Keynesyen Dönem genel olarak kabul edildiği gibi emek-sermaye-devlet üçlemesi üzerine oturmuş bir korporatizmin sonucu değildir, sermaye birikiminin zorunlu patikası olarak ortaya çıkmıştır. Keynesyenizmin makroiktisadi başarısını olanaklı kılan sıradan normal dönemler değil, savaş ve silahlanma dönemleridir.
Keynesyen Dönem bir anomali mi? – Olgular I
Geçen yazıda Keynesyen Dönem’in kapitalizmin genel tarihi içinde olağanüstü bir dönem, bir anomali olduğunu iddia etmiştik. Bu anomaliyi yaratan unsurları tekrar sıralamak gerekiyor: Öncelikle Amerikan kapitalizminin savaş sırasında biriktirdiği üretken kapasitenin savaş bittiğinde atıl kalma tehlikesinin bertaraf edilmesi zorunluluğu ve geri kalan gelişmiş kapitalist dünyada sermaye stokunun önemli bir bölümünün savaşta ekonomik ya da fiziksel olarak yok edilmiş olması. Ek olarak savaşın ve ondan kısa bir süre sonra başlayan Soğuk Savaş’ın tetiklediği silahlanma yarışının yarattığı teknolojik olanaklar, Amerikan kapitalizminin en azından 1960ların ortalarına kadar rakipsizliği, hem savaş sırasında hem de sonrasında büyük sermayenin hem üretimi hem de tüketimi kontrol edebilme kapasitesinin artışı, savaş sırasında deneyimlenen planlama tekniklerinin yeni bir iktisadi politika yaratma güdüsünü beslemesi. Bunlar ekonomik ön şartlardı. Bunlara Sovyet Sosyalizminin savaştan güçlenerek çıkmasını, sosyalizmin savaş sonrasında artan toplumsal ve ideolojik baskısını, özelikle savaşı kendi topraklarında yaşamış gelişmiş kapitalist ülkelerdeki savaş sonrasında güçlenen sosyalist/komünist hareketler ve güçlenen işçi hareketlerini, ulusal bağımsızlık savaşlarının hızla yükselmesini de eklemek gerekiyor. Tüm bunların Keynesyen Dönem’i bir anomali, yani bahsi geçen olağanüstü şartlar ortaya çıkmasaydı ortaya çıkamayacak bir dönem haline getirdiğinden bir önceki yazıda bahsetmiştik. Bu yazıda bunu destekleyecek bazı olgulardan ve tarihi tanıklıklardan söz edeceğiz.
Bunu yaparken bazı genel kabul gören inanışların köksüz ve mesnetsiz olduğunu da vurgulayarak bu inançların tarihsel verilerle ne kadar tutarlı olduklarını da ele alacağız. Bu nedenle yazının kurgusunu genel kabul gören bazı tezlerin ifşası ve bunların eleştirisi üzerinden yapılandıracağız. Şimdi başlayabiliriz.
Tez 1: Keynesyen Dönem, gelişmiş kapitalist ülkelerde üçayaklı bir masa (devlet-emek-sermaye) üzerinde oturtulmuş bir korporatizm ve Yeni Anlaşmanın sonucu olarak ortaya çıktı.
Keynesyen Dönem üzerine her tarihsel analiz yukarıdaki beylik ön saptama ile başlar. Bahsedildi, gelişmiş ülkelerin önemli bir bölümünde savaşın bitiminde sol ve işçi hareketleri en azından nicel olarak (seçim sonuçları, üye sayısı) güçlenmiş olarak çıktılar. Görünüşte pazarlık güçleri artı. Peki ama bu güç artışı, bu masadaki elin güçlenmesi, gerçekten adı geçen dönemi yaratan asli unsur muydu?
Savaşın hemen ertesinde gelişmiş kapitalist ülkelerde makroiktisadi politikanın nasıl oluşturulduğuna dair çalışmalar bu dönüşümün pek de genel olarak solun gücüne bağlı olmadığını göstermektedir. Birkaç şahitliği, tanıklığı aktaralım.
