Takip et

Sven Beckert’in “Kapitalizm”i ya da “Nobel” Masallarında Anlatılmayanlar (III)

YazarAhmet Benlialper

21 Mayıs, 2026 ,
🎧 Dinle
DOI:10.5281/zenodo.20273657 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Köle emeği kapitalizmin gelişmesinde belirleyici bir role sahip oldu. Kapitalizm, zaman zaman kölelik ile beraber işleyecek kadar esnek bir yapıydı; ancak bu, Beckert’in iddia ettiğinin aksine, ücretli emeğin kapitalizmin tanımlayıcı bir unsuru olmadığı anlamına gelmiyor.

Serinin bir önceki yazısında Batı’nın ekonomik yükselişini açıklayan ana akım teorilerin neleri görmezden geldiğini tartışmış ve Beckert’in de vurguladığı üzere, Avrupalı kapitalistlerin devletle giriştikleri iş birliğinin belirleyici öneme sahip olduğunu öne sürmüştüm. Avrupalı kapitalistlerin Atlantik ticaretini ele geçirmeleri ve bu sayede elde ettikleri zenginlikler, kendilerini ayrıcalıklı bir sınıf haline getirdi. Bu dönüşümde köle emeğinin sömürülmesi de belirleyici bir rol oynadı.

Köleliğin Rolü

Beckert’e göre Avrupa’yı diğerlerinden ayıran şey Avrupalıların özgürlük ateşi, üstün kültürleri, kurumları, aydınlanmacı gelenekleri ve teknolojik inovasyonlara yatkınlıklarından çok daha fazla, kölelikten gücünü alan imparatorluklarıydı (Beckert, 2025, s. 307).[1] Beckert’in sunduğu verilere göre 1760’a kadar Afrika’dan Yeni Dünya’ya yaklaşık 4,4 milyon köle gönderilmişti ve bu sayı Avrupa’dan bu topraklara göç eden insanların yaklaşık iki katıydı. Bu sayının önemini gösteren başka bir veri de o dönemde İngiltere’deki iş gücünün 2,9 milyon kişiden oluşmasıdır.[2]

Beckert’in sunduğu bu anlatı, Eric Williams’ın artık klasikleşmiş olan ve kendi ismiyle anılan (Williams Hypothesis), köle emeğine dayanan sömürünün ve Avrupa-Afrika-Amerika üçlü ekseninde, köleliğin merkezinde yer aldığı ticaretten elde edilen zenginliklerin Britanya’nın sınai gelişimini sağladığı tezi ile uyumludur (Williams, 1994).[3] Dahası, Beckert’e göre 1770-1860 arasında Afrika’dan Amerika’ya önceki 270 yıldakinden daha fazla köle gitmiş olması, Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın sanayileşmesinin aslında, en azından ilk başta, köleliğin yoğunlaşmasına yol açtığını da gösterir.

Peki iktisat tarihi literatürü köleliğin kapitalizmin gelişimindeki rolüne dair ne diyor?[4] Görece erken dönem çalışmalardan Eltis ve Engerman (2000), Karayipler’deki şeker üretiminin ve köle ticaretinin katma değer, diğer stratejik sektörlerle bağlantı ve bu sektörlerde ekonomik büyüme yaratma kabiliyeti açısından yeterince büyük olmadığını ve Birleşik Krallık’ın kaderini tayin etmekten uzak olduğunu vurgularken, Solow (1985) köle emeği sayesinde elde edilen gelirlerin ve kolonyal düzenin yarattığı ticaret biçimlerinin Britanya’nın sanayileşmesini önemli ölçüde desteklediğini gösterir.

Daha yakın dönemli bir başka çalışmada ise Heblich vd. (2023), hava durumundaki egzojen dalgalanmalardan faydalanarak köle taşıyan gemilerdeki ölüm oranı değişikliklerinin köle sahiplerinin servetinde yol açtığı farklılaşmanın Britanya ekonomisi üzerindeki etkilerini inceler. Yazarlar, kölelerden elde edilen zenginliğin yarattığı sermaye birikimindeki artışın Britanya’nın yaklaşık 10 yıllık büyümesine (milli gelirin yaklaşık yüzde 3.5’i) tekabül ettiğini gösterirler. Bu, her ne kadar yüksek bir etki olsa da, sanayi devrimi ile beraber yaşanan çok büyük değişimi açıklamaktan uzaktır.[5]

