Smith, Milletlerin Zenginliği’nde güç, tekel ve ayrıcalığa dayalı merkantilist düzene karşı, bağımsız meta üreticileri arasındaki serbest mübadeleye dayanan, rekabet ve verimlilik temelinde işleyen bir piyasa ütopyası kurmuştur. Ancak bu ütopik vizyon, kapitalizmi yarattığı yıkıcı sonuçlardan aklayan bir iktisadi teolojinin de önünü açmıştır.
“Bu sınıftan [tüccar ve sanayicilerden] gelen herhangi bir yeni yasa ya da ticarete ilişkin düzenleme önerisi, her zaman büyük bir ihtiyatla karşılanmalı ve kılı kırk yaran, hatta en kuşkucu dikkatle uzun uzun incelenmeden asla kabul edilmemelidir. Zira bu öneri, çıkarı hiçbir zaman kamunun çıkarıyla tam olarak örtüşmeyen; çoğu zaman halkı aldatmakta ve hatta ezmekte çıkarı bulunan bir kesimden gelmektedir. Nitekim bu kesim, birçok durumda halkı hem aldatmış hem de ezmiştir.”
Adam Smith[1]
Katman’daki ilk yazıda Smith ve temel eseri hakkında oluşturulan popüler anlatıdaki sorunlara işaret etmiştik. Bu yazıda eserin tarihsel bağlamını, Smith’in bu özgün tarihsel bağlamda şekillenen entelektüel projesindeki yerini ve eserin içeriğini ele alacağız.
Milletlerin Zenginliği’nin tarihsel bağlamı üzerine yazılanlar popüler anlatıyla tutarlı kimi klişelere dayanır. Buna göre Smith piyasa toplumunun zaferine giden yolu açmak için feodal kalıntılara, kapitalizmin oluşum aşamasına özgü merkantilist politikalara eleştiri getirmiş, eserinde sunduğu teorik analizle piyasanın nasıl refah ve zenginlik getireceğini göstermiştir. Bu anlatı basit ve indirgemeci olduğu kadar yanıltıcıdır da. Zira Smith, çalışmalarında aynı zamanda gelişmiş bir piyasa toplumunu temel almış ve bu toplumun fizyolojisini ortaya koymuştur. Bu konudaki başarısı Terry Eagleton’un yakın tarihli bir yazısında işaret ettiği “entelektüel mesafe”yi kurabilmiş olması ile ilgilidir[2]. Karşı karşıya olunan şeyi doğru değerlendirebilmek için onunla aranıza bir mesafe koymanız gerekir. Ama bu mesafe görecelidir. Eleştirel değerlendirme için incelenen şeyi tanıyacak kadar içinde olmak ama onu doğallaştırmaktan kaçınabilecek kadar dışında kalmak gerekir. Adam Smith için, İngiltere deneyiminde somutlaşan burjuva toplumunu çözümleyebilmesini sağlayan mesafe, onun İskoç kimliğinden kaynaklanmıştır. Bu konum, ona hem içeriden kavrama hem de dışarıdan eleştirme imkânı sağlamıştır.
Smith, 18. yüzyıl başlarında İngiltere ile birleşerek Büyük Britanya çatısı altına giren İskoçya’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Akademik hayata Aydınlanma felsefesinin temel metinlerinin ardı ardına yayımlandığı 18. yüzyıl ortalarında adım atmıştır. Bu dönemde İskoçya, Aydınlanma felsefesinin merkezlerinden birisidir. İskoç Aydınlanması, Fransız Aydınlanmasına damgasını vuran soyut “aklın egemenliği” vurgusundan çok, İngiltere ile birleşmenin ardından hızlanan ticarileşmenin ve kapitalist dönüşüm sürecinin doğurduğu somut siyasal, iktisadi ve ahlaki sorunlara odaklanmıştır. İskoçya’nın gelişkin üniversite yapısı sayesinde bu tartışmalar Edinburgh ve Glasgow çevresinde, daha sistematik ve akademik bir çerçevede yürütülmüştür.
Bu düşünsel hareket iki ana eksen etrafında şekillenmiştir. İlki ahlak felsefesi bağlamında gündeme gelen temel bir endişeden kaynaklanmaktadır. Rekabet ve bireysel çıkarın belirleyici olduğu ticari toplumda, toplumsal uyum ve düzen nasıl korunabilir? 18. yüzyıl başlarında Bernard Mandeville’in Fable of The Bees başlıklı hicvinde gündeme getirdiği, ilerlemenin hırs, rekabet gibi bencil tutkulara dayandığı yönündeki kışkırtıcı teze karşı, İskoç düşünürleri Francis Hutcheson, David Hume ve Smith, meseleyi geniş bir toplum teorisi içinde ele almıştır.
