Bu yazıda karlı bir iş modeli ortaya çıkaran Gazze’deki soykırımın ve Filistin halkına yaşatılan tarifsiz acıların, aynı zamanda, insanlığın geri kalanı için çalmakta olan bir alarm zili olduğu ve Filistin halkının karşısındaki soykırım koalisyonunun Siyonist İsrail devleti ve yöneticilerini aşan sistemik boyutları tartışılmaktadır.
Giriş
İsrail’in yönetici sınıfları – toplumlarının önemli bir bölümünün de desteğiyle – on yıllardır Filistinlilere yönelik sistematik baskı, apartheid[1] ve etnik temizlik politikaları sürdürüyor. Süreç, Filistinlilerin “toprağı olmayan bir halk için üzerinde yaşayan halkı olmayan bir toprak” yalanı eşliğinde etnik temizliğe uğratıldığı, yerinden edilerek mülksüzleştirildiği bir sömürgeleştirme pratiğiyle başlamıştı.[2] Bu tarihsel birikim, 1948’de yüz binlerce Filistinlinin evlerinden sürüldüğü Nakba (Büyük Felaket) ile zirvesine ulaşmıştı. Yerleşimcilerin sistemli toprak işgalleri ve art arda gelen etnik temizlik ve toplumsal baskı dönemleri ise süreklilik arz ediyor. Bu şiddet siyaseti, 7 Ekim saldırılarının ardından Filistin halkına karşı – dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen ve adeta 7/24 canlı yayınlanan – korkunç bir soykırıma dönüşmüş durumdadır.[3]
Aksa Tufanı, ironik bir biçimde, Netanyahu ve Siyonist aşırı sağın on yıllardır beklediği tarihi fırsatı sunarak, normal şartlarda küresel kamuoyuna kabul ettirilmesi imkânsız olan “Eretz Yisrael” projesinin en kanlı safhasını, yani Gazze’nin topyekûn tasfiyesini bir “ulusal güvenlik zorunluluğu” olarak dünya gündemine soktu. Ancak bununla da kalmadı. İsrail, sadece 2025 yılında “güvenlik” gerekçeleriyle Filistin, İran, Lübnan, Katar, Suriye ve Yemen’e saldırdı; Tunus, Malta ve Yunanistan karasularında Gazze’ye giden insani yardım filolarına yönelik saldırılar düzenledi.[4] Şu anda ABD’yle birlikte İran’a karşı açtığı savaş üçüncü ayına doğru giderken, Lübnan’ın güneyini adeta ikinci bir Gazze’ye çevirmekle meşgul.
Bu saldırganlığın – salt bölge halklarını ve ekolojisini değil – gezegen üzerindeki tüm yaşamı tehdit eden boyutlarını görebilmek için jeopolitika uzmanı olmanız gerekmiyor. Üstelik İsrail bunu iki buçuk yıldır dünyanın “demokratik” veya “uygar” bilinen ülkelerinin ekonomik, siyasi/diplomatik, askeri ve lojistik yollarla doğrudan; genellikle Batı’ya bir alternatif olarak sunulan BRICS ülkelerinin ise dolaylı ve utangaç desteğini ardına alarak yapıyor. Ancak Filistin halkının karşısındaki koalisyonun büyüklüğü bunların da ötesine geçiyor.
Neredeyse tüm büyük savaşların ve yıkımların temelinde “toplumsal artığa el koyma” çabaları yatıyor. Bu tarihsel eğilimin bir istisnası olmayan Gazze’deki soykırım da – kimlik, inanç, tarih ve coğrafya gibi katmanların yanında – devasa bir ekonomi politik ilişkiler ağı üzerinden ilerleyerek çok karlı bir iş modeli ortaya çıkarıyor. Aşağıda, William I. Robinson ve Hoai-An Nguyen ile Ekim 2023’ten bu yana sürdürdüğümüz tartışmalardan ve bazıları yayımlanmış olan çalışmalarımızdan yararlanarak, soykırımın ekonomi politiğine dair kısa bir değerlendirme yapacağım.[5] Soykırım ekonomisine ve ardındaki ulus-aşırı toplumsal güçlere odaklanarak, bunların insanlık için neden çok büyük bir tehdit teşkil ettiğini izah etmeye çalışacağım.