Ancak bu makaleyi ve daha genel olarak da bu literatürü takip ederek, köle emeğine dayalı plantasyon ekonomisi ve Atlantik ticareti Britanya’nın endüstriyel gelişimi için belirleyici değildi demek bana göre en az iki sebepten yanlış. Birincisi, Heblich vd. (2023), pek çok başka çalışma gibi, 16. ve 17. yüzyılda kölelerden elde edilen artı değer ile zenginleşen kapitalistlerin devlet içindeki konumlarını güçlendirmesini, bunun devlet ve kapitalistler arasında bir iş birliğine dönüşmesini ve kapitalistlerin önünün devlet tarafından pek çok alanda açılmasını hesaba kat(a)mıyor.[6] Ancak bu kanallar, bir önceki yazıda da bahsettiğim gibi, Beckert’in anlatısının tam merkezinde duruyor ve bana kalırsa devletin faaliyetleri üzerindeki bu etkiyi sayısallaştırmak çok zor olsa da bu teorinin açıklayıcı gücü oldukça yüksek. Devleti ve devletin içerisindeki güç ilişkilerini merkeze almayan ve yine de büyük bir toplumsal dönüşümü açıklamaya çalışan herhangi bir girişimi ciddiye alamıyorum. Daha tatmin edici bir açıklama, tarihsel olarak lineer bir ilerlemeden ziyade, kapitalistlerin artan servetinin bir eşik noktasından sonra, devlet yapısının ve mevcut sınıfsal güç ilişkilerinin el verdiği yerlerde, geri dönülemez bir şekilde kapitalistlerin önünü açtığı, devletin faaliyetlerinin sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillendirildiği, doğrusal olmayan, patlamalı bir gelişme yolunu işaret ediyor.[7] İkincisi, doğrudan köle sahipliğinden elde edilen servete ve plantasyonlardan elde edilen zenginliğe odaklanmak, Atlantik ticaretinin yarattığı “dünya ekonomisi”nin oluşturduğu arz-talep bağlarını, bu bağların büyümeyi teşvik edici özelliklerini (bkz. Dipnot 2’deki Boston örneği), sömürgelerin hammadde üretimine zorlanmasını ve takip eden bir dizi bağımlılık ilişkisini de göz ardı ediyor.[8]

Ücretli Emek Olmadan da Kapitalizm Olur mu?

Beckert’in Kapitalizm’inde mülksüzleşen köylülere yapılan vurgu çok az. Beckert zaten ücretli emeği, tıpkı Jairus Banaji gibi, kapitalizmin tanımlayıcı bir unsuru olarak görmüyor ve kapitalizmin ta en başından beri muhafazakâr olduğu tek konunun sermayenin genişlemesi olduğunu, bu amaç doğrultusunda köleliği de içeren çeşitli emek rejimi biçimleriyle uyumlu çalışacak kadar esnek bir sistem olduğunu öne sürüyor. Bu sonuncusuna katılmamak mümkün değil. Kaldı ki Marx’ın kendisi de Grundrisse’de köleliğin kapitalist sistemde yer yer var olabileceğini kabul ediyor ancak bunu bir kuraldan ziyade anomali olarak görüyordu. Colin Mooers de benzer şekilde kapitalist üretimin kısa süreler için bile olsa kölelik ile uyumlu olabileceğini ve kapitalizmin, üretimin diğer özelliklerinden bağımsız olarak tek bir emek biçimine indirgenemeyeceğini söylüyordu (Mooers, 1991).[9]

Kapitalizmin çok çeşitli emek formlarıyla bir arada bulunabileceği doğru olsa da yine de açıklanmaya ihtiyaç duyulan bir mesele var. Sanayi kapitalizmi ve sonrasında köleliğin rolü gittikçe azaldı ve yeraltına itildi. Bu büyük değişimi sağlayan neydi? Beckert, Avrupa’da dini hassasiyetler, aydınlanma fikirlerinin etkisi, kaybedecek şeyi çok az olan kölelere pahalı makinelerin emanet edilmesinin getireceği riskler (bir nevi yakarsa dünyayı garipler yakar durumu) yüzünden sanayi kapitalizmi çağında köleliğin görülmediğinden bahsediyor; ancak diğer yerlerde köleliğin neden sonlandığı ve niçin ücretli emeğin dominant emek biçimi haline geldiğiyle ilgili kitapta yeterince detaylı bir analiz yok. Burada makul bir açıklama, çok yakın zamanda çıkan kitabında David McNally’nin kendinden önceki geleneği[10] takip ederek vurguladığı gibi, köle isyanlarının köleliğin sonunu getirmiş olması olabilir (McNally, 2025).