William Domhoff Amerikan kapitalizmindeki siyasal ve ekonomik güç ilişkileri ve bunların sınıfsal altyapısı hakkında yılarca çalışmış ve üretmiş değerli bir araştırmacıdır. Kaleme aldığı The Myth of Liberal Ascendancy: Corporate Dominance from te Great Depression to the Great Recession (Büyük Buhran’dan Büyük Durgunluk’a Şirket Egemenliği: Liberal Yükseliş Miti) ABD’de ekonomi politikalarının oluşumunda şirketler (corporates) kesiminin etkisini ele almaktadır (Domhof, 2013). Domhoff burada şunu iddia etmektedir: Şirketlü[1] kesim, Yeni Anlaşma’ya (New Deal) yol açacak liberal-emek ittifakının güçlü olduğu 1934-1938 dönemi dışında Amerikan kapitalizmini temel makroiktisadi patikasını belirleyen en temel güçtür. Pek tabi ki şirketlü kesim de ekonomi politikasındaki yönelim farklılıkları bağlamında liberal, orta-yolcu ve tutucu kanatlar arasında bölünmüştür. Şirketlü kesimin en temel kurumu olan Committee for Economic Development (CED, Ekonomik Gelişme Komitesi, kuruluşu 1942) daha çok orta-yolcu şirketlü kesimin hâkim olduğu bir kuruluş. Ve bu kuruluş hem savaş döneminde hem de sonrasında ekonomi politikalarına yön veren en etkili kurumlardan birisi.
Domhoff bu kurumun 1942 yılından itibaren savaş sonrası için kamu harcamalarıyla beslenmiş ve uygun para politikası ile payandalanmış bir yüksek istihdam ve büyüme politikası yönünde önemli bir lobi çalışması başlattığını vurgulamaktadır. Dahası Bretton Woods konferansında ABD planı olarak sunulan White Planı’nın 2-3 yıllık hazırlık aşamasında bu komitenin sürekli olarak plana katkıda bulunduğunu da eklemektedir. Savaş sonrası dönemin genişlemeci (hem ulusal hem de uluslararası boyutlarda) politikalarını bu komitenin ve komiteye öncülük eden diğer kuruluşların zaten 1930ların sonundan itibaren Amerikan ekonomi politikasını üreten kurumlara dayattığını belirtmektedir. Kısacası, henüz bu yönde güçlü bir sol/işçi örgütleri baskısı yok iken, Domhoff’un deyişiyle liberal-emek koalisyonu dayatmada bulunacak kadar güçlü değilken, sermayenin has örgütleri savaş sonrasının Amerikan tarzı Keynesyenizminin temel yapı bloklarını oluşturmaya başlamışlar. En azından Domhoff’un çalışması bunu söylüyor. Ortada işi sınıfı baskısı yok iken Amerikan büyük sermayesi Keynesyenizmi istedi, neden?
Gerçi yukarıdaki tezi ileri sürenlerin aklında ABD’den daha çok Avrupa var. Peki oraya bakalım. İngiltere hem ekonomik hem de siyasal olarak ilginç bir örnek teşkil etti savaşın hemen ertesinde. Aslında sıra dışılık ve olağanüstülük daha savaş bitmeden başladı. Savaş bitmeden yapılan genel seçimleri çok ilginç bir şekilde İşçi Partisi kazandı, hem de Britanya’yı zafere götüren Churchill’e karşı (siyasi tarihteki en ilginç olaylardan biridir, ayrıca incelenmeye muhtaçtır). Üstelik Churchill ve ekibinin de 1944 yılında bir Beyaz Plan (White Plan) hazırladığı biliniyor, savaş sonrası uygulanması önerilen bu plan bugün kabul edilen ölçütler çerçevesinde oldukça Keynesyen bir plandı.[2] İşçi Partisi iktidarı, yukarıdaki tezin iddia etiği gibi hemen Keynesyen bir döneme yol açmadı. Tam tersine İşçi Partisi’nin iktidarı hükümet ile tutucu Hazine yönetimi arasındaki kavgayla geçti, Hazine henüz tam olarak Keynesyen değildi (Booth, 2001). Ne zaman Keynesyenizme geçileceğine de Hazine’nin kendisi karar verdi aslında, daha doğrusu Hazine içindeki anti-Keynesyen ya da Keynesyen olmayan muhalefetin yenilmesi belirleyici oldu. Bu dönüşümde İşçi Partisi iktidarlarının özel bir katkısı olmadı.