Lockecu Batı ve alter-egosu olarak soykırım
Kapitalizmin kökenlerine ilişkin uydurma hikâyelerden en yaygın olanı, onun sözleşmeye dayalı özgür mübadele ilişkilerinden doğduğu yönündedir. Oysa klasik siyasal iktisadın bu kurucu mitine karşı Marx’ın “ilk birikim” çözümlemesi, kapitalizmin doğuşunun barışçıl piyasa süreçlerinin değil, fetihlerin, sürgünlerin, mülksüzleştirmelerin ve doğrudan zorun ürünü olduğunu açıkça ortaya koyar.[6]
Bu hatırlatma şu açıdan önemli: Günümüzde, refah ve özgürlükler bağlamındaki asli yönelimlerinden – kötü yönetildiği için – sapmış olan kapitalizmin “fabrika ayarlarına dönmesi” gerektiğini öne süren bazı çevreler var. Örneğin, Dünya Ekonomik Forumu’nun (DEF) “ev sahibi” Klaus Schwab ve Forum’un Küresel Riskler Ağı’nın kurucusu ve yöneticisi Thierry Malleret, bu fikri, 2020 yılında COVİD-19 krizinin gölgesinde “Büyük Sıfırlama” adını verdikleri bir çerçevede tartışmışlardı. Schwab ve Malleret’e göre:
Mesele, dünyayı pandemi öncesi dönemde bıraktığımız halinden daha az kutuplaşmış, daha az kirlilik yaratan, daha az tahrip edici, daha kapsayıcı, daha eşitlikçi ve daha adil bir yer haline getirmektir.[7]
DEF’te bir araya gelen küresel yönetici sınıfın bu özel alt-grubunun neoliberal reform gündeminin çelişkilerini şimdilik bir yana bırakalım. Kapitalizmin fabrika ayarları dendiğinde akıllara ilk olarak – ikinci savaş sonrasının istisnai bazı refah ve uzlaşı dönemlerinden ziyade – acımasız ve yaygın bir şiddet, mülksüzleştirme ve sömürü döngüsünün gelmesi gerekir.
Bu ayarların özü İngiltere’de asırlarca ortaklaşa kullanılan toprağı özel mülke dönüştüren “Çitleme Hareketleri” ile köylülerin yerlerinden edilmesinde; 19. yüzyılda Manchester’daki karanlık pamuk eğirme ve dokuma fabrikalarında 12-14 saat çalıştırılan[8] çocukların zayıf bedenlerinde gizlidir. Bu ayarlar, kendilerini, 16. yüzyıldan itibaren Bolivya’da Potosi gümüş madenlerinde İspanyol sömürgecilerce zorla çalıştırılan yerli halkların trajedisinde de gösterir. Karayipler’deki şeker plantasyonlarında köleleştirilen bedenlerden,[9] Belçika Kongosu’nda kauçuk uğruna kesilen ellere uzanan bu kanlı hikâye, kapitalizmin “fabrika ayarlarına” dönmeyi öneren çağrılara şüpheyle yaklaşmamız için fazlasıyla yeterli olmalı.
Kaldı ki Kees van der Pijl’in “İngilizce konuşan” Lockecu Merkezbölge (Lockean heartland) diye tanımladığı[10] – tamamı varoluşlarını yerleşimci ve/ya klasik (yağmacı) sömürgeciliğin etnik temizlik ve soykırım pratikleriyle dolu tarihçesine borçlu olan – devletlerin Filistin’deki insanlık suçlarının başlıca destekçileri olması bu tarihsel sürekliliğin canlı bir ifadesidir. “Özgürlükçü” Batı’nın yönetici sınıfları, burada İsrail’in egemenleri kadar yerleşimci sömürgeciliğin kanlı mirasına da sahip çıkmaktadır.[11]
BRICS efsanesi ve Körfez’in işbirlikçi rejimleri
Avrasya ve Küresel Güney ülkelerinin soykırıma karşı siyasi muhalefeti ile dünya çapındaki kapitalist genişlemenin desteklenmesi arasındaki çelişki, küresel kapitalizmde yönetici sınıfların derin bir çelişkisini yansıtıyor. BRICS ülkeleri – Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ve gruba yeni katılan üyeler – Küresel Güney’in sözcüsü olarak davranıyor ve (Hindistan dışındakiler) sıklıkla İsrail’i eleştiren ve Filistin’in kurtuluşuna destek veren açıklamalar yapıyorlar. Ancak İsrail ile derinleşen siyasi ve ekonomik bağları, bu tavırla keskin bir çelişki içindedir. Bu ülkeler ve yönetici sınıfları, Orta Doğu’nun ulusötesi kapitalist ağlarına daha fazla eklemlendikçe İsrail’le mevcut askeri ve ekonomik ortaklıkları ilerletiyorlar.