Gerçek şu ki, hem Beckert’in hem McNally’nin de belirttiği gibi, sanayi devriminin hemen sonrasında kölelik zayıflamamış, tam tersine güçlenmişti. Dolayısıyla kapitalizmin gelişiminin otomatik olarak köleliği ortadan kaldırıp yerine ücretli emeği getireceğini düşünmek temelsiz olur. Yine de kısa dönemde olmasa da uzun vadede kapitalizmin böyle bir eğilime sahip olduğunu düşünüyorum. Zira yaşanan da bu oldu. Kölelik, Marx’ın da belirttiği gibi, müthiş bir denetleme maliyetini beraberinde getiriyor, üretimde neredeyse askeri bir seferberlik gerektiriyordu. Üstelik, ücretli emeğin aksine, tamamen ekonomi dışı zora dayanan bu müthiş baskıcı emek rejimi içerisinde köleyi çalışmaya, öğrenmeye ve üretken olmaya teşvik edecek hemen hiçbir unsur yoktu. Böylesi bir kabusun öznesi olan ve ancak kırbaç yoluyla çalıştırılabilen kölelerin sürekli isyanları da üretimin etkinliğinin önünde her zaman bir engel olacaktı. Kölelik rejimi altında nitelikli iş gücünün gelişmesi kolay görünmüyordu; halbuki kapitalizmin ilerleyen aşamalarında nitelikli iş gücüne çok ihtiyaç olacaktı. Dahası, ücretli emek kapitalizme ihtiyaç duyduğu esnekliği tanıyor; böylece kapitalist, kölenin düzenli bakımından kurtuluyor, işler istediği gibi gitmediğinde işçileri kovabiliyor ve başka sektörlere geçiş yapabiliyordu. Bu koşullar altında ancak plantasyonlar gibi belli kapitalist işletmeler köle emeğine dayanabilirdi; fakat oralarda bile toprağın aşırı kullanılmasıyla beliren ekolojik sınırlar, üretimin önünde engeller oluşturuyordu.[11]

Tüm bunlara ek olarak, emek rejimini, en azından günümüz kapitalizminin işleyişini daha iyi anlamak amacıyla, kapitalizmin tanımına dâhil etmekte bir fayda daha görüyorum. Kapitalizm öncesi toplumlarda, öyle ya da böyle, toplumun önemli bir kısmının yaşamın yeniden üretimi için gerekli olan araçlara ve kaynaklara doğrudan erişimi vardı. Kapitalizm ile birlikte bu ortadan kalktı. Bunun etkisini, farkında olalım ya da olmayalım, bireysel düzeyde her gün hissediyoruz. Birkaç ay ücret alamadığında evsiz ve aç kalma ihtimaliyle yüz yüze gelen ücretli işçinin varoluşu[12], yalnızca ekonomik değil, psikolojik ve toplumsal sonuçları da olan derin bir kırılmaya işaret ediyor. Bu yüzden, kapitalizmle birlikte insan hayatına giren bu dramatik bağımlılık biçimini hesaba katmadan modern kapitalizmi eksik kavrarız; ücretli emek bu düzenin tali değil, asli unsurlarından birini oluşturur.

Kaynakça

Beckert, S. (2025). Capitalism: A Global History. Penguin Press, New York.

Berg, M., & Hudson, P. (2021). Slavery, Atlantic Trade and Skills: A Response to Mokyr’s “Holy Land of Industrialism”, Journal of the British Academy, 9, 259–281.

Berg, M., & Hudson, P. (2023). Slavery, Capitalism and the Industrial Revolution, Polity Press.

Charotti, C. J., Palma, N., & Pereira dos Santos, J. (2025). American Treasure and the Decline of Spain, European Economic Review, 180, 105187.

Du Bois, W. E. B. (1998). Black Reconstruction in America, 1860–1880, Free Press, New York.

Eltis, D., & Engerman, S. L. (2000). The Importance of Slavery and the Slave Trade to Industrializing Britain, Journal of Economic History, 60(1), 123–144.

Francis, J. A. (2025a). Did Slavery Impede the Growth of American Capitalism? Two Natural Experiments Using Farm Values per Acre, MPRA Paper No. 124379, University Library of Munich.

Francis, J. (2025b). Cotton without Slavery? The International Competitiveness of the Southern Export Sector, 1800–1900, Unpublished paper, v1.0.

Heblich, S., Redding, S. J., & Voth, H.-J. (2022). Slavery and the British Industrial Revolution, NBER Working Paper No. 30451, revised August 2023.

Henriques, A., & Palma, N. (2023). Comparative European Institutions and the Little Divergence, 1385–1800, Journal of Economic Growth, 28(2), 259–294.

