın kullanım değeri ve değişim değeri kategorileri üzerinden yeniden okuyabiliriz. Şöyle ki, yaşamsal açıdan zaruri olan birçok ekolojik varlık yüksek kullanım değerlerine sahip olmalarına rağmen (ormanlar, göller, akarsular vb.), piyasa dolayımına girmedikleri sürece, sermaye birikimi açısından sınırlı bir anlam taşımaktadır. Bundan dolayı, kapitalist genişleme süreçleri sadece mevcut metaların üretimini genişletmekle değil, aynı zamanda henüz piyasa dolayımına girmemiş toplumsal ve doğal varlıkların metalaştırılmasıyla gerçekleşmektedir. Metalaştırma süreci, kullanım değerlerinin değişim değerlerine tabi kılınmasını gerektirir, çünkü meta olabilmek için söz konusu ürünün, kullanım değeri olarak hizmet edeceği muhatabına değişim yoluyla aktarılması gerekir (Marx, 2010). Bu nedenle, müşterek kullanıma açık bir doğal varlık, ancak özel mülk haline getirme yoluyla kullanımının sınırlandırıldığı ölçüde metalaşır ve sermaye birikim sürecine eklenebilir. Paradoksun Marksist analiz açısından önemi de tam bu noktada ortaya çıkar: Ortak zenginliğin özel servete dönüştürülerek aşındırılması aynı zamanda kullanım değerlerinin (servetin) değişim değerlerine (değere) dönüştürülmesi anlamına gelir[3]. Yani kapitalist üretim biçiminin mantığı gereği doğal zenginlik (müşterek kullanım değerleri) sürekli olarak özel servet lehine aşındırılır. Bu perspektiften kıtlık, yalnızca doğal sınırların sonucu olarak değil, kapitalist üretim ilişkileri tarafından tarihsel olarak üretilen bir toplumsal ilişki biçimi olarak değerlendirilebilir. Marx’ın (2010) özellikle “ilkel birikim” tartışmalarında işaret ettiği gibi, kapitalist gelişme süreci, müşterek kullanım alanlarının tasfiyesi, ortak varlıkların özel mülkiyete dönüştürülmesi ve toplumsal yeniden üretim araçlarına erişimin sınırlandırılması üzerinden ilerlemektedir. Bu nedenle kıtlık, birçok durumda doğal bir yokluktan çok, sermaye birikiminin koşullarını üreten tarihsel bir yeniden örgütlenme süreci olarak ortaya çıkmaktadır. O halde, Marx ve Lauderdale hattında ekolojik tahribatın nedeni müştereklerin varlığı değil, onların tarihsel olarak sistematik biçimde ortak kullanımdan koparılması, kıtlaştırılması ve kârlılık gereğince piyasaya tabi hale getirilmesidir[4].

Güncel Örnekler

Tartışmayı somutlaştırmak için güncel örnekler üzerinden ilerlemek faydalı olabilir.

Kuzey Ormanları Savunması aktivistlerinin sosyal medyada paylaştığı bir bildiriden kısa bir alıntı yapayım:

“Kuzey Ormanları coğrafyasında taş ocakları eliyle yürütülen yıkım; yalnızca ormanları değil, İstanbul’un su varlıklarını, yaban yaşamını ve binlerce yıllık kültürel mirasını da yok ediyor. Çatalca Danamandıra Köyü’nde yaşayan yurttaşların ve Danamandıra Köyü Yardımlaşma ve Çevre Koruma Derneği’nin çığlığını duyalım, duyuralım…” 