İskoç Aydınlanması’nın ikinci ekseni ise “1707 Birleşme Yasası” sonrasında İskoçya’nın siyasal ve iktisadi konumunun ne olacağına ilişkin tartışmalardan doğmuştur. Temel sorun, görece yoksul ve geri bir ülke olan İskoçya’nın, zengin İngiltere ile birlik içinde saygınlığını ve gelişme kapasitesini nasıl koruyacağıdır. Bu bağlamda gündeme gelen serbest ticaret–merkantilizm tartışmaları yalnızca iktisadi değil, aynı zamanda kurumsal ve anayasal bir içerik taşımaktadır. Politik ekonomi tartışmaları bu nedenle doğrudan kalkınma, kurumlar ve eşitsiz gelişme sorunlarıyla bağlantılı olarak şekillenmiştir. Bu çerçevede İskoç Aydınlanması içinde, tarihsel gelişmenin yönünü ve olası sonuçlarını kavramak amacıyla dört aşamalı tarih teorisi geliştirilmiştir. Mevcut incelemeler, bu teorinin 1750’lerde Adam Smith’in verdiği derslerde geliştirildiğini göstermektedir. Buna göre tarih, farklı geçim biçimleri temelinde, avcılık, çobanlık, tarım ve ticaret aşamalarından oluşmaktadır. Her aşama, farklı toplumsal ilişkilere ve farklı hukuk ile devlet yapılarına dayanmaktadır.
Smith’in temel sorunsalı, özel mülkiyetin ve buna bağlı olarak hukuk ve devlet biçimlerinin gelişimini açıklamak; böylece “ticari toplum” olarak adlandırdığı kapitalist toplumun işleyiş yasalarını kavramak ve bu toplumun gelişimine yön verecek teorik ve pratik sonuçlar çıkarmaktır. Smith, bu teoriyi ve buradan türettiği sonuçları 1760’larda verdiği Hukuk Bilimi derslerinde sistematik biçimde formüle etmiştir.[3] Bu teori Milletlerin Zenginliği’nin teorik iskeletini oluşturacaktır.
Smith’in basılı ilk eseri 1759 yılında yayınlanan Ahlaki Duygular Teorisi’dir (The Theory of Moral Sentiments). Smith bu eserde geleneksel ahlak felsefesindeki “iyi yaşam nedir?” sorusuna değil, bireylerin toplumsallaşma sürecinde davranışlarına yön veren psikolojik ilkelerden hareketle uyumlu bir siyasal-toplumsal düzenin nasıl mümkün olduğu sorusuna odaklanmıştır. Smith’e göre insan, kendi duyguları ile başkalarının duyguları arasında bir uyum arar; bu “sempati” ilkesi, toplumsal normları temsil eden ve bireyin içinde işleyen “tarafsız gözlemci” aracılığıyla ahlaki yargı ve öz-denetimi mümkün kılar.
Smith, bu eserde bir yandan toplumsal düzen için iyilikseverliğin topluma enjekte edilmesi çözümünün naifliğini eleştirirken öte yandan Mandeville’in özel kötülüklerin kendiliğinden genel faydaya yol açtığını ileri süren tezine karşı toplumsal etkileşimle oluşan ahlaki duygulara ve kurumsal çerçeveye işaret eder.[4] Toplumsal düzeni ayakta tutan esas unsur adalettir. Smith’in ifadesiyle, “iyilikseverlik güzel bir erdem olmasına karşın yalnızca binayı süsleyen bir süstür, binayı destekleyen bir temel değildir.” Buna karşılık adalet zorunludur; “adalet olmazsa toplum atomlarına ayrılır.”
Smith üzerine popüler anlatılarda Ahlaki Duygular Teorisi ile Milletlerin Zenginliği’nde iki farklı perspektif olduğu, Smith’in, ilkinde sempati ilkesinden, ikincisinde ise bencillikten hareket ettiği sıkça karşımıza çıkar.[5] 19. yüzyıl sonlarında İngiltere’nin emperyal gücü ile özdeşleşen soyut teorik iktisada derin önyargılar besleyen Alman Tarihsel Okulu’nun kimi temsilcilerinin gündeme getirdiği ve “Das Adam Smith Problem” adını verdikleri bu argüman tümüyle bir yanlış anlamaya dayanmaktadır. Smith, Ahlaki Duygular Teorisi’nin sonunda gelecekteki araştırma programından söz eder. Kitabın 1790’da yapılan 6. Baskısına yazdığı önsözde bu cümleye atıfla Milletlerin Zenginliği ile kamu düzeni, devlet gelirleri ve silahlı güçler meselelerini ele aldığını ancak hukuk teorisi konusunu ele almaya çeşitli aksilikler nedeniyle zaman bulamadığını belirtir[6]. Buradan anlaşılacağı gibi Smith’in, yola çıkarken kafasında birbirini tamamlayan bir araştırma programı vardır. Milletlerin Zenginliği bu programın önemli bir parçasıdır. Bu eserde maddi zenginliğin nasıl üretildiği ve hangi koşullarda toplumsal açıdan yararlı sonuçlar ürettiği sorusunun yanıtı aranacaktır.
Milletlerin Zenginliği’nin Teorik Yeniliği
Peki iktisadın bağımsız bir bilim olarak oluşumunda bir kilometre taşı olan bu eser nasıl bir teorik yenilik getirmiştir? Schumpeter, Milletlerin Zenginliği’nin eserin yayınlandığı yıl için tümüyle yeni sayılabilecek tek bir analitik düşünce, ilke ve yöntem içermediğini vurgular.[7] Ancak eserin sentez gücü, sistematikliği, genel yasalar düzeyinde soyutlama kapasitesi ve dil ile ikna yeteneği, daha önce dağınık halde bulunan ticaret, maliye ve üretim tartışmalarını tek bir analitik çerçevede birleştirerek politik iktisadı bağımsız ve kurucu bir disiplin haline getirmiştir. Eser, ününü sadece teorik çerçevesine değil, derin kavrayışına, zengin örneklemelerine ve politika önerilerini etkili biçimde savunmasına borçludur[8].