Muhafazakârların ve İşçi Partisi’nin ekonomik bakış açıları aşağı yukarı aynı idi, yüksek işsizlik sorununun çözülmesi ve düşük büyüme patikasının terkedilmesi için genişletici para ve maliye politikalarının uygulanması gerektiğine dair daha savaş bitmeden her iki parti de bir zımni bir uzlaşı içindeydiler. Seçimi kimin kazanacağından bağımsız olarak yürütme gücünün nereye yöneleceği beli olmuştu. Ancak iki olgu bugün Keynesyen diye anlatılan politikaların hemen hayata geçirilmesini en azından 1950lerin başına kadar erteledi. Birincisi bahsedildiği gibi Hazine ve Merkez Bankası bürokrasisinin direnişiydi. İkincisi de savaşın hemen ertesinde İngiliz ekonomisine musallat olan ödemeler dengesi kriziyle birleşmiş yüksek enflasyon belasıydı. Hazine/Merkez Bankası tutuculuğu bu durumda yüksek işsizliğe katlanılarak ve sterlinin değerini görece sabit tutarak sorunu çözme taraftarıydı. Ancak sorun çözülmedi. Tam tersine İngiliz ekonomisi can sıkıcı bir dolar yoksunluğu ile karşı karşıya kaldı. Britanya Keynesyenizmi ancak Hazine’nin direnişi aşılabildiğinde ve küresel ekonomik şartlar uygun bir çerçeve yaratığında olanaklı hale geldi[3]. Ne işçi-sermaye-devlet ittifakı ne de İşi Partisi iktidarı Britanya Keynesyenizmini olanaklı kılabildiler. Ne zaman ki küresel kapitalizmde uygun şartlar ortaya çıktı ve ne zaman ki ekonomi bürokrasisi içindeki tutucular yenildiler, o zaman Keynesyen Dönem bütün haşmetiyle ortaya çıkma şansı buldu. Kısacası onu yaratan emek-sermaye-devlet uzlaşısı değildi.
Fransa’da ise sorun bütünüyle sınıfsaldı. Fransız burjuvazisi Nazi işgali döneminde işbirlikçilikle ve savaş suçlarıyla damgalandığı için savaş sonrasında bir bütün olarak güvenilmez bir unsura dönüşmüştü. Bu nedenle savaş sonrasında Fransız burjuvazisinin özelikle endüstriyel fraksiyonunun büyük bir bölümünün tasfiye edilmesi gerekti. Savaşın hemen ertesinde Fransız ekonomisi erken ulusallaştırmalarla sarsıldı, Fransa’da devlet bir anda endüstriyel altyapının büyük bir bölümünün sahibi olarak buldu kendisini (örneğin Renault 1945’te ulusallaştırıldı). Üstelik artık sahibi olduğu bölümü de hızlı bir şekilde modernize etmesi, dahası bunu yaparken aynı zamanda yüksek düzeyde talep yaratan bir ulusal ekonomik programı da hayata geçirmesi gerekiyordu, diğer bir ifadeyle reel ücretlerin yükselmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştı. Tüm bu unsurlar Fransız ekonomisini olabilecek en Keynesyen ve planlama merkezli birikim rejimine zorunlu kıldı (Levy, 2008).