James, C. L. R. (1989). The Black Jacobins: Toussaint L’Ouverture and the San Domingo Revolution, Vintage, New York.

Kedrosky, D., & Palma, N. (2025). The Cross of Gold: Brazilian Treasure and the Decline of Portugal, Journal of Economic History, 85(3), 730–766.

Lambais, G., & Palma, N. (2025). African Slavery and the Reckoning of Brazil, Lewis Lab Working Papers Series No. 0001, Arthur Lewis Lab, The University of Manchester.

McNally, D. (2025). Slavery and Capitalism: A New Marxist History, University of California Press.

Mooers, C. (1991). The Making of Bourgeois Europe: Absolutism, Revolution and the Rise of Capitalism in England, France and Germany, Verso.

Solow, B. L. (1985). Caribbean Slavery and British Growth: The Eric Williams Hypothesis, Journal of Development Economics, 17(1–2), 99–115.

Williams, E. (1994). Capitalism and Slavery, The University of North Carolina Press.

Wright, G. (2020). Slavery and Anglo-American Capitalism Revisited, Economic History Review, 73(2), 353–383.

Wright, G. (2022). Slavery and the Rise of the Nineteenth-Century American Economy, Journal of Economic Perspectives, 36(2), 123–148.

Notlar 

  1. Sadece bu cümlede, Beckert’in en az üç adet “Alfred Nobel Anısına Ekonomi Bilimi Ödülü”ne layık görülen temel fikri hedef aldığını da geçerken belirtmek gerekir.

  2. Beckert kitapta ABD’nin önemli kurumlarının kölelerin sömürülmesinden ve köle ticaretinden nasıl fayda sağladığını ve bu sayede nasıl serpildiklerini gösteren bir dizi tarihsel anekdot da sunuyor. Örneğin, 1630’larda bir mülteci yerleşkesi olan sefalet içindeki Boston’ın Barbados’taki şeker üretiminin sürdürülebilmesi için gerekli envai çeşit mala olan talep sayesinde nasıl ayağa kalktığı, Brown Üniversitesi’ne de ismini veren Brown’ların köle ticaretinden nasıl voleyi vurduğu ve 1636’da kurulan, Harvard Üniversitesi’nin öncülü Harvard College’ın Antigua’daki şeker plantasyonlarından ve Saint-Domingue’deki (bugünkü Haiti) köle emeğiyle yetişen tarımsal ürünlerden gelen parayla fonlandığı kitapta detaylı şekilde anlatılıyor.

  3. Benzer bir vurguyu yer yer Marx’ın yazılarında da görebiliriz. Kapital’deki en meşhur pasajlardan birinde Marx, Avrupa’daki (örtülü kölelik de denebilecek) ücretli işçilik düzeninin üzerinde yükseleceği bir kaide olarak Yeni Dünya’daki köleliğe ihtiyaç duyduğunu söyler. Çok daha güçlü bir şekilde, Felsefenin Sefaleti’nde ise şöyle der: “Kölelik olmasaydı pamuk olmazdı; pamuk olmasaydı modern sanayi olmazdı. Sömürgelere değerini veren köleliktir; dünya ticaretini yaratan sömürgelerdir; büyük ölçekli sanayinin önkoşulu ise dünya ticaretidir.” (Kaynak: https://www.marxists.org/archive/marx/works/1847/poverty-philosophy/ch02.htm) Williams’ın tezini güncel kanıtlarla tartışan yeni bir kitap için ise bkz: Berg ve Hudson (2023).

  4. Köleliğin Amerikan kapitalizminin gelişimine etkisi üzerine de çok fazla çalışma var: bkz. Francis (2025a), Francis (2025b), Wright (2020), Wright (2022). Ben, bu yazı dizisindeki odak noktam kapitalizmin doğuşu ve ilk dönemleri olduğu için, köleliğin Avrupa (ve özelde İngiltere) üzerine olan etkisine odaklanıyorum.