Açıklamada adı geçen Danamandıra köyündeki taş ocakları, kamusal-ekolojik zenginliğin piyasaya açılmasının çarpıcı bir örneğini sunuyor. Bölgedeki ormanların, yer altı su galerilerinin ve Terkos Barajı’nı besleyen Mandıra Deresi’nin, dolgu malzemesi üretimi için sistematik biçimde tahrip edildiği bildirilmiş. Çıkarım sırasındaki dinamit patlatmalarının hem su kaynaklarını hem de 1600 yıllık Roma su yollarını tehdit ettiğini belirten yerel halk, taş ocaklarının sürekli genişleme hamlelerinin durdurulması için mücadele ediyor. İstanbul’un içme suyu altyapısını da taşıyan[5] müşterek doğal varlıkların kısa vadeli piyasa değerine tabi kılınarak, geri döndürülemez bir şekilde tahrip edilmesinin nedeninin yerel halkın aşırı kullanımı değil, bölge arazisinin, üzerindeki tüm müşterek zenginliği tahrip etme pahasına özel şirketlere ruhsatlandırılması olduğu görülüyor. Bu tasarrufla, bölgede taş ocağı ruhsatı olan özel şirketlerin[6] serveti artarken, bölgede yaşayan yerel halkın ve diğer tüm canlı yaşamının ortak zenginliği tahrip ediliyor. Yazımızın sözcük kısıtı nedeniyle hızlı bir örneği de Uşak’tan verebiliriz. Geçtiğimiz yıl Tüprag Madencilik’e ait Kışladağ Altın Madeni, yılda 1,13 milyon metreküp yeraltı suyu tüketerek kentin su kaynakları üzerinde büyük baskı yaratıp, kentte susuzluk sorunu yaşanırken, son 10 yılda yaklaşık 80 ton altın üretmiş. Maden Kanunu’ndaki devlet hakkı oranları doğrultusunda, bu üretimden kamunun elde ettiği pay sınırlı kalırken, şirketin yeni ruhsatlarla faaliyetlerini Tokat ve Çorum’a doğru genişlettiği bildiriliyor (İklim Haber, 2025).

Somut örnekleri çok arttırmak mümkün ama tüm bu örneklerin işaret ettiği hususu özetleyerek bitirelim: Lauderdale Paradoksu, ekolojik krizin yalnızca doğanın aşırı kullanımından değil, kamusal ekolojik varlıkların sermaye birikimi lehine yeniden örgütlenmesinden kaynaklandığını göstermesi bakımından güncelliğini korumaktadır.

Kaynakça

Ostrom, E. (1990). Governing the commons: The evolution of institutions for collective action. Cambridge university press.

Foster, J. B., & Clark, B. (2009). The paradox of wealth: Capitalism and ecological destruction. Monthly Review61(6), 1-18.

Hardin, G. (1968). The tragedy of the commons. Science, 162(3859), 1243–1248.

Hupfel, S., & Missemer, A. (2023). Decommodifying wealth: Lauderdale and ecological economics beyond the Lauderdale paradox. Ecological economics207, 107780.

Marx, K. (1995). The Poverty of Philosopy, Prometheus Books,New York.

Marx, K. (2010). Kapital cilt: I: Ekonomi politiğin eleştirisi (Vol. 1). Yordam Kitap

https://www.iklimhaber.org/iki-ayda-40-ilde-104-maden-arama-ruhsati-verildi/

https://mulksuzlestirme.org/

Notlar

  1. Müştereklerin trajedisi yaklaşımı Elinor Ostrom tarafından kaleme alınan çalışmalarda sistematik bir şekilde eleştirilmiştir. Diğer disiplinler kadar kurumsalcı iktisat ekolü içinde de geniş yankı bulan Ostrom, (1990) meralar, sulama sistemleri, ormanlar, balıkçılık alanları vb. gibi müştereklerin yerel topluluklar tarafından sürdürülebilir bir şekilde yönetilebildiğini yaptığı saha çalışmalarıyla ortaya koymuş ve müşterekler üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle 2009 yılı Nobel Ekonomi ödülünü Oliver Williamson ile birlikte almıştır. Kamusal zenginliklerin, yerel topluluklar ve kolektif eylem ile sürdürülebilir bir şekilde yönetilebildiğini göstermesi bakımından Marksist ekoloji çalışmaları içinde de dikkate alınır. Ancak, kapitalist dünya ekonomisinin getirdiği yapısal baskıları ıskalaması nedeniyle eleştirilir.