Kısacası Keynesyen Dönem bir siyasal ittifak, ya da sınıfsal/kurumsal uzlaşı sayesinde doğmadı, zorunluydu. Belirleyici olduğu düşünülen sınıfsal konsensüs ve korporatizm sermaye birikiminin gerekliliklerinin izin verdiği siyasal çerçeve içinde kuruldular. Siyasal çerçeve ekonomik birikim rejimini yaratmadı, sermayenin gerekli gördüğü birikim rejimi o siyasal çerçeveyi olanaklı kıldı.
Tez 2: Keynesyen Dönem olağan siyasal ve ekonomik dönemlerde tekrarlanabilecek ve aynı sonuçları yaratabilecek politikalar bütünü tarafından yaratılmıştır.
Bu hipotezin test edilmesi süreci ne yazık ki basit iktisadi analizin ötesine geçen bir araştırma gündemine sahip olmak zorundadır. Bu türden bir analiz aynı zamanda bir siyasal düzey ve uluslararası ilişkiler çerçevesi analizleriyle tamamlanmalıdır. Aslında tüm analiz eninde sonunda kapitalizmin savaş ve silahlanma ile ilişkisi üzerinde yoğunlaşmak zorundadır.
Altın Çağın başı, gelişmesi ve sonu itibarıyla yapılacak bir sorgulama çaresiz bir şekilde üç tayin edici savaşın etkisini belirleme arayışına dönüşecektir: II. Dünya Savaşı, Kore Savaşı (1950-53) ve Vietnam Savaşı (1955-1975). İlki Keynesyen Dönemi olası kılan başlangıç şartlarını yaratmıştır. Dahası Amerikan kapitalizminin kendisini küresel liderliğe götürecek yatırımlar ve kapasite artışı II. Dünya Savaşı sayesinde ortaya çıkmıştır.[4] İkincisi ise yapısal sorunlarla boğuşan ancak yeni birikim rejimine adapte olmaya çalışan gelişmiş ve azgelişmiş kapitalist ülkelerin geçişini kolaylaştırmıştır.
Kore Savaşı’nın neden önemli olduğunu dikkatli bir şekilde anlatmak gerekecektir. Aslında II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde tüm gelişmiş kapitalist ülkeler (ABD dışında) çok ciddi düzeylerde işsizlik ve arz kısıtları nedeniyle yüksek enflasyon seviyeleriyle baş etmek zorunda kaldılar. Bu ortamda aynı zamanda yüksek düzeyde ödemeler dengesi açıkları vermekteydiler. Bu durum 1950lerin başına kadar sürdü. Britanya ekonomisi de dahil, tamamının ortak sorunu ithalat yapabilmek için yeterli dolarlarının olmamasıydı. Kore Savaşı bu sorunu hafifletti, çünkü Amerikan emperyalizminin her küresel silahlı müdahalesi gibi o da hem ulusal hem de küresel bir genişlemeye denk düştü. Nitekim 1950lerin başı itibariyle ABD hem silahlanma harcamalarını arttırdı hem de Doğu Asya’ya askeri müdahale için küresel para piyasalarına dolar serpmeye başladı. Bu durum azgelişmiş kapitalistlerin de işlerine geldi çünkü II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra küresel dış ticaret hadleri onların da aleyhine işliyordu ama Kore Savaşı nedeniyle artan küresel talep bir anda bu gidişatı durdurdu. Aynı durum yeni yeni ayağa kalkmaya başlayan Avrupa kapitalizmleri için de geçerli oldu. Kore Savaşı nedeniyle yükselen küresel talep bir anda onların ödemeler dengesi problemlerini (artan ihracat düzeyleri nedeniyle) bir anda çözmelerine neden oldu.[5] Böylece özellikle Kıta Avrupa’sında has Keynesyen Dönemin başlayabilmesi mümkün hale geldi.