Kimi yorumcular eserin teorik yeniliğinin başlığından kaynaklandığını, “Wealth” kavramının İngilizce bir teorik çalışmada ilk kez başlığa çıkarıldığını vurgularlar. Ancak eserin esas yeniliği bu değildir. Zira “The Wealth of Nations” ifadesi kimi 17. yüzyıl edebi metinlerinde merkantilist zenginlik (riches) anlamında da kullanılmaktadır.[9] Esas yenilik, wealth’in nedeni ve mahiyetine dair açıklamadadır. Smith bunu hemen eserin girişinde açıklar: “Her milletin yıllık emeği, o milletin her yıl tükettiği tüm zorunlu ihtiyaçları ve yaşamı kolaylaştıran şeyleri sağlayan temel kaynaktır”. Smith burada zenginliği bir ülkedeki üretken emekçilerin bir yılda yarattığı değerlerin toplamı olarak açıklamaktadır. Zenginliğin kaynağı emektir. Bu açıklama öncelikle zenginliği değerli maden stoğu olarak kavrayan dönemin merkantilist düşüncesinden kopuştur. Smith burada, yıllık akım olarak zenginlik fikrini borçlu olduğu Fransız Fizyokratların bir adım ilerisine geçer ve tarımın tek üretken sektör olduğu fikrinden koparak zenginliği genel olarak üretken emeğe bağlar.
Smith’e göre zenginlik, üretken emekçilerin sayısına ve onların beceri, ustalık ve kavrayış düzeyine bağlıdır; bu nitelikler ise büyük ölçüde iş bölümünün gelişmesinin sonucudur. Bu nedenle Smith, I. Kitaba teknik iş bölümünün sağladığı verimlilik artışını açıklamak için iğne manüfaktürü örneğiyle başlar. Ardından toplumsal iş bölümünün gelişimini ele alır. İşbölümündeki gelişmenin maddi zenginliğin daha geniş kesimlere yayılmasını mümkün kıldığını ve Avrupa’daki sıradan emekçinin yaşam konforunu yükselttiğini vurgular. Bir Aydınlanma düşünürü olarak Smith, maddi ilerlemenin bireysel özgürlük ve adalet için gerekli nesnel zemini oluşturduğu kanısındadır. Ticari toplum, iş bölümü ve uzmanlaşmayla emeğin üretici gücünü artırarak bu maddi temeli güçlendiren bir potansiyele sahiptir. Smith iş bölümüne yol açan nedenleri tartışırken antropolojik bir tartışmaya da girer. Smith’in iş bölümü tartışması bir toplum teorisinin farklı katmanlarına işaret eden özgün bir katkıdır. Bu bölümün ardından iş bölümü ile pazarların gelişmesi arasındaki dinamik etkileşime değinir. Bu çözümleme kapitalist gelişmenin maddi önkoşullarının kavranması bakımından oldukça önemli saptamalar içerir[10].
Smith iş bölümü tartışmasının ardından maddi zenginliğin nesnel bir ölçümünü yapabilmek için parasal fiyatlar ile gerçek fiyatlar arasındaki bağlantıyı gündeme alır. Toplumsal üretimin piyasada kâr elde etmek amacıyla örgütlendiği kapitalist bir ekonomide değişim değerlerinin kaynağını emekte arar. Peki ama değerin ölçüsü nedir?
Smith’in bu soruya verdiği yanıt çelişkilerle doludur. Smith değer analizinde farklı sorunsalları birbirine karıştıran bir metodolojik ikiliğe sürüklenmiştir. Bir yandan bir metanın ne kadar değere sahip olduğunu ve bu değerdeki değişimleri belirleyen nedenleri açıklamaya çalışırken diğer yandan değeri ölçebilecek değişmez bir ölçü aramıştır. Böylece değerin teorik analizi ile değeri pratik olarak ölçme çabası birbirine karışmıştır. Değerdeki değişimlerin nedenlerini keşfetmeye yöneldiğinde üretiminde kullanılan emek miktarına, değişmez bir değer ölçüsü bulmak için ise bir malın değişim yoluyla elde edebileceği ya da kumanda edebileceği emek miktarı kavramına başvurmuştur.[11] Ancak Smith bu iki farklı ölçüyü sürekli birbiri yerine kullanmış, bu nedenle, emek değer teorisinin, saf biçimiyle sermaye birikiminin ve toprak üzerinde özel mülkiyetin bulunmadığı ilkel topluma özgü olduğunu savunmuştur. Zira ilkel avcı toplumunda emekçi üretimin tamamına sahip olduğu için harcanan emek ile kumanda edilen emek özdeştir. Smith, kar ve rant gibi kategoriler içeren kapitalist üretim biçimi ile karşılaşınca bu özdeşlik ortadan kalktığı için emek değer teorisinden vazgeçmiş, konuyu ulusal hesaplar düzeyine taşıyarak değeri gelirlerin toplamına eşitleyen bir üretim maliyeti teorisine yönelmiştir. Bu açıklama, açıklamaya çalıştığı şeyi varsayan, fiyatları fiyatlarla açıklayan bir döngüsellik içerdiği için tutarsızdır.
Smith emek değer teorisinden vazgeçmesine karşın eserin farklı bölümlerinde değerin ölçüsü olarak emek miktarı görüşüne tekrar dönmüştür. Smith’in bu konudaki ısrarı, Milletlerin Zenginliği’ndeki emek değer teorisinin, Schumpeter’ın iddia ettiği gibi Locke’cu bir sapma olmadığının önemli bir kanıtıdır.[12] Smith’in değer teorisinde içine düştüğü çelişkiler teorik yetersizlikten değil, burjuva üretim ilişkilerini maddi ve entelektüel ilerlemenin temel koşulu olarak doğallaştıran tutumundan kaynaklanmaktadır. Ancak Smith 17. yüzyıl bilim devriminin mirası olan bilimsel kesinlik arayışından vazgeçmemiş ve bu konuda Petty, Cantillon gibi düşünürlerin oluşturduğu araştırma gündemini takip etmiştir. Marx, bu nedenle Smith’in çelişkilerinin yaratıcı çelişkiler olduğunu vurgulamıştır[13]:
“Adam Smith’in çelişkileri önemlidir; çünkü bu çelişkiler, o çözmese de bazı sorunları kapsamaktadır; kendisiyle çelişkiye düşerek o bu sorunları açığa vurmaktadır. Bununla ilgili olarak onun doğru içgüdülerini en iyi gösteren şey, kendisini izleyenlerin, öğretisinin şu ya da bu yönüne karşıt tutum takınmış olmalarıdır.”
Gerçekten de Smith’in iş bölümü ve değer-fiyat analizi, bir yandan piyasa ilişkilerinin uyum ve denge yarattığı bir mübadele perspektifine, öte yandan sistemin içsel bağlantılarını ve çelişkilerini açığa vuran üretim ve bölüşüm perspektifine dayanır. Smith’in analizinde bu iki farklı perspektif iç içedir. Bu nedenle iktisadi teorinin Ricardo üzerinden Marx’a ulaşan üretim ve bölüşüm odaklı hattı da, J.B. Say’ın Smith tefsiri üzerinden neoklasik iktisada ulaşan mübadele odaklı hattı da bu eserde kendi hareket noktalarını bulabilmiştir.
Adam Smith, kârı bağımsız bir gelir kategorisi olarak ele alan ilk iktisatçıdır. Kârı, açıkça emeğin yarattığı değerden yapılan bir kesinti, bir artık biçimi olarak tanımlamıştır. Bu gelişme klasik politik ekonominin teorik çerçevesinin oluşumunda kritik bir önem taşımaktadır. Smith kârı sermaye birikiminin kaynağı olarak görmesine karşın, rekabet yoluyla kâr oranlarının düşmesini olumlu bir şey olarak görmüştür. Ona göre kâr oranlarının düşmesi kapitalistleri verimliliği artıracak yenilikler yapmaya teşvik ederek fiyatları düşürür ve toplumsal refahı artırır.
Öte yandan Smith’e göre birikim süreci işgücü talebini artırarak ücretlerin yükselmesine yol açmakta ve refahı artırmaktadır[14]. Smith’in, bir yandan birikimin teknolojik gelişmeye yol açacağını vurgularken, bunun teknolojik işsizlik gibi sonuçlarını dikkate almaması yaşadığı manüfaktür çağının koşullarıyla ilgilidir. Bu dönemde üretim büyük ölçüde, mülkiyetin henüz emekten ayrılmadığı küçük burjuva zanaatkârlar ve zanaatkâr kökenli işçiler eliyle, basit aletlerle yürütülmektedir. Yine de Smith’in eserde 1760’lardan itibaren hayata geçen Sanayi Devriminin ilk icatlarından habersiz görünmesi ilginçtir. Teknolojik gelişme ile ilgili verdiği bazı örnekler 16. yüzyıldan beri bilinen şeylerdir. Smith gibi uzak görüşlü bir düşünürün Sanayi Devrimini öngörmemesi, bu yöndeki gelişmelere dikkat etmemesi, sermaye birikimi ile ulaşmak istediği toplumsal açıdan olumlu sonuçlara odaklanmış olmasıyla ilgilidir. Bu durumun bir başka örneği Smith’in sabit sermaye analizinde karşımıza çıkmaktadır. Bir yandan makineleşmeden söz ederken, öbür yandan sermaye birikiminin sadece emekçiler için bir tüketim fonu olduğunu vurgulamıştır. Verdiği örnekleri tarım sektöründen seçmesi bu analizi mizahi bir boyuta taşımış, bir yerde çift süren atın sabit sermaye olduğunu vurgularken başka bir yerde bir zihin sürçmesiyle atı üretken emekçi ilan etmiştir.
Özetle Smith’in birikim analizi modern endüstriyel kapitalizm öncesi koşullara dayanmaktadır. Sermaye birikimini emek fonu olarak gören ve meta üretimini sadece tüketici talebiyle sınırlayan yaklaşımının uyum ve denge üreten yapısı, tüketimi analizin merkezine yerleştiren ve krizleri teorik olarak yadsıyan neoklasik fanteziye ilham kaynağı olmuştur.