  2. James Maitland 8. Lauderdale kontudur.

  3. Nitekim Marx, Luderdale’den 43 yıl sonra Felsefenin Sefaleti’nde kullanım değeri-değişim değeri tartışmasındaki pozisyonu için Proudhon’u eleştirirken, Luaderdale’nin konuya ilişkin yorumunu sahiplenmiş ve iki değer formu arasındaki ters yönlü ilişki tartışmasını analizinin merkezine yerleştirmiştir (Marx, 1995).

  4. Marksist ekoloji çalışmalarının Ostrom’u eksik bulduğu ve eleştirdiği husus tam da buraya denk gelir. Yerelde doğal kaynakların kolektif bir biçimde yönetilebilmesinin başarılıyor olması, rekabet baskısı altında sürekli genişleyen kapitalist üretimin, sınırına gelip dayandığı bir doğal kaynağı koruyamaz. Eğer bütün bir ekosistem içinden bir kaynağın çıkarılıp alınması kârlı bir iş ise, sistemin geri kalanında canlı yaşamının nasıl etkilendiği, kapitalist bir işletmenin amaç fonksiyonu içinde yer almaz.

  5. Mandıra Deresi, İstanbul’un Çatalca ve Silivri ilçeleri sınırları içerisinde bulunan doğal bir su kaynağıdır. Bölgedeki su kaynaklarından beslenen dere, Terkos Barajı’nı (Durusu Gölü) besleyen iki ana koldan birini oluşturur (https://tr.wikipedia.org/wiki/Karamandere,_%C3%87atalca). Terkos Gölü’nde depolanan temiz içme suyunun, Sazlıdere Barajı’yla birlikte İstanbul’un içme suyu ihtiyacının %29’unu karşıladığı belirtiliyor (https://kanal.istanbul/kanal-istanbulun-terkos-golunu-dolayisiyla-icme-suyu-kaynaklarini-tuzlandiracak-olmasi/)

  6. Bölgedeki taş ocaklarının sayısı ve hacminin özellikle 3. Havalimanı projesine dolgu malzemesi elde etmek amacıyla 2015 yılından itibaren genişlemekte olduğu bildirilmektedir. 3. Havalimanı projesinin ihalesini kazanan IGA Konsorsiyumunun ortakları Cengiz, Kalyon, Kolin, Limak ve MAPA inşaat şirketleridir (https://mulksuzlestirme.org/). Ancak bölgedeki ruhsat sahibi şirketler bunlarla sınırlı değildir (https://yandex.com.tr/maps/106128/catalca/category/natural_resource_extraction/184106514/?ll=28.327477%2C41.303872&sll=28.327477%2C41.303301&z=10).

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Ferda Dönmez Atbaşı (2026). Müştereklerin Trajedisi Değil Tasfiyesi. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20430231

  • Ferda Dönmez Atbaşı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, İktisat Bölümünde öğretim üyesidir. ODTÜ İktisat Bölümünden 1997 yılında, ODTÜ Bilim ve Teknoloji Politikası Çalışmaları yüksek lisans programından 1999 yılında mezun olmuştur. Doktorasını 2006 yılında Utah Üniversitesi İktisat Bölümünde tamamladıktan sonra ülkeye dönmüştür. Başlıca çalışma alanları finansallaşma, politik iktisat, Keynesyen ve Post-Keynesyen iktisattır. Yakın dönemde iklim krizinin ekonomi politiği üzerine araştırmalar yürütmektedir. International Initiative for Promoting Political Economy (IIPPE) ve Türkiye Sosyal Bilimler Derneği (TSBD) üyesidir.

    Diğer Yazıları