2024’te yani soykırım tüm ağırlığıyla yaşanırken Rusya, İsrail’in bir numaralı kömür tedarikçisi olmaya devam ediyordu. Güney Afrika ise ikinci sırada yer aldı; Brezilya petrol tedarik etti ve Rus (ve Azerbaycan) boru hatları Kazakistan’dan petrol taşıdı. Hindistan ise İsrail’e Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’da kullanılmak üzere askeri teçhizat sağladı. Bu silahlar, hâlihazırda Çin devletine ait Şanghay Uluslararası Liman Grubu ve Hindistan merkezli Adani grubuna özelleştirilmiş olan İsrail’in ana limanı Hayfa’da boşaltıldı. Aynı yıl Çin-İsrail ticareti ise 22 milyar dolarlık rekor bir seviyeye ulaştı. Hindistan, diğerlerinden farklı olarak, İsrail ile kurduğu stratejik ekonomik, siyasi ve askeri ittifakı gizlemiyor. Şubat 2026’da İsrail’e yaptığı resmi devlet ziyaretinde Hindistan Başbakanı Narendra Modi, İsrail Knesset’inde bir konuşma yaparak İsrail’in “terörizm”le mücadelesine “sarsılmaz destek” taahhüdünde bulundu ve bu sözleri üzerine dakikalarca ayakta alkışlandı.
İsrail ve Arap burjuvazilerinin ortak sınıf çıkarları doğrultusunda ekonomik entegrasyon, yeni siyasi düzenlemeleri beraberinde getirmekte. Mısır 1980’de, Ürdün 1994’te İsrail’le ilişkilerini normalleştirdi. 2020’de BAE, Bahreyn, Fas ve Sudan, İbrahim Anlaşmaları’yla İsrail’le normalleşmeye imza attı. Bu gelişmeler Körfez sermayesinin İsrail ekonomisine milyarlarca dolar akıtmasının önünü açtı. Bu sürecin tamamlayıcı halkası ise 2023 sonu için planlanan Suudi-İsrail normalleşmesiydi.
Bir de elbette İsrail’i çeşitli platformlarda, buldukları her fırsatta sert biçimde kınayan ancak bu ülkeyle ticaretten gelen milyarlara hayır diyemeyen – kamu yararını gözetmek yerine adeta “sektör temsilcileri” gibi iş kovalayan – tüccar zihniyetli iktidarların olduğu bizimki gibi komşu rejimler var.
Gazze Rivierası: Bir lansman etkinliği ve “Soykırım Kurulu”
Beyaz Saray’daki ikinci döneminin ilk günlerinde Trump’ın İsrail Başbakanı Netanyahu ile düzenlediği ve ülkesinin Gazze Şeridi’ni “devralacağını ve mülkiyetini üstleneceğini” ilan ettiği “tarihi” ortak basın toplantısı tartışmamız için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Gazze’yi (ve Refah’ı) geleceğin gökdelenleri, havaalanı ve limanlarıyla “Ortadoğu’nun Rivierası”na dönüştürme vaat eden bu açıklama, mülksüzleştirme yoluyla birikim stratejisinin en pervasız dışavurumu olarak tarihe geçti.
Bir halkın üzerinde yaşadığı toprağın bir emlak projesi mantığıyla “teslim alınması” fikri, 21. yüzyıl faşizminin ve tüccar siyasetinin küresel ölçekte geldiği korkutucu aşamayı temsil ediyor.[12] Robinson’a göre Trump tarafından Davos’ta (DEF) ilan edilen Gazze “Barış Kurulu”, Pax Silica‘nın bölgesel bir provası olarak İsrail-Körfez eksenini kurmayı amaçlamakta; Birleşmiş Milletler, G7 ve G20’ye alternatif bir uluslararası düzen oluşturma çabasının aracı olmakta. İsrail, Gazze’deki soykırımı düşük yoğunluklu bir aşamaya taşırken, Kurul bu bölgeyi doğal gaz, petrol, gayrimenkul ve turizm potansiyeline açmayı hedefliyor.[13] Ancak asıl amaç;
Gazze’yi teknoloji ve finansın özgürce at koşturacağı egemen bir şirket derebeyliğine dönüştürmektir. Plan, Filistinlilerin “gönüllü” sürgününü, yapay zekâ destekli mega-kentlerin inşasını ve İsrail askeri kontrolü altındaki bir yapıyı öngörmektedir. Faşizm, savaş ve birikim; hegemonik sermaye kompleksinin izlediği bu yeni yöntemde ayrılmaz bir bütün haline gelmiştir. Trump’ın “barış elçisi” olarak atadığı Jared Kushner Gazze modelini dünyadaki diğer “zor durumlar” için bir örnek olarak pazarlamaktadır.[14]
Soykırımın Ekonomisi
İşgal altındaki Filistin topraklarındaki insan hakları ihlalleriyle ilgili olarak BM özel raportörü Francesca Albanese’nin hazırladığı Temmuz 2025 tarihli ”İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine“ (From economy of occupation to economy of genocide) başlıklı raporu, İsrail’in savaş ve işgal makinesiyle ortaklık yapan 1.650 ulusötesi şirkete atıfta bulunmaktadır. Raporda özellikle vurgulanan 60 şirket ise Robinson’un yukarıda andığı “hegemonik sermaye bloğuna” dair âdeta bir ”kim kimdir” listesini andırıyor.
Silah üreticileri (Elbit Systems, Israel Aerospace Industries, Lockheed Martin) ve onlara tedarik sağlayan çokuluslu firmalar, Gazze’de kullanılan mühimmat ve teknolojilerden doğrudan kâr elde etmeyi sürdürüyor. Büyük teknoloji şirketleri (IBM, Microsoft, Amazon, Google/Alphabet, HP) gözetim, veri tabanı, bulut altyapısı ve yapay zekâ sistemleri sağlayarak İsrail’in nüfus kontrolü ve askerî operasyonlarının dijital altyapısını inşa etmiş durumda.
Finans sektörü – başta BlackRock, Vanguard, Allianz ve AXA gibi dev fonlar – İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) katliamlarını finanse etmek için çıkarılan İsrail tahvillerine ve silah şirketlerine milyarlarca dolar yönlendirerek bu “soykırım ekonomisini” besliyor.[15] BNP Paribas, Deutsche Bank ve Barclays gibi bankalar İsrail’in savaş tahvillerini finanse ederken, sigorta ve emeklilik fonları bu yatırımları güvence altına alıyor.
Caterpillar gibi inşaat ve hizmet sektöründeki şirketler yasa dışı yerleşimlerin inşası ve altyapısında rol oynarken; Booking.com, Airbnb ve büyük süpermarket zincirleri bu yerleşimlerdeki ürünleri pazarlayarak sömürüyü normalleştiriyor. Chevron, BP ve Shell gibi enerji devleri, İsrail’in askeri operasyonları için kritik olan ham petrol ve fosil gaz tedarikini sürdürüyor.
İsrail ordusu, çatışma süreçlerinde hedef listeleri oluşturmak için “Lavender”, “Gospel” ve “Where’s Daddy?” gibi yapay zekâ sistemleri kullanarak modern savaşın doğasını dönüştürmüş; bu dönüşümün simgelerinden birisi ise Palantir Technologies Inc. olmuştur. Rapora göre şirketin, İsrail’e otomatik öngörüler üreten kolluk teknolojisi ve savaş alanı verilerini gerçek zamanlı karar alma süreçlerine entegre eden Yapay Zekâ Platformu’nu (AIP) sağladığına dair makul gerekçeler bulunuyor. Ocak 2024’te Tel Aviv’de “dayanışma” amacıyla bir yönetim kurulu toplantısı düzenleyen Palantir’in CEO’sunun, Nisan 2025’te şirketin Gazze’de Filistinlileri öldürdüğü suçlamalarına “çoğunlukla teröristler, bu doğru” yanıtını verdiğini not düşmekte yarar var.[16]
Son olarak üniversiteler ve araştırma kurumları da askeri-sınai projelerle işbirliği yaparak ve milyarlarca dolarlık finansal yatırımlarıyla bu düzenin entelektüel ve ekonomik meşruiyetini sağlıyor.[17] Tüm bu aktörler, yalnızca pasif ortak değil; aksine, işgalin ekonomisini soykırıma dönüştüren bir “ortak suç girişimi”nin ayrılmaz parçalarıdır. Filistin halkının yok edilmesi, ulusötesi kapitalist ağlar açısından oldukça kârlı bir iş modeline dönüştürülmüş durumdadır.[18]
Bütün bunlar, dünyanın dört bir yanındaki tüketicilerin pasif rızasıyla ve borsada getiri arayan “oyuncuların” – İsrail’in baskı ve şiddet politikalarını vicdanen onaylamasalar bile – son tahlilde bu politikaları ayakta tutan finansal çarklara teslim olmalarıyla birleştiğinde, Filistinlilerin varlığını ortadan kaldırmak üzere harekete geçmiş çok yaygın bir koalisyonla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Sonuç
Gazze’deki soykırım, küresel kapitalizmin “gereksiz fazlalıklar” olarak gördüğü sayıları milyarlara varan artık-insanlık (surplus humanity) unsurları için hazırladığı yeni ve vahşi bir yönetişim tarzının artık saklanmayan bir yüzü. Bu sürecin Gazze’yi ve Filistin halkını aşan evrensel boyutu; ABD’de göçmen emekçileri hedef alan saldırılarda; Batı metropollerinde ortaya çıkan göçmen karşıtı – “sınırları ve topluluklarını korumayı” vazife edinmiş – aşırı sağ milis gruplarında; küresel servetin küçük bir azınlığın elinde toplanmasıyla kitlelerin mahkûm edildiği “ekonomik apartheid” rejiminde ve ekolojik yıkımın tetiklediği kitlesel yerinden edilme süreçlerinde kendisini her geçen gün daha fazla hissettiriyor.
Böylesine bir tablo boşlukta ve tesadüfen oluşmuyor; tersine küresel kapitalizmin Robinson’un deyimiyle – çağsal (epochal) – krizinin birbiriyle ilintili dışavurumları olarak gündeme geliyor.[19] Krizin derinliği, sistemin ona verdiği tepkinin büyüklüğünden de anlaşılabilir. Tam da bu nedenle Gazze’deki soykırımı, “Netanyahu’nun işleri batırması” ya da “Trump’ın çılgınlıkları”ndan ibaret görmemeliyiz. İnsanlığa ve barındırdığı bütün yaşam biçimleriyle yeryüzüne telafisi edilmesi zor zararlar veren bu barbarlığın sistemsel niteliğini anlamak zorundayız.