Tam da burada Japonya’dan bahsetmek gerekiyor. Japon ekonomisi II. Savaş sırasında en ağır hasar alan ekonomilerden birisiydi. Bu nedenle öncelikle savaşın hemen ertesindeki toparlanma dönemi daha ağır seyretti. Ancak hükümetin yapısal politikalara başvurması ve Amerikan yardımları üretimin giderek toparlanmasına yol açtı. Ama asıl “Japon Muzcizesi” diye adlandırılan niteliksel sıçrama 1950lerin başında başladı. İçeride istihdamın ve üretimin toparlanmasının yanında bu sıçramanın asıl önemli nedenlerinden biri de Kore Savaşı idi. Hemen dibinde patlayan bu savaştan ciddi anlamda yararlandı Japon ekonomisi. 1950 ile başlayan on yıllık süreçte yıllık ortalama büyüme oranı % 9 düzeyinde gerçekleşti.
Aslında tüm kapitalist ülkelerde 1945 ile 1949 arası toparlanama dönemiydi ve 1950 ile birlikte Japon ekonomisi sanki Rostowcu bir ‘take-off’a, uçuşa geçti. Görünen o ki bu dönemde ABD’nin askeri harcamalarının büyük bir bölümü bölgede yapılıyordu ve bu durumdan Japon ekonomisi büyük bir şekilde nemalanıyordu. Kore Savaşı Japon Mucizesi denilen yükselişin başlangıcı oldu aslında. Aynı durum diğer gelişmiş kapitalist ekonomiler için de geçerli oldu (Japon büyümesinin detayları için bkz. Tsuru, 1961).
Has Keynesyen Dönem’in 1950 yılında başladığını söylemek abartı olmayacaktır.[6] 1944 ile 1950 arası bir hazırlık dönemiydi ve sancılı bir süreçti. Bundan sonrası gelişmiş kapitalist ülkeler açısından artan talebin tetiklediği kapasite artışı ve yatırım patlamasına dönüştü. Dahası bu yatırımı ilk yazıda bahsedilen yeni teknolojik olanakları kullanarak yaptılar. Böylece artan talep şartlarında yüksek emek verimliliği artışını da sağladılar. Kore Savaşı ile başlayan dönemde büyüme oranları patlama gösterdiler. Örneğin Almanya 1913-1950 döneminde yıllık ortalama % 1,3 oranında büyümüşken bu oran 1950-60 döneminde % 7,6’ya çıktı. Keza Fransa için aynı dönemler için büyüme oranları sırasıyla % 0,7 ve % 4,4 idi. İtalya için ise sırasıyla % % 1,3 ve % 5,9 şeklinde gerçekleştiler (Maddison, 1964, Tablo I-1).
Bu süreç açısından diğer önemli bir savaş da kuşkusuz Vietnam Savaşı idi. ABD 1964’ten itibaren Vietnam’daki savaşa giderek daha aktif bir biçimde katıldı. Askeri danışmanlar, silah ve mühimmat yardımı ile başlayan süreç Başkan Johnson döneminde bilfiil asker yollanmasına kadar gitti. Böylece “Johnson dönemi genişlemesi” diye anılan dönem açılmış oldu. Bu süreçte Amerikan emperyalizmi hem içeride kamu harcamalarını büyük bir miktarda arttırdı, küresel piyasaları dolara boğdu. Keynesyen Dönem’i mümkün kılan mikro birikim şartlarından son haddine kadar yararlanan gelişmiş ve hatta azgelişmiş kapitalist ülkelerdeki dış kaynak sorunlarını ciddi bir biçimde hafifletti Johnson dönemi genişlemesi. Tıpkı Kore Savaşı’nın yaptığı gibi Vietnam Savaşı da sermayenin küresel ve ulusal birikimine ikinci bir momentum kattı.
Buraya kadar anlatılanların Keynesyen Dönem’in savaş ile kaçınılmaz ama çelişkili ilişkisini anlatmaya yeteceğini düşünüyoruz. Dahası modern zamanlarda artık Keynesyenizmin silahlanma ve savaş ile birlikte anılması boşuna değildir, “Askeri Keynesyenizm” ibaresi kendi başına bu ilişkiyi gözler önüne sermektedir. Keynesyen Dönem’i olağanüstü kılan, onu anomali haline getiren tek unsur elbette ki savaş ve silahlanma değildi, ama savaş ve silahlanma Keynesyen Dönem’in kurulmasında ve işletilmesinde olağanüstü etkili oldu. Bunun ekonomik anlamı bir yana, siyasal anlamının da ayrıca ele alınması gerekmektedir. Şu soru güncelliğini korumaktadır: Keynesyen Dönem’i iki toplumsal sistem arasındaki açık ve kapalı/gizli mücadele olamadan tahayyül etmek mümkün müdür? Değil ise Keynesyen Dönem’e aynı zamanda sosyalist saldırı karşısında ayakta kalma mücadelesi olarak bakmak gerekiyor. Bu başka ilginç bir soruyu da gündeme taşıyor: Sosyalizmin olmadığı, kapitalizmin ekonomik/toplumsal/ideolojik ve hatta kültürel zaferini ilan ettiği bir dünyada Keynesyenizm mümkün müdür? Lanetli bir soru olduğu açıktır.
Devamı sonraki yazıya…
Kaynakça
Booth, A. (1983) “The ‘Keynesian Revolution’ in Economic Policy-Making”, The Economic History Review, 36(1):103-123.
Booth, A. (2001) “Britain in the 1950s: A “Keynesian Managed Economy?”, History of Political Economy, 33(2): 282-314.
Domhoff, W. (2013) The Myth of Liberal Ascendancy: Corporate Dominance from te Great Depression to the Great Recession, Boulder: Paradigm.
Hooks, G. ve L.E. Bloomquist (1992) “The Legacy of World War II for Regional Growth and Decline: The Cumulative Effects of Wartime Investments on U.S. Manufacturing, 1947-1972” Social Forces, 71(2): 303-337.
Levy, J. D. (2008) “From the dirigiste state to the social anaesthesia state: French economic policy in the longue durée”. Modern & Contemporary France, 16(4), 417-435.
Maddison, A. (1964) Economic Growth of the West, New York: Twentieth Century Fund.
Maier, C. S. (1981) “The Two Postwar Eras and the Conditions for Stability in Twentieth-Century Western Europe”, American Historical Review, 86(2): 327-352.
Ritterhausen, J.R.B. (2007) The postwar West German economic transition: From ordoliberalism to Keynesianism, IWP Working Paper No. 2007/1.
Tsuru, S. (1961) “Growth and Stability of the Postwar Japanese Economy”, American Economic Review, 51(2): 400-411.
Notlar
-
“Şirketlü” burada büyük şirketler etrafında örgütlenmiş büyük sermayenin temsilcileri anlamında kullanılmaktadır. ↑
-
Ekonomi bürokrasisi içinde Keynesyenizmin ortodoksiye karşı mücadelesi daha savaş döneminde şiddetlenmişti. Bkz. Booth, 1983. ↑
-
Ayrıca, aşağıda anlatılacak, Kore Savaşı ile birlikte Amerikan ekonomisi hem kendisi için hem de küresel kapitalizm için bir genişleme dalgasını tetikledi. ↑
-
Nitekim Hooks ve Bloomquist’in çalışmaları ABD ekonomisinde savaş sırasında yapılan yatırımların savaş sonrasındaki büyüme ve genişlemeye anlamlı ve büyük katkısını göstermektedir (Hooks ve Bloomquist, 1992). ↑
-
Örneğin Federal Almanya’nın 1950’de cari işlemler dengesi yüksek düzeyde açık verirken 1951’de büyük bir fazla verdi, ve sonrasında da bu fazla verme durumu devam etti (Ritterhausen, 2007). ↑
-
Maier de 1950 yılının geçmişten devralınan sorunların ve kısıtların gerçek anlamda bütünüyle aşıldığı yıl olduğunu belirtmektedir (Maier, 1981: 334). ↑