Smith, maddi zenginliği, insanların temel ihtiyaçlara ve yaşamı kolaylaştıran mallara erişimiyle özdeşleştirmiştir. Ona göre bir ülkenin zenginliği, ortalama emekçinin yaşam standardı üzerinden değerlendirilmelidir. Bu nedenle yüksek reel ücretler ve ucuz mallar zenginliğin temelidir. Üretimin temel amacı tüketimdir. Ne var ki merkantil sistemde, tüketici üreticiye tabi kılınarak bu ilişki tersine çevrilmiş, piyasa kısıtlamalarıyla “yurttaşların övündüğümüz özgürlüğü, açıkça tüccarlarımızın ve sanayicilerimizin çıkarlarına feda edilmiştir”.
Smith’e göre sermayenin doğal gelişme düzeni tarım, ardından manüfaktür ve en son olarak dış ticaret şeklinde olmalıdır. Ancak Avrupa’daki feodal kurumlar ve ticari kısıtlamalar doğal gelişme düzenini bozmuş, ticaret ve sanayinin öne çıkması daha yavaş ve istikrarsız bir gelişmeye yol açmıştır. Bu engeller kaldırıldığında sermaye yeniden tarıma yönelecek, üretkenlik artacak ve birikim daha istikrarlı hale gelecektir.
Smith’e göre, iktisadi büyüme toprak sahipleri ve emekçilerin refahına ve tüketime bağlı olduğu için, merkantil sistemin bu kesimleri yoksullaştırması iktisadi büyüme oranını da düşürmektedir. Örneğin koloni ticareti üzerindeki tekel hakkı nedeniyle büyük miktarda sermaye Büyük Britanya’nın dışına götürülmektedir. Ticari sermaye akışkan ve istikrarsız olduğu için ülkeye hiçbir yarar sağlamaz. Bu nedenle, Smith, sermayenin “en üretken alan olan” tarımda değerlendirilmesinden yanadır.
Smith’in merkantilizme yönelik sert eleştirileri sadece iktisadi değil siyasi kaygılarını da yansıtmaktadır. Smith’e göre, ticaret ve sanayiye dayalı zenginlik, tarımdan farklı olarak sabit ve kalıcı bir zenginlik biçimi değildir. Bu nedenle, tüccarlar ve manüfaktürcüler belli bir ülkeye karşı sadakat duymazlar. Dolayısıyla, bu zenginlik, ulus açısından istikrarsızdır. Buna karşılık toprak sahiplerinin oturdukları ülkede sabit bir çıkarları olduğu için, gelişmenin doğal seyrini saptırmakta bir çıkarları yoktur. Dahası “taşralı mülk sahipleri ve çiftçiler, sahip oldukları üstün onur duygusuyla, bütün toplumun, tekelin lanetli ruhundan en az etkilenen üyeleri” oldukları için erdemin ve uygun toplumsal davranışın en önemli temsilcileridir[15].
Smith’e göre merkantilizme özgü tüm imtiyaz ve kısıtlamalar kaldırıldığında “doğal özgürlüğün açık ve yalın düzeni” kendiliğinden ortaya çıkacak ve yerleşecektir. Bu doğal özgürlük düzeninde, “her insan kanunlara riayet ettiği sürece, kendi çıkarlarını kendi bildiği yolda izlemekte ve kendi emeği ve sermayesi ile başkalarıyla rekabet etmekte özgürdür” (Smith, 1976: 687). Devlet, özel kişilerin işlerini denetlemek ve onları toplumun yararına en uygun alanlara yönlendirmek gibi, çok sayıda yanlış karara açık ve hiçbir insan bilgisinin yeterli olmayacağı bir görevden muaf tutulur ve sınırlı işlevleriyle yetinir.
Smith’in Milletlerin Zenginliği’nde devlet müdahalesine karşı yönelttiği eleştirilerin 20. yüzyılda toplumsal kazanımları hedef alan ve piyasanın sınırlandırılmasına karşı çıkan neoliberal ideolojiyle bir akrabalığının olmadığı vurgulanmalıdır. Smith’in eleştirileri, üretici güçlerin gelişiminin önünde engel oluşturan kapitalizmin oluşum sürecine ait uygulamalara ve feodal kalıntılara yöneliktir.[16] Ayrıca belli alanlarda devlete ılımlı bir müdahale alanı tanımaktadır. Nitekim I. Kitapta iş bölümünün olumlu sonuçlarından söz ederken 5. Kitapta iş bölümünün geniş yığınlar üzerindeki aptallaştırıcı etkisine karşı devletin üstleneceği bir genel eğitim sistemi önermiştir.[17]
Eserlerini modern kapitalizme geçiş sürecinde kaleme alan Smith, her ne kadar kapitalist sistemin içsel çelişkilerinin farkında olsa da, bireysel inisiyatifi, biçimsel eşitliği ve maddi ilerlemeyi teşvik eden bu yeni toplumsal düzeni, ütopik bir perspektifle reforme etme çabasındadır.[18] Smith, henüz makinalarla, fabrika sistemi ile tanışmamış, büyük ölçüde bağımsız meta üreticilerinden oluşan ve kapitalizmin ilerici özelliklerinin yıkıcı etkilerine göre çok daha belirgin olduğu bir dönemde yazmaktadır. Bu nedenle kapitalizmin oluşum sürecinde ekonomi dışı zor yoluyla inşa edilen çerçeveye karşı serbest piyasa ve rekabet ilkesini ileri sürmektedir. Smith’in sunduğu çerçeve, sanayi devriminin şafağında artık gereksiz hale gelen merkantilist politikalara karşı sanayi burjuvazisinin talepleriyle de örtüşmüştür.
Smith’in tasarladığı piyasa ütopyasının önündeki başlıca engel olarak gördüğü merkantilist politikaları bütünüyle irrasyonel ve saçma ilan etmesi, kapitalizmin tarihsel oluşum sürecinde bu politikaların —ilkel birikimin kaldıracı olarak— oynadığı rolün ve devletin kurucu işlevinin göz ardı edilmesine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Smith’in kapitalizmin oluşumunu iş bölümü ve uzmanlaşmanın barışçıl ilerlemesi olarak gören bakış açısı, sermaye egemenliğinin siyasi zor ile piyasa zoru arasında bir bileşimle gerçekleştiğini gözlerden saklayan bir iktisadi teolojinin önünü açmıştır. Duncan Foley, Adam’s Fallacy[19] kitabında Smith’in teorik çerçevesi üzerine tartışmalı ve nüansları kaçıran bir yorum yapmasına karşın bu önemli gerçeğe işaret etmektedir. Bugün kapitalizmin geldiği yıkıcı aşamada, sistemin ürettiği her türden şiddet ve yağma bu metafiziğe dayanarak aklanmakta, tekellerin ve devletle iç içe geçmiş ayrıcalıklı “soyguncu baronların” hüküm sürdüğü kapitalizme karşı, “gerçek kapitalizm bu değil” denilerek Smith’in doğal özgürlük düzeni olarak idealize ettiği iş bölümü, uzmanlaşma ve verimliliğin hüküm sürdüğü piyasa ütopyasına başvurulmaktadır. Adam’ın yanılgısı ya da günahı buradadır. Bilgelik ağacının meyvesini yemenin kaçınılmaz olarak kan ve gözyaşının hüküm sürdüğü bir dünyaya yol açacağını görmemiştir.[20]
Politik Ekonominin “Palto”su
Milletlerin Zenginliği entelektüel zenginliği, dayandığı geniş karşılaştırmalı tarihsel perspektifi ve kurucu teorik başarılarıyla kendisinden sonra gelen kuşaklar için zengin bir miras bırakmıştır. Yukarıda, Ricardo üzerinden Marx’a ulaşan hattı ve J. B. Say üzerinden neoklasik iktisada ulaşan hattı vurgulamıştık. Smith’in düşünsel mirası, özgün soyağacı çizgileri üzerinden bu iki gelenek dışında değerlendirilebilecek okullara ve önemli figürlere de bağlanır. Örneğin Smith’in rantiye ve tekellere yönelik eleştirisi Saint Simon’un liyakate dayalı teknokratik ütopyacı sosyalizmine esin kaynağı olmuştur. Smith’in Saint Simoncu okuması, Veblen’in 20. yüzyıl başlarındaki Amerikan tekelci kapitalizmine yönelik “üretici güçler” eksenli eleştirisine de ilham vermiştir. Smith’den farklı olarak denge fikrine mesafeli olan Keynes’in içkin liberalizmi büyük ölçüde Smithçi vizyonu çağrıştırır. 1920’lerde kaleme aldığı ünlü makalelerde, Genel Teori’nin sonuç bölümünde adeta Smith konuşmaktadır.
Smith’in etkisi iktisadi teori ile iktisadi okullarla sınırlı değildir. Braudel’in Maddi Uygarlık ve Kapitalizm’de benimsediği teorik çerçeve Smithçi piyasa-kapitalizm ayrımına dayanır. Giovanni Arrighi, büyük ses getiren Adam Smith Pekin’de adlı çalışmasında Smith’in iktisadi gelişmenin doğal yolu analizinden hareketle Çin deneyimini tartışmaya açmıştır. İlk bakışta tuhaf gelse de Polanyi’nin vizyonu da derin bir Smithçi etki taşır. Klasik ve tarihsel sosyolojinin, klasik antropolojinin kurucu metinleri de Smith’in teorik çerçevesinden beslenir ve onunla diyalog kurar. Örnekler çoğaltılabilir. 19. yüzyıl sonlarında dolaşıma giren ve Dostoyevski’ye atfedilen “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık” sözünden esinlenerek, Milletlerin Zenginliği başta iktisat ve sosyoloji olmak üzere sosyal bilimlerin geniş ailesinin Palto’sudur denilebilir. Eser, sadece konunun uzmanları için değil geniş bir okuyucu kitlesi için zengin bir entelektüel kaynak ve bir düşünsel klasik olarak okunmayı ve tartışılmayı hak etmektedir. Daha çok okunması ve tartışılması dileğiyle.
Not 1: Yazıdaki görsel Diderot ve D’Alembert’in Ansiklopedi’sinde 1755 yılında yayınlanan ve Smith’in tasvir ettiği iğne manüfaktürünün kaynağı olan makaledeki gravürün yapay zeka ile renklendirilmiş versiyonudur.
Not 2: Milletlerin Zenginliği’nin 250. Yılı vesilesiyle British Academy’nin düzenlediği sempozyumdaki oturum başlıklarından birisi 2026’da Dünya: Tekelciler ve Soyguncu Baronlar başlığını taşıyor. Oturumun konusu ise şöyle açıklanmış: “Bu panel, Adam Smith’in şirketlere yönelik eleştirisini, bu şirketlerin hem devletin ele geçirilmesindeki hem de işçilerin ezilmesindeki rolleri üzerinden ele alacaktır. Ancak bunu, çağdaş bir perspektiften yaparak, Smith’in düşüncelerinin Amazon veya ExxonMobil gibi şirketlerin gücünü ya da küresel tedarik zincirlerindeki işçilerin çalışma koşullarını anlamamıza ne tür katkılar sunduğunu da tartışacaktır.”
Kaynakça
-
Adam Smith (1976) An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations. The Glasgow Edition of the Works and Correspondence of Adam Smith. Volume I &II. (Ed. R. H. Campbell ve A. S. Skinner). Oxford: OUP.s. 267. ↑
-
Terry Eagleton (2025) “Jonathan Swift’ten İroni Dersleri: Göreciliğin Bağnazlığı”, çev. Barış Özkul, https://birikimdergisi.com/guncel/12228/jonathan-swiftten-ironi-dersleri-goreciligin-bagnazligi ↑
-
Adam Smith (2018) Hukuk Üzerine: Adalet, Kamu Düzeni, Devletin Gelirleri ve Silahlı Güçler. Çev. A Celiloğlu, İstanbul: Pinhan. Bu konuda ayrıca bkz. Kaymak, M. (2020) “Adam Smith’in Dört Aşamalı Tarih Kuramı Üzerine”. Mülkiye Dergisi, 44 (2), 177-218. ↑
-
Smith’le özdeşleştirilen “görünmez el” klişesi bile bu eserde bireyci eylemin toplumsal açıdan yararlı sonuçlar doğurabilmesi için gerekli kurumsal çerçeve tartışması içinde gündeme gelir. Smith, bu tartışmada siyasal alandaki otoriter eğilimlere karşı bireyciliği değil, kamusal ruhun geliştirilmesi çözümünü önerir. Bkz. Adam Smith (2018) Ahlaki Duygular Kuramı, Çev. D. Kızılay, Pinhan Yay. s. 266-270. ↑
-
Popüler ve akademik mecralarda yazan bazı yerli ve yabancı muhafazakâr yorumcular, meselenin özünden öylesine bihaberdirler ki Ahlaki Duygular Teorisi’ni piyasa aktörleri için kaleme alınmış bir ahlak nasihatnamesi sanırlar. Oysa bu eserde Smith, mensubu olduğu İskoç geleneğinin diğer temsilcileri gibi normatif bir etik kuramı önermez. Ahlaki ölçütler, toplumsal etkileşim içinde oluşur ve psikolojik temellidir. Bu yönüyle eser, ahlaki olmayan (amoral) bir çerçeveye dayanır. Buna karşılık Milletlerin Zenginliği kelimenin gündelik anlamıyla çok daha fazla ahlaki yargı içerir. Birkaç örnek: tekelin lanetli ruhu, (the wretched spirit of monopoly), tüccar ve sanayicilerin çıkarcı safsataları, (interested sophistry of merchants and manufacturers), insanlığa efendilik edenlerin aşağılık düsturu, (the vile maxim of the masters of mankind). ↑
-
Ahlaki Duygular Teorisi’nin Milletlerin Zenginliği’nin yayınlanmasından sonra yeni baskılarının çıkması bu argümanın temelsizliğinin önemli kanıtlarından biridir. Smith bu baskılarda kimi revizyonlar yapmıştır. Ancak bunlar önerdiği ahlak felsefesi sisteminin içsel çelişkilerine çözüm arayan ikincil önemde değişikliklerdir. ↑
-
J. Schumpeter (1986) History of Economic Analysis. London: Routledge, s. 179. ↑
-
Aynı çalışma, s.238. ↑
-
Örneğin John Dryden 1665’te İngiltere ile Hollanda’nın ticari üstünlük için giriştikleri deniz savaşını şöyle tasvir ediyor: O görkemli gün ki, iki donanma karşı karşıyaydı/…/Rüzgârlar kimin yelkenini dolduracağını bilmezken/ Dalgalar milletlerin zenginliğinin nereye akacağını kestiremiyordu. https://www.gutenberg.org/files/49221/49221-h/49221-h.htm ↑
-
Lenin, 1890’larda Rusya’da iç dinamiklere dayalı bir kapitalist gelişmenin mümkün olmadığını savunan Popülist (Narodnik) iktisatçılara karşı kaleme aldığı Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi eserinde Smith’in iş bölümü analizinden eleştirel bir şekilde yararlanmıştır. ↑
-
Marx, Smith’in bu yorumunu şöyle değerlendiriyor: “Metaların değerinin içerdikleri emek zamanı ile ölçüldüğünü söylerken, o insanların kapitalistler, ücretliler, toprak sahipleri, çiftçiler…vb. olarak değil, basit meta üreticileri ve basit meta değişimcileri olarak karşılaştıkları burjuvazinin [kayıp cennet]ine ait bir şey olduğunu ifade ediyordu. O durmadan metaların değerinin taşıdıkları emek zamanı ile belirlenmesini metaların değerinin emeğin değeri olarak belirlenmesi ile karıştırmaktadır; ayrıntılara girerek toplumsal sürecin eşit olmayan emekler arasında zorla kurduğu nesnel denklemi, bireysel emeklerin öznel haklar eşitliği olduğunu sanarak, her yerde tereddüde düşmektedir. Gerçek emekten değişim değeri yaratan emeğe… gelince onu iş bölümü ile gerçekleştirmeye uğraşmaktadır”. K. Marx (1993) Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev. S.Belli, Sol Yayınları, s. 76. ↑
-
Locke’a göre, bir kişi doğada sahipsiz duran bir kaynağa kendi emeğini kattığında (örneğin toprağı sürdüğünde), o kaynak artık o kişinin meşru özel mülkü haline gelir. Burada emek, değerin değil, özel mülkiyetin kaynağıdır. (Bu arada Locke atının otladığı otlağı da uşağının sürdüğü tarlayı da kendi emeğinin sonucu olarak görür ve mülk edinir). Smith’in basit meta üretimi temelinde formüle ettiği kumanda edilen emek yaklaşımı biçimsel olarak Locke’un bu yorumunu çağrıştırır. Ama Smith’in temel sorunsalı değere sahip olmanın meşrulaştırılması değil değerin ölçümüdür. ↑
-
K. Marx (1998) Artı Değer Teorileri I.Kitap, Çev. Y. Fincancı, Ankara: Sol Yayınları, s. 141. ↑
-
Smith’in niyetinden bağımsız olarak bu analizin ideolojik işlevi açıktır. Bu nedenle Samuelson, Smith’in, sermaye birikimi ve teknik yeniliklerin kısa ve orta vadede ücret artışlarına yol açabileceğini kabul etmesinin, Malthus, Ricardo ve Marx’ın emek arzını katı bir geçimlik ücret düzeyine bağlayan teorilerinde gözden kaçırdıkları bir gerçekçiliği içerdiğini öne sürmüştür. Paul A. Samuelson (1977) “A Modern Theorist’s Vindication of Adam Smith”, American Economic Review, 67(1), p. 42. ↑
-
Bu ifadeler bizce Smith’in kendi teorisi ile çelişerek tarımı “en üretken alan” ilan etmesinin sadece Fizyokratik bir zihin sürçmesinden kaynaklanmadığını, aynı zamanda özel çıkarın yozlaştırıcı etkilerine karşı tarıma dayalı sınıfları istikrarlı bir siyasal düzenin temeli olarak gören siyaset felsefesi ile ilgili olduğunu göstermektedir. ↑
-
Michel Foucault gibi eleştirel bir düşünür dahi bu yoruma büyük ölçüde katılarak, Adam Smith’in piyasayı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasal doğruların sınandığı bir “hakikat rejimi” olarak kavradığını ileri sürüyor ve bunu neoliberal yönetimselliğin öncülü olarak yorumluyor. Bizce bu okuma, Smith’in kapitalizmin iç çelişkilerine dair analizini ve tarihsel perspektifini görmezden gelerek, onun teorik yapıtını bir yönetim tekniğine ya da iktidar teknolojisine indirgiyor. Çalışmalarının merkezine “iktidar” sorununu yerleştiren Foucault’nun Smith’in makro iktidar yapıları olarak merkantilizme, tekelci ayrıcalıklara, kolonyalizme ve feodal-kilise temelli tahakküme yönelttiği kapsamlı eleştiriyi dikkate almaması bilinçli bir tercih gibi görünüyor. Bkz. M. Foucault (2024) Biyopolitikanın Doğuşu: Collége de France Dersleri (1978-1979), Çev. A. Tayla, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yay. s. 43-62. ↑
-
Bkz. M. Kaymak (2025) “Filozof ve Hamal: Adam Smith ve Bir Kamu Düzeni Sorunu Olarak Eğitim”, Amme İdaresi Dergisi, 58 (4). 619-658. ↑
-
Smith’in devlet anlayışını en açık biçimde izleyebileceğimiz yer, üretken ve üretken olmayan emek ayrımıdır. Smith, üretken olmayan emeği açıkça feodal toplumun aşağılayıcı ilişkileriyle özdeşleştirir. Smith’e göre hükümdar, onun emrindeki yargı ve ordu mensupları …üretken-olmayan emekçilerdir. Bunların yanı sıra “kilise mensupları, avukatlar, doktorlar, her türden yazarlar, oyuncular, palyaçolar, müzisyenler, opera şarkıcıları, opera dansçıları vb. aynı sınıf içinde sayılmalıdır”. Marx’ın ifadesiyle, Smith’in kullandığı dil “henüz toplumun tümünü, devleti vb. kendine tabi kılamamış, hâlâ devrimci olan burjuvazinin dilidir”. Bkz. K. Marx (1998) Artı-Değer Teorileri I. Kitap, Çev. Y. Fincancı, Sol Yayınları, s. 284-285. ↑
-
Duncan Foley (2006) Adam’s Fallacy: A Guide to Economic Theology, Mass.: Harvard University Press. ↑
-
Smith’e kapitalizmin eleştirisine temel oluşturan bilimsel katkısı nedeniyle büyük önem veren Marx da bunun farkındaydı. Ama kendi amaçları bakımından Smith’in sınıfsal körlüğünü, naif iyimserliğini temel bir sorun olarak görmedi. Bugün Marksist yazında bu yönde önemli eleştirel çalışmalar da mevcut. Örneğin M. Perelman, Invention of Capitalism adlı kitabında Smith’in utangaç ilkel birikimciliğini vurgular. Ve eserini bir küçük burjuva ütopyası olarak görür. Edward Thompson ise Avam ve Görenek’te Smith’in yoksul emekçilerin ahlaki ekonomi taleplerine karşı piyasa apolojisi yaptığını ileri sürer. ↑