Notlar
-
Güney Afrika’da 1948-1994 yılları arasında uygulanan, beyaz azınlığın siyasi ve ekonomik egemenliğini korumak amacıyla tasarlanmış kurumsal bir ırk ayrımcılığı sistemidir. Bu yapı, toplumun ikili bir hukuk sistemiyle yönetilmesini, Bantustanlar diye bilinen siyah yerleşim bölgeleri oluşturulmasını ve temel hakların ten rengine göre sistematik olarak kısıtlanmasını esas almıştır. Günümüzde Amnesty International gibi pek çok uluslararası kuruluş, İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı ikili hukuk sistemini, Batı Şeria ve Gazze Şeridi gibi ırksal temelli kuşatılmış, dağınık ve bağımlı yerleşim bölgeleri (enclaves) oluşturulmuş olmasını veya “sadece” Filistinli mahkûmları hedef alan “idam yasası” gibi ayrımcı düzenlemelerini, bu suçun güncel tezahürleri olarak değerlendiriyor. ↑
-
Bkz. Ilan Pappe, The Ethnic Cleansing of Palestine, Oneworld Publications, 2006; Wahid Khalidi, All That Remains: The Palestinian Villages Populated and Depopulated by Israel in 1948, Institute for Palestinian Studies: Washington D.C., 1992. ↑
-
30 Mart 2026 itibarıyla – tamamen yerle bir edilmiş Gazze’de – çoğunluğu kadın ve çocuk 72,280 ölü ve 172.014 yaralı söz konusu ki bu rakamların içinde gıda yardımı almaya çalışan binin üzerinde sivil ve iki yüzün üzerinde gazeteci de bulunuyor. Geçtiğimiz yılın Ekim ayında ilan edilen “ateşkese” rağmen gerçekleşen İsrail saldırılarda ise 700’ün üzerinde can kaybı yaşandı. ↑
-
Bağımsız bir çatışma izleme kuruluşu olan Silahlı Çatışma Konum ve Olay Verileri’ne (ACLED) göre İsrail aynı yılın 1 Ocak ile 5 Aralık tarihleri arasında en az 10.631 saldırı gerçekleştirdi. ↑
-
Bkz. William I. Robinson, “The New Capital Complex: Pax Silica and the Embryonic Fascist State,” The Philosophical Salon, 16 Mart 2026; William I. Robinson, “Global Gaza: The Political Economy of Genocide,” Noria Research, 4 Kasım 2025; William I. Robinson, M. Gürsan Şenalp ve Hoai-An Nguyen, “Küresel Kapitalizm, İsrai̇l Sömürgeci̇liği ve Apartheid’e Karşı Filistin Direnişi,” Praksis (69), 9-27, 2025; Ayrıca bkz. William I. Robinson ve Hoai-An Nguyen, “Gazze: Küresel kapi̇tali̇zmi̇n kri̇zi̇ne açılan korkunç bi̇r pencere,” Praksis Güncel, 18 Ocak 2024. M. Gürsan Şenalp, “Küresel intifada ve neoliberalizmin üniversiteleri ya da Amerika’ya acil bir Metin Cihan lazım,” Praksis Güncel, 19 Mayıs 2024; M. Gürsan Şenalp, “From globalization euphoria to the crisis of humanity or transnationalization by other means,” ZNetwork, 27 Ocak 2025. ↑
-
Karl Marx, Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, I. Cilt, çev. M. Selik ve N. Satlıgan, İstanbul: Yordam, ([1867] 2015). Kapitalizmin ilkel birikimci – yazarının deyişiyle – sadistik ontolojisini, Şili ve Küba’ya yönelik Amerikan müdahaleleri üzerinden “iktisadi soykırım” kavramı yardımıyla tartışan güçlü bir Katman yazısı için bkz. Aytek Soner Alpan (2026). Şili’den Küba’ya “Ekonomiyi Bağırtmak” ve “İktisadî Soykırım”: Kapitalizmin Sadistik Ontolojisi. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19375624. ↑
-
Klaus Schwab ve Thierry Malleret, COVID-19: The Great Reset, Forum Publishing, 2020. ↑
-
Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, çev. O. Emre, İstanbul: Ayrıntı, 2013 [Almanca oirijinal ilk basım 1845]. ↑
-
David McNally, Slavery and Capitalism, A New Marxist History, University of California Press, 2025; Ayrıca bkz. Eric Williams, Kapitalizm ve Kölelik, çev. A. Tarar, Ankara, Dipnot, 2020. ↑
-
Bu bağlamda bkz. Kees van der Pijl, Transnational Classes and International Relations, London: Routledge, 1998; Kees van der Pijl, Küresel Rekabetler: Soğuk Savaştan Irak’a, çev. Kamil Kurtul, Ankara: İmge, 2014 [orijinal ilk basım 2006]. ↑
-
Örneğin, Nobel ödüllü iktisatçılardan Daron Acemoğlu ve James A. Robinson, Dar Koridor (Doğan Kitap, 2019) adlı çalışmalarında yerleşimci sömürgecilik “deneyimi” ile bir toplumun bugün “kapsayıcı” iktisadi ve siyasi kurumlara sahip olma olasılığı arasındaki ilişkiyi ufuk açıcı bir sakinlikle ele alıyorlar. Anlatıları ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi yerleşimci sömürgecilik örneklerinin tamamının kaçınılmaz ortak noktaları olan etnik temizlik, soykırım ve mülksüzleştirme pratiklerini (yani yerli halkların sistematik imhasını) olumlu ya da meşru bir “başlangıç koşulu” olarak sunuyor. Acemoğlu ve arkadaşlarının tutumlarıyla dikkat çekici benzerlikler taşıyan bir başka örnek üzerine bkz. M. Gürsan Şenalp (2026). J. S. Mill ve Liberal Sosyalizmi: Özel Mülkiyetin ve Müşfik Despotizmin Faziletleri Üzerine. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19377974 ↑
-
Bu konuda daha kapsamlı bir değerlendirmemiz için bkz. M. Gürsan Şenalp ve Örsan Şenalp, “Çağımızın Krizini Anlamak: Tekno-feodalizm mi, Ulusötesi Sınıf Sömürüsü mü?” Ayrıntı Dergi (Sayı 50) [Yayına hazırlanıyor]. ↑
-
Türkiye, Gazze’nin imar sürecini yönetecek (!) Barış Kurulu’nun tüzüğünü imzalayan kurucu üyelerinden. Trump’ın “daimi üyelik” (yahut abonelik) ücreti olarak talep ettiği bir milyar doları “henüz” vermeyen Türkiye, önümüzdeki üç yıl içinde bu ödemeyi yaptığı takdirde Yeni Gazze, Las Vegas benzeri bir tatil, turizm ve kumar merkezine dönüşürken Trump ve Netanyahu’nun sunduğu daimi üyelik avantajlarından yararlanabilir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Gazze Yürütme Kurulu’nda yer aldığı bu oluşumun İcra Kurulu’nda ABD Başkanı Donald Trump ve Kushner’in yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Özel Temsilci ve emlakçı Steve Witkoff gibi isimler var. Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga, ABD Başkan Yardımcısı Robert Gabriel ve İsrail’in savaş suçlusu sıfatıyla her yerde aranan başbakanı Benjamin Netanyahu da bulunuyor. Trump ve Netanyahu gibi soykırımcıların veya Apollo Global Management CEO’su ABD’li Marc Rowan veya İsrailli Yakir Gabay gibi multi-milyarderlerin oturduğu Gazze Kurulu’nda Filistinleri temsil eden kimseler yok. Dolayısıyla, biz de çalışmalarımızda bu girişimi “Soykırım Kurulu” olarak nitelemeyi doğru buluyoruz. Türkiye’nin Kurul üyeliğinin hükümet medyasında nasıl haberleştirildiğine baktığımızda ise iktidarın tüccar zihniyetinin dış politika ufkunda “Filistin davası” diye bir mefhumun olmadığını kolayca gözlemliyoruz. ↑
-
Bkz. Robinson, “The New Capital Complex“. ↑
-
BlackRock ve Vanguard, soykırımın ana silah tedarikçileri olan (Lockheed Martin, RTX, Elbit vb.) şirketlerin en büyük hissedarlarıdır. Bunların yanı sıra Don’t Buy Into Occupation (DBIO) V raporuna göre, 1.115 Avrupalı finans kuruluşu daha bu şirketlerle doğrudan finansal ilişki içindedir. ↑
-
Palantir, 18 Nisan’da resmi sosyal medya hesabı üzerinden duyurduğu 22 maddelik manifestosuyla çağımızın yükselen “tekno-” yahut “dijital-” faşizminin de sembolü olma arzusunu göstermiş oldu. ↑
-
Bkz. Şenalp, “Küresel intifada ve neoliberalizmin üniversiteleri…“ ↑
-
Bkz. Robinson, Şenalp ve Nguyen, “Küresel Kapitalizm, İsrail Sömürgeciliği ve (…)“ s. 24. ↑
-
Bu yapısal boyutların daha detaylı çözümlemeleri için bkz. William I. Robinson, Epochal Crisis: The Exhaustion of Global Capitalism, Cambridge University Press, 2025. ↑