  5. Burada, Heblich vd. (2023)’ten bağımsız olarak, tamamen kişisel bir yorumu eklemekte fayda görüyorum. Önde gelen Batılı iktisatçıların akademik çalışmalarındaki bulguların neredeyse her zaman Batı’nın genel çıkarlarıyla uyum içinde olmasını gözlemlemek çok zor bir iş değil. Bundan, kölelik üzerine olan çalışmaların muaf olmasını düşündürecek de çok fazla sebep yok. Batı’nın çıkarları köleliğin ve Atlantik ticaretinin önemini olduğundan düşük göstermeyi gerektiriyor. Örneğin, yakın zamanda BBC’de çıkan bir habere göre, Birleşmiş Milletler’in “insanlığa karşı işlenmiş en ağır suç” olarak nitelendirdiği köle ticareti nedeniyle muazzam zararlar gören ülkelerin olası tazminat talepleri 33 trilyon dolar ile 107 trilyon dolar arasında değişebilir (https://www.bbc.com/news/articles/c0rxqng5pyno). Bu bağlamda, iktisat tarihi alanının önde gelen isimlerinden Nuno Palma’nın BM’ye çok sert çıkışını ben bir sınıfsal ve ulusal refleks olarak okuyorum (https://x.com/nunopgpalma/status/2038314633610572244). Bu yönde, Batı’yı aklama adına akademik olarak özel bir çaba var demiyorum; ancak toplumun farklı kesimlerinin maddi çıkarlarını doğrudan etkileyen neredeyse her önemli konuda ana akım iktisatta kabul gören temel bulgunun (serbest ticaretin önündeki engellerin zararları, köle ticaretinin önemsizliği, sermaye hesabının serbestliğinin önemi vb.) nasıl olup da her seferinde Batı’nın ve Batılı elitlerin çıkarlarıyla örtüştüğü de açıklanmaya muhtaç bir durum.

  6. Bunu söylerken, Heblich vd. (2023)’ün köle sahipliğinin daha yoğun olduğu bölgelerde gelir artışının yüzde 40’a çıktığını ve kapitalistlerin sürecin ana kazananı olduğunu gösterdiğini de eklemeliyim.

  7. Burada bir parantez de “kölelik ve Atlantik ticaretinden elde edilen zenginlikler bu kadar önemliyse neden Portekiz ve İspanya ihya olmadı da Britanya öne çıktı?” sorusu için açmak gerekecek. Bu çok haklı, çok önemli ve ne yazık ki Beckert’in kitabında hakkı verilerek işlenmeyen bir mesele. Örneğin, Nuno Palma bir dizi çalışmasında köleliğin ve kolonilerden aktarılan zenginliklerin İspanya, Portekiz ve Brezilya üzerinde negatif bir etkisinin olduğunu gösteriyor (Lambais ve Palma, 2025; Kedrosky ve Palma, 2025; Charotti vd., 2025; Henriques ve Palma, 2023). Kölelikten elde edilen zenginlik her yerde kapitalizmi uçuracak diye bir kural yok ve belli ki etkinin yönünü anlamak için başlangıç koşulları da önemli. Asıl mesele ise bu başlangıç koşullarında belirleyici olanı ayırt etmek. Acemoğlu vd. (2005)’te bu başlangıç koşulları arasında monarşi üzerindeki denetleme yetkileri belirleyici iken, Brenner-Wood hattında üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bir kesimin ortaya çıkması ve nüfusun gittikçe büyüyen bir kısmının piyasaya tabi olması ile beraber ortaya çıkan rekabet ve üretimi artırma baskısı ön plana çıkıyor.

  8. Bu hususta daha detaylı bir inceleme için bkz. Berg ve Hudson (2021).

  9. Ellen Meiksins Wood da kapitalizmin bu esnek yapısını kabul eder ve kapitalizm için önemli olanın ekonominin ana aktörlerinin piyasaya bağımlılığı olduğunu, ancak bu bağımlılığın ücretli emek olmadan da gerçekleşebileceğini kabul eder. Bkz: https://www.versobooks.com/blogs/news/2441-ellen-meiksins-wood-empire-in-the-age-of-capital

  10. Bkz. Du Bois (1998) ve James (1989).

  11. Bkz: https://monthlyreview.org/articles/marx-and-slavery/

  12. İngilizcede “Two paychecks away from homelessness” şekliyle sıkça kullanılan, toplumun çoğunluğunun evsiz kalmanın sadece iki maaş ötesinde olduğu tabiri, bu meselenin Anglosakson ülkelerdeki farkındalığının güzel bir ifadesi.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Ahmet Benlialper (2026). Sven Beckert’in “Kapitalizm”i ya da “Nobel” Masallarında Anlatılmayanlar (III). Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.20273657
  • Bilkent Üniversitesi’nden lisans, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden yüksek lisans derecelerini aldı. İktisat doktorasını 2024 yılında ESSEC Business School’da tamamladı. Hâlen Corvinus University of Budapest Ekonomi Enstitüsü’nde öğretim üyesidir. Çalışmaları para politikası, uluslararası finans ve gelişmekte olan ülkelerde döviz kurlarının önemi üzerine yoğunlaşmaktadır.

    Diğer Yazıları