Bu yazı, Şili’den Küba’ya uzanan çizgide kapitalizmin alternatifleri yalnızca piyasa rekabetiyle değil, açlık, yoksunluk, abluka ve toplu cezalandırma yoluyla da bastırdığını savunuyor. “Ekonomiyi bağırtmak” ile “iktisadî soykırım”, aynı tarihsel mantığın iki ayrı tezahürü olarak ele alınıyor.
Kapitalizmin sadistik ontolojisi
Katman’da yürütmekte olduğum siyasal kapitalizm tartışmasına daha sonra yeniden dönmek üzere bir parantez açmak istiyorum. Açıkçası, bunun gerçekten bir parantez olup olmadığından da emin değilim. Çünkü birazdan sözünü edeceğim mesele, siyasal kapitalizm kavramının kuramsal sınırlarında değil, kapitalist aklın en çıplak işleyişinde karşımıza çıkıyor. Devlet zorunu, jeopolitik tahakkümü, piyasa fetişizmini ve sınıf savaşımını tek bir mekanizmada birleştiren süreçleri kavramak için kavramları soyut düzlemde tartışmak yetmez; onları tarihsel olarak görünür kılan örneklere dönmek gerekir. Bu nedenle, Küba’ya dönük ablukaya hem güncel hem de tarihsel bir açıdan yaklaşmak istiyorum.
Çizmeye çalışacağım tarihsel çerçevede Şili özel bir önem taşıyor. Çünkü Şili, piyasanın tarafsız, teknik ve kendiliğinden işleyen bir düzenek olmadığını; tersine, devlet zoruyla, jeopolitik müdahaleyle ve sınıfsal şiddetle iç içe geçmiş bir iktidar mekanizması olduğunu en çıplak biçimde gösteren tarihsel laboratuvardır. Sosyalizme demokratik bir geçiş ihtimalini boğmak için “ekonomiyi bağırtma” doktrininin sahaya sürüldüğü bu laboratuvar, aynı mantığın Küba’da nasıl daha uzun süreye yayılmış ve uluslararası ölçekte kurumsallaşmış bir biçim aldığını da görmemizi sağlıyor. Bu iki örneği birbirine bağlayan, yalnızca ABD dış politikasının sürekliliği değildir. Daha derinde, yaşamın yeniden üretim kapasitesini hedef alan, açlığı, yoksunluğu ve çaresizliği siyasetin meşru araçları hâline getiren bir ontoloji vardır. Kapitalizmin sadistik ontolojisi derken kastettiğim tam da budur: piyasaya alternatifleri yaşayamaz ve yaşanamaz hâle getirerek yok etmek.
Küba’da iktisadî soykırım
ABD’nin Küba’ya yönelik 1962’den beri süren ablukası, 2026’nın başında çok daha sert ve yıkıcı bir aşamaya girdi. Trump yönetiminin devreye soktuğu petrol ablukası, zaten kırılgan durumda olan ada ekonomisini doğrudan felç etti ve yaklaşık altı milyon insanı etkileyen ağır bir insani krize dönüştü. Bu yeni tablo, aslında 65 yıldır Küba’ya dönük olarak kesintisiz şekilde sürdürülen ablukanın özünü görünür kıldı. Meselenin sıradan bir “ambargo”, yalnızca ticaretin sınırlandırılması değil; üçüncü ülkeleri de hedef alan, onları da cezalandırma tehdidiyle hizaya sokmaya çalışan, uluslararası hukuk gibi “detaylara” pek takılmayan tam boy bir kuşatma, hatta boğma mekanizması olduğu artık net bir şekilde ortada.
Bu sürecin dönüm noktası, Aralık 2025’te başlayan ve 3 Ocak 2026’da egemen bir devlet olan Venezuela’nın devlet başkanı olan Nicolas Maduro’nun askerî bir operasyonla tutsak alınarak kaçırılmasıyla zirveye ulaşan ABD’nin Venezuela’ya yönelik “müdahaleleri” oldu. Bu çerçevede, ABD Aralık ayında Küba’ya gitmekte olan Venezuela petrol tankerlerine el koymaya başladı. Bu adım, Küba’nın temel enerji damarlarından birini fiilen kesti. Ocak 2026’nın başında ise Washington Venezuela’nın Küba’ya sağladığı sübvansiyonlu petrol sevkiyatlarını sona erdirdi. Bunun hemen ardından, 29 Ocak’ta Trump, Küba’ya petrol ihraç eden ülkelere ağır gümrük tarifeleri uygulanacağını duyurdu. Aynı gün imzalanan yürütme kararnamesi, Küba’ya doğrudan ya da dolaylı biçimde petrol satan ülkelerin ABD’ye ihraç ettiği mallara ek vergi yüklenmesine imkân tanıyan yeni bir mekanizma kurdu. Bunun pratik sonucu da gecikmedi. Meksika petrol sevkiyatlarını askıya aldı ve Küba’nın zaten sınırlı olan yakıt erişimi daha da daraldı.
Bu baskının etkisi Küba’nın yapısal enerji kırılganlığı nedeniyle çok daha yıkıcı hale geldi. Çünkü ada petrol ithalatının yaklaşık yüzde yetmiş beşini Venezuela ve Meksika’dan sağlıyordu. Elektrik üretiminin büyük bölümünün petrole dayalı olduğu adada, doğal gaz kapasitesi son derece sınırlı, yenilenebilir enerji altyapısı ise ihtiyacı karşılamaktan çok uzak kalıyordu. Bu koşulların hâlâ devam ettiğini söylemek mümkün. Yerli petrol üretimi de iç talebi karşılayabilecek düzeyde değildi. Dahası, yerli petrolün kalitesi itibarıyla rafine edilmeye elverişli olmaması nedeniyle Küba dizel ve benzin gibi temel yakıt türlerinde ithalata mutlak biçimde bağımlı bir ülke. Geçen yıl ada ekonomisinin ayakta kalabilmesi için günlük yaklaşık 100 bin varil petrol ve türevine ihtiyaç duyulduğu, buna rağmen bunun bile ekonomiyi istikrara kavuşturmak için gereken düzeyin ancak yüzde altmış beşine denk geldiği biliniyordu. Yani sistem zaten eksik kapasiteyle çalışır durumdaydı; dışarıdan gelen sert bir müdahale ise bu kırılgan yapıyı doğrudan çöküş noktasına taşıdı.
Petrolün kesilmesi yalnızca ulaşımı aksatan ya da yakıt istasyonlarında kuyruk yaratan bir mesele değil. Küba’da petrol toplumsal ve ekonomik yaşamın hemen her alanını taşıyan temel altyapı unsuru. Elektrik üretimi, su ve sanitasyon sistemleri, hastanelerin işleyişi ve hasta bakımı, kamu taşımacılığı, tarımsal sulama, hasat, tropikal bir ada olan Küba’da gıdanın soğutulması ve dağıtımı tamamen petrole bağlıdır. Yakıt akışı durduğunda sadece araçlar değil, soğuk zincir kırılır; ilaçlar, gıdalar, su sistemleri ve hastaneler aynı anda aksar. Buna eğitimi, sosyal ve kültürel hayatı da eklemek gerekir elbette. Nitekim olan da tam olarak buydu. Yakıt kesintileri zincirleme biçimde bütün bu alanları vurdu. Havana’da çöp kamyonları yakıtsız kaldığı için sokaklarda atıklar birikmeye başladı. Açık hava pazarlarında esnaf işlerini sürdürmelerinin artık mümkün olmadığını söylüyor. Tezgâhlar birer birer kapanıyor.
13 Mart 2026’da Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, üç ayı aşkın süredir adaya hiçbir yakıt tankerinin ulaşmadığını açıkladı. Üç gün sonra ise Küba Elektrik Birliği (Unión Eléctrica de Cuba) ülke çapında tam elektrik kesintisi yaşandığını duyurdu. Bu, enerji krizinin artık teknik bir sıkıntı olmaktan çıkıp toplumsal yeniden üretimin bütünü üzerinde yıkıcı sonuçlar doğuran bir çöküş haline geldiğinin en net göstergesi oldu.
Netice itibarıyla, bugün karşı karşıya olduğumuz şey, 1962’den beri süren ablukanın yalnızca sertleşmiş bir versiyonu değildir. Bu yeni aşama, ablukayı da niteliksel olarak farklı bir düzleme taşımıştır.
Küba, haklı olarak, kendisine dönük ablukanın tarihsel özgünlüğünün altını çiziyor. 60 yılı aşkın süredir kesintisiz süren bu kuşatma, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından defalarca uluslararası hukuka aykırı ilan edildi. En son Ekim 2025’te yapılan oylamada, yani henüz yukarıda aktardığımız tablo ortaya çıkmadan önce, 193 üye devletin 165’i ablukaya son verilmesi yönünde oy kullandı; bu, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 92’sine karşılık geliyor. BM 33 yıldır kesintisiz bu çağrıyı yineliyor. Oylamalar her yıl ezici çoğunlukla aynı sonucu veriyor; ancak yönetim değişse de Washington bu kararları yıllardır görmezden geliyor.[1] BM insan hakları uzmanları Şubat 2026’da bu son aşamayı açıkça ifade etti. Söz konusu olan, sivil nüfusun toplu cezalandırılması endişesi doğuran bir uygulamadır.[2]
Küba hükümeti, ablukanın yarattığı bu tabloyu onlarca yıldır uluslararası arenada sistematik biçimde dile getiriyor ve bunu tek bir kavramla çerçeveliyor: soykırım. Küba Dışişleri Bakanlığı’nın BM’ye sunduğu resmi raporda abluka, 1948 Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi kapsamında açıkça bir soykırım eylemi olarak tanımlanıyor.[3] Bu yalnızca retorik bir tercih değil; hukuki bir iddia. BM Genel Kurulu kürsüsünde Küba Dışişleri Bakanı ablukayı “ticari savaş” ve “soykırım suçu” olarak nitelendirdi.[4] En son petrol ablukasının ardından Küba Dışişleri Bakanı da Trump’ın kararını “iktisadî soykırım” olarak tanımladı.[5]
Şili laboratuvarı: Ekonomiyi bağırtmaktan iktisadî soykırıma
Küba’nın “iktisadî soykırım” iddiası, boşlukta doğmuş bir suçlama değil. Arkasında hem bu yazının sonunda ek olarak aktaracağım ablukanın ortaya çıkardığı iktisadî tablo hem de somut bir tarihsel referans noktası var ve bu referans, aynı bölgede, aynı mantıkla, sosyalist bir inşa sürecini boğmak için tasarlanmış bir operasyona dayanıyor.
15 Eylül 1970’te Beyaz Saray’da Başkan Nixon, Ulusal Güvenlik Danışmanı Kissinger, CIA Direktörü Helms ve Başsavcı Mitchell bir araya geldi. Gündem, Şili’ydi. 4 Eylül’de Salvador Allende, Unidad Popular’ın (Halk Birliği), yani 1969’da kurulan ve Komünist Parti, Sosyalist Parti ve Radikal Parti’yi bir araya getiren koalisyonunun adayı olarak seçimden birinci çıkmıştı. Oyların yüzde otuz altısını almıştı; mutlak çoğunluk olmadığından onay Kongre’ye kalacaktı ama sonuç belliydi. Washington için asıl mesele sayılar değildi. Seçimle iktidara gelmiş olan Unidad Popular’ın iddiası özgündü ve tam da bu yüzden tehditkardı: madenler ve doğal kaynakların millileştirilmesi, toprak reformu, bağımsız bir dış politika. Latin Amerika solunda “Şili yolu” olarak tartışılan bu model, başarılı olduğu takdirde bir alternatif ortaya çıkaracak ve örnek teşkil edecekti. CIA’in tutanağına geçen Helms’in el yazısı notları, onlarca yıl sonra ABD Dışişleri Bakanlığı’nın kendi tarihi belgeler arşivinde yayımlandı. Notlar kısa ve açıktı: on milyon dolar, büyükelçilik dahil edilmeyecek, en iyi adamlar, kırk sekiz saatte eylem planı. Ve Kissinger’a atfedilen bir satır, tek başına bir doktrin hükmündeydi: “Make the economy scream,” yani ekonomiyi bağırt.[6]
Görsel 1 CIA Direktörü Helms’in Nixon ve Kissenger’la yapılan toplantıda tuttuğu el yazısı notları. Listenin sondan bir önceki kalemi olarak “make the economy scream” okunabiliyor.
Kaynak: The National Security Archive – The Chile Documentation Project, The George Washington University, Link.
Planın uygulanması sistematik ve çok katmanlıydı. İlk adım örgütlenmeydi: Muhalif partiler, faşist Patria y Libertad (Vatan ve Özgürlük) Cephesi gibi paramiliter yapılar ve yandaş sendikalar doğrudan örgütlendi ve fonlandı. Patria y Libertad’ın hem ABD hem de Şilili patron örgütleri tarafından finanse edildiği sonraki yıllarda belgeleriyle ortaya kondu. Paralel olarak ekonomik kuşatma başladı: Yatırımlar ve krediler gizli direktiflerle durduruldu, yapay kıtlıklar yaratıldı, yandaş sendikalar aracılığıyla grevler körüklendi. Soğuk Savaş döneminin en uzun nakliyeci grevi bu dönemde Şili’yi fiilen felç etti. El Mercurio başta olmak üzere yandaş medya kuruluşları, kamuoyunu sistematik biçimde dezenformasyona maruz bıraktı; manşetler kuyruklarla, grevlerle ve kaosla doluydu. CIA’nın kendi terminolojisiyle bu, psikolojik savaştı. Diplomatik cephede ise Şili uluslararası arenada, özellikle Amerikan Devletleri Örgütü nezdinde yalnızlaştırılmaya çalışıldı. Meclis, Senato ve Anayasa Mahkemesi aracılığıyla mütemadiyen kurumsal krizler yaratıldı ve tırmandırıldı; Allende anayasaya aykırı hareket etmekle suçlandı, ekonomiyi düzeltmeye yönelik adımlar bu kurumlar tarafından sürekli savuşturuldu. Sosyalist hükümet adım adım kilitlendi, destekçi tabanı yıpratıldı, meşruiyeti aşındırıldı. Tüm bunlar işe yaramadığında ise son adım geldi: 11 Eylül 1973’te askerî darbe ile Augusto Pinochet yönetime el koydu, Allende La Moneda’da hayatını kaybetti. Ardından gelen baskı dönemi on yıllarca sürecek bir terör rejimine dönüştü. Ekonomiyi bağırtmak bir metafor değil, belgelenmiş adımları olan bir yöntemdi; Şili bu yöntemin en kapsamlı ve en kanlı laboratuvarı oldu. “iktisadî soykırım” da bu laboratuvarda bilinçli olarak üretilmiş bir politikaydı.
Başka türlü ifade edecek olursam, Şili’nin bu yıkımı tesadüfen değil, bir model çerçevesinde bilinçli olarak gerçekleşti. Darbenin hemen ardından Pinochet cuntası, Chicago Üniversitesi’nden yetişmiş, sonradan “Chicago Boys” olarak anılacak iktisatçılar grubunu ekonomi yönetimine getirdi. Milton Friedman ve Arnold Harberger’ın öğrencilerinden oluşan bu ekip, Şili’yi neoliberal teorinin ilk büyük ölçekli laboratuvarına dönüştürdü.[7] André Gunder Frank, dönemin tanığı ve keskin bir eleştirmeni olarak bu süreci belgeledi; Friedman ve Harberger’e yazdığı açık mektuplarda uygulamayı sert bir kavramla çerçeveledi: iktisadî soykırım.[8]
Frank’ın “iktisadî soykırım” kavramı, bir ekonomiyi köklü biçimde yeniden yapılandırmak amacıyla, nüfusun geniş kesimlerini kasıtlı olarak aşırı yoksulluğa, açlığa ve ölüme mahkûm eden hesaplanmış bir makroekonomik politika setini tanımlıyordu. Askerî cunta ile Chicago Okulu çevresinden danışmanların Şili’ye dayattığı monetarist “şok tedavisi” politikaları, serbest piyasa reformlarının işçi sınıfları ve yoksul kesimler açısından nasıl bir kitlesel yıkım aracına dönüşebildiğini somut biçimde gözler önüne serdi.
Politikanın ilk ve en temel mekanizması fiyatları ve ücretleri silahlaştırmaktı. Fiyatlar “dünya düzeylerine” serbest bırakılırken, ücretler kasıtlı olarak sıkıştırıldı ve donduruldu. Bu, kitlelerin satın alma gücünü yok ederek muazzam bir serveti alt sınıflardan en üst yüzde beşe aktardı. 1975’in sonunda asgari ücretle çalışan bir işçi, bir kilo ekmek alabilmek için altı saati aşkın çalışmak zorundaydı.[9]
İkinci mekanizma açlık ortamında gıda ihracatıydı. Bu iktisadî soykırımın en çarpıcı özelliklerinden biri, ulusal bütçeyi dengelemek amacıyla yerli tarım ve deniz ürünlerinin kitlesel ölçekte ihraç edilmesiydi; üstelik yerel halk açlık çekerken. Pirinç gibi temel gıda maddeleri karşılanamaz birer lükse dönüştü, gıda ihracatı dört katına çıktı, yurt içi kalorik tüketim ise yüzde on beşten daha fazla geriledi.[10]
Üçüncü mekanizma toplumsal hayatta kalma sistemlerinin tasfiyesiydi. Devlet, Şili’nin gelişmiş kamu sağlığı ve sosyal güvenlik yapılarını kasıtlı olarak söküp özel işletmelere dönüştürdü. Kamu bütçesi ve istihdamındaki ağır kesintilerle birlikte gerçek işsizlik yüzde yirmi ile yirmi beş gibi sarsıcı düzeylere fırlatıldı; milyonlarca insan gelir ve güvenceden yoksun bırakıldı.[11]
Beşerî maliyet yıkıcıydı. Bebek ölüm oranları fırladı, insanlar kelimenin tam anlamıyla açlıktan öldü. Katolik Kilisesi, okullarda halsizlikten bayılan ya da yardım programlarının sunduğu yiyecekleri açlıktan büzüşmüş mideleri kaldırmadığı için geri çıkaran çocukların vakalarını sıklıkla belgeledi. Frank’ın ifadesiyle bu politika, “yetersiz beslenme ve geri kalmış zihinsel gelişimden muzdarip bir nesil” üretiyordu.[12]
Sonuç olarak “iktisadî soykırım” kavramı şunu açık biçimde ortaya koyuyordu: Bu koşullar, bir politikanın istenmeyen yan etkileri değil; ekonomiyi teorik bir “denge” noktasına zorlamak üzere tasarlanmış kasıtlı ve hesaplanmış yöntemlerdi. Tam da bu nedenle söz konusu ekonomik model, kitleleri yaşanamaz koşullara mahkûm ettiği ölçüde, ancak sistematik askerî terör, yaygın işkence ve siyasal baskı altında hayata geçirilebilir ve sürdürülebilirdi. Fakat burada asıl önemli olan nokta, bu örneğin yalnızca Şili’ye özgü tarihsel bir sapma olarak görülmemesi gerektiğidir. Zaten Türkiye bağlamında da bu senaryonun bütünüyle yabancı olmadığını biliyoruz. Şili, daha sonra farklı coğrafyalarda farklı araçlarla yeniden üretilecek bir mantığın erken ve çıplak bir ifadesiydi. Bu yüzden buradan hareketle daha genel bir sonuca geçmek mümkündür: Karşımızda duran şey, belirli bir iktisat politikasından fazlasıdır; kapitalist mantığa alternatifleri cebren ortadan kaldırmayı kendi işleyişinin koşulu hâline getiren daha derin bir ontolojidir.
Alternatif Yok: Kapitalizmin Sadistik Ontolojisi
“There is no alternative.”
Margaret Thatcher’ın bu cümlesi, neoliberalizmin yalnızca bir ekonomi politikası değil, aynı zamanda bir ontoloji olduğunu ele veriyor. Alternatif yoktur; çünkü alternatiflerin varlığı sistemin kendisini tehdit eder. Küba’ya dönük abluka ile Şili’deki şok tedavisi de bu ontolojinin iki ayrı tarihsel tezahürüdür. Biri doğrudan askerî darbe ve iç terör eşliğinde, diğeri uzun süreye yayılmış bir kuşatma, boğma mekanizması ve bugün açık askerî müdahalenin bile ihtimal dışı bırakılmadığı emperyalist bir saldırganlık rejimi içinde işler; fakat her ikisinde de hedef aynıdır: piyasa dışı bir toplumsal yönelimin yaşama şansını ortadan kaldırmak. Peki bu mantığın teorik kökü nereye uzanıyor?
Bu soruya verilebilecek en güçlü yanıtlardan biri Karl Marx’ta bulunur. Marx’ın ilksel birikim kavramı, kapitalizmin hangi tarihsel koşullarda mümkün hâle geldiğini anlamamızı sağlar. Sorusu açıktır: Kapitalizmin başlangıç koşulları nereden geldi? Verdiği yanıt da aynı ölçüde nettir: elde etmekten değil, elinden almaktan. İlksel birikim, üreticileri üretim araçlarından koparmanın tarihsel ve sistematik sürecidir. On altıncı yüzyıl İngiltere’sinde köylüler ortak arazilere, tarım aletlerine ve köy yaylaklarına erişebiliyordu. Bu kaynaklar onları bütünüyle ücretli emeğe bağımlı kılmıyor, yani piyasanın dışında da hayatta kalabilecekleri alternatif bir maddi zemin sunuyordu. Ardından bu zemin yasayla, şiddetle ve devlet zoruyla ortadan kaldırıldı. Ortak araziler çevrildi, köylüler sürüldü, yoksullar geçim desteklerinden mahrum bırakıldı. Geriye, hayatta kalabilmek için emek gücünü satmak zorunda olan bir insan tipi kaldı. Proletarya böyle doğdu; tembellikten ya da fırsatları değerlendirememekten değil, yasal güvenceye bağlanmış bir gaspa maruz bırakıldığı için.[13]
Burada önemli olan nokta, kapitalizmin serbest emek ilişkisini doğal bir toplumsal gelişmenin sonucu olarak değil, alternatif geçim biçimlerinin zor yoluyla tasfiyesine dayanan tarihsel bir kopuş olarak üretmiş olmasıdır. Karl Polanyi’nin büyük katkısı da tam bu noktada devreye girer. Polanyi, liberal anlatının merkezindeki temel yanılsamayı deşifre eder: Piyasa doğal değildir, kendiliğinden oluşmaz ve devletin dışındaki bir alan olarak var olmaz. Tersine, piyasa devlet müdahalesiyle inşa edilir. Emek piyasası bunun en çarpıcı örneğidir: ortak arazilerin çevrilmesi, yoksullara sağlanan yardımların tasfiyesi, işsizliği ve dolaşımı disipline eden yasalar, hepsi “serbest” emek piyasasının tarihsel önkoşullarıdır. Başka bir deyişle, serbest piyasa, insanların piyasa dışında ayakta kalmasını mümkün kılan alternatifler ortadan kaldırılarak kurulmuştur. [14]
Ancak mesele geçmişte kalmış bir kuruluş anından ibaret değildir. David Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramı,[15] Marx’ın tarif ettiği mantığın kapitalizmin erken evresine ait istisnaî bir süreç değil, süreklilik taşıyan bir işleyiş biçimi olduğunu gösterir. Kapitalizm, alternatifleri yalnızca bir kez değil, tekrar tekrar yok etmeye ihtiyaç duyar. 1990’larda Britanya’da işsizlik yardımlarının budanması, Polonya’da özelleştirmeler, IMF’nin Tanzanya’ya dayattığı gıda sübvansiyonu kesintileri birbirinden kopuk örnekler değildir. Farklı coğrafyalarda ve farklı kurumsal biçimlerde ortaya çıksalar da hepsinde aynı toplumsal mantık işler: insanlar piyasa dışında ayakta kalmalarını sağlayan dayanaklardan koparılır ve piyasaya bağımlılığa sürüklenir. Cebren birikim burada geçmişin bir başlangıç hikâyesi olmaktan çıkar, kapitalizmin daimî hareket tarzına dönüşür.
Bu sürecin kendi ideologları da vardı. Klasik siyasal iktisatçılar, laissez-faire’i devlet müdahalesine karşı bir özgürlük öğretisi olarak sunarken, pratik yazışmalarında ve politika önerilerinde tam da bu alternatiflerin tasfiyesine göz yuman, hatta bunu meşrulaştıran bir çizgide duruyorlardı. Michael Perelman, “ilksel birikimin gizli tarihi”nin bu veçhesini de büyük bir açıklıkla göstermişti.[16] Teoride piyasanın doğallığından söz ediliyordu; pratikte ise piyasa, zorlama, koparma ve mahrum bırakma yoluyla inşa ediliyordu. Adam Smith, Jeremy Bentham ve David Ricardo’dan yüzyıllar sonra Friedman ve Harberger aynı yapıyı başka bir tarihsel bağlamda yeniden üretti.[17] Şili’de “serbest piyasa” adına uygulanan şok tedavisi, ancak on binlerce kişinin tutuklanması, işkence görmesi ve öldürülmesi eşliğinde hayata geçirilebildi. André Gunder Frank’ın tespiti bu yüzden yalnızca polemik değil, tarihsel bir teşhisti: Bu model başka türlü kabul ettirilemezdi.
Kapitalizmin sadistik ontolojisi tam da budur. Mesele yalnızca sömürü değildir. Daha derinde, insan topluluklarının piyasadan bağımsız biçimde hayatta kalabilme kapasitesini, yani alternatifleri, sistematik olarak yaşanamaz hâle getiren bir işleyiş vardır.[18] Sadistiktir; çünkü yalnızca boyun eğdirmeyi değil, alternatif bir hayat ihtimalini toplumsal acı, yoksunluk ve toplu cezalandırma yoluyla ezmeyi kendi işleyişinin meşru bir parçası hâline getirir. Bu nedenle şiddet, kapitalizmin dışına ait istisnaî bir araç ya da kriz anlarında başvurulan geçici bir sapma değildir; tersine, onun hem kuruluşuna hem de yeniden üretimine içseldir. Kapitalizm yalnızca emek gücünü satın alarak işlemez; aynı zamanda insanları piyasaya mecbur bırakacak toplumsal koşulları zorla üretir ve korur. Aç bırakma, yoksun bırakma, altyapıyı felce uğratma, geçim araçlarını ortadan kaldırma ve toplumsal yeniden üretimi sekteye uğratma gibi mekanizmalar bu yüzden rastlantısal değil, yapısaldır. Bu mantık çoğu zaman bireyleri değil, bütün toplulukları hedef alan toplu cezalandırma biçimleri içinde işler. Bedel, belirli bir siyasal tercihin ya da alternatif bir toplumsal yönelimin yalnızca öncü kadrolarına değil; sıradan insanlara, çocuklara, hastalara, yaşlılara, işçilere, yani hayatın gündelik taşıyıcılarına ödetilir. Tam da bu nedenle abluka, yaptırım ve ekonomik boğma politikaları salt dış politika araçları değil, kapitalist düzenin alternatifleri ezmek için başvurduğu toplumsal terbiye teknikleridir. Küba’ya dönük abluka da bu ontolojinin, alternatifin bedelini bizzat hayatla ödeten, en uzun soluklu ve en iyi belgelenmiş örneklerinden biridir.
_____
EK: Son krizden önce “olağan” ablukanın maliyeti
Yazının başında aktarılan tablo, ablukanın en son ve en sert halkasına ilişkindi. Ancak yıkımın uzun vadeli boyutunu kavrayabilmek için bir adım geri çekilmek gerekiyor: 2026’daki petrol ablukası ve Venezuela müdahalesi henüz gerçekleşmemişken, yani ablukanın “olağan” seyri döneminde dahi tablo zaten felaketti. Bu noktada ablukanın faturasına kısaca bakmak, verilerin arkasındaki yapısal yıkımı daha görünür kılıyor.
Küba Dışişleri Bakanlığı’nın verilerine göre,[19] Mart 2024 ile Şubat 2025 arasındaki on iki aylık dönemde, petrol ablukasından önce, ablukanın Küba ekonomisine verdiği tahmini zarar 7,55 milyar dolara ulaştı; bu, bir önceki yıla kıyasla yüzde kırk dokuzluk bir artışa karşılık geliyor ve günlük 20,7 milyon dolarlık bir kayıp anlamına geliyor. 2024 yılında Küba’nın GSYİH’si yüzde 1,1 oranında daraldı. Altı on yılı aşan tarihsel birikimle birlikte ablukadan kaynaklanan kümülatif zarar 170,7 milyar dolara ulaşırken, bu veri enflasyona göre düzeltildiğinde 2,1 trilyon dolara çıkıyor.
Bu yükün nasıl dağıldığını anlamak için sektörel tabloya bakmak gerekiyor. Küba’yı daha uzak pazarlarla ticaret yapmaya zorlamaktan kaynaklanan coğrafi yer değiştirme maliyeti 1,21 milyar doları buluyor; navlun, sigorta ve zorunlu aracı kullanımı ise buna 1,12 milyar dolar daha ekliyor. İhracat kayıpları 2,6 milyar dolara ulaşmış, kırk yabancı banka Kübalı kuruluşlarla işlem yapmayı reddederek doğrudan 169,5 milyon dolarlık finansal kırılma yaratmış durumda. ABD pazarından hammadde ve yedek parça temin edilememesi ise üretim ve hizmetler genelinde 880,8 milyon dolarlık bir kayba yol açıyor; bu rakam taşımacılıkta 353 milyon dolar, inşaatta 161,8 milyon dolar ve doğrudan sanayi sektöründe 51 milyon dolarlık kayıplarla somutlaşıyor.
Enerji ve altyapı cephesinde tablo daha da ağırlaşıyor. Küba Elektrik Birliği’nin yakıt, makine ve yedek parça kısıtlamaları nedeniyle uğradığı zarar tek başına 279,3 milyon dolara ulaşmış; bu da zaten çöküş noktasındaki şebekeyi daha da zayıflatan yapısal bir etken olarak işlev görmüştü. Enerji ve madencilik sektörünün toplam kaybı 496 milyon dolar.
Turizm ise ablukanın temel hedeflerinden biri. Bu kapsamda, hizmetler ve operasyonlarda 2,52 milyar dolarlık zarar kaydedilirken, 2024 yılında ziyaretçi sayısı bir önceki yıla kıyasla yüzde 9,6 azaldı. ABD’nin vize kısıtlamaları ve Küba’nın Teröre Destek Veren Devletler Listesi’nde tutulması bu düşüşün doğrudan tetikleyicisi oldu. Mevcut kısıtlamalar kaldırılsaydı, Küba özel sektörünün yalnızca ABD’li turistlerden 14,4 milyon dolar ek gelir elde edeceği tahmin ediliyor.
Tarım sektörü 932,3 milyon dolarlık kayıpla bu tabloya dahil olurken, sağlık sektörü de 288,8 milyon dolar zarar bildiriyor. Bu zarar soyut bir rakam değil: Temel ilaçlar listesinde yüzde 69 oranında eksikliğe denk geliyor. Biyoteknoloji endüstrisine verilen 129,2 milyon dolarlık zarar ise kısmi olarak ölçülebilir bir kalem; ABD’nin baskısıyla Alman tedarikçi Harro Höfliger ekipman desteğini keserek Küba laboratuvarlarına 1 milyon doların üzerinde ek maliyet yükledi ve çeşitli hayat kurtarıcı ilaçların üretimi fiilen durdu. Diyabetik ayak ülserleri tedavisinde dünya genelinde eşsiz bir yere sahip olan Heberprot-P’nin ABD’ye ihracatının yasaklanması da bu faturanın içinde. Bu kalem bile tek başına 90 milyon dolar potansiyel kayıp anlamına gelmekteydi.
Tüm bu veriler petrol ablukasından ve Venezuela müdahalesinden önceki döneme ait. 2026’nın başında sahneye çıkan yeni mekanizmalar bu tabloya henüz dahil edilmedi. Yani ortada duran bilanço, henüz tamamlanmış değil; sürmekte olan bir yıkımın ara hesabı.
Kaynakça
Berlinski, Claire. There Is No Alternative: Why Margaret Thatcher Matters. New York: Basic Books, 2011.
Chossudovsky, Michael. “The Neo-Liberal Model and the Mechanisms of Economic Repression: The Chilean Case.” Co-Existence 12, no. 1 (1975): 34–57.
Frank, Andre Gunder. Economic Genocide in Chile: Monetarist Theory Versus Humanity: Two Open Letters to Arnold Harberger and Milton Friedman. Nottingham: Spokesman Books, 1976.
Glassman, Jim. “Primitive Accumulation, Accumulation by Dispossession, Accumulation by ‘Extra-Economic’ Means.” Progress in Human Geography 30, no. 5 (2006): 608–25.
Harvey, David. The New Imperialism. Oxford: Oxford University Press, 2003.
Marx, Karl. Capital: A Critique of Political Economy. Vol. 1. Londra: Penguin Books, 1982.
McElveen, James, and James Siekmeier, editörler. Foreign Relations of the United States, 1969–1976. Vol. XXI, Chile, 1969–1973. Washington, DC: United States Government Printing Office, 2014.
Ministerio de Relaciones Exteriores de Cuba. “Cuba’s Report on Resolution 75/289 of the United Nations General Assembly Entitled ‘Necessity of Ending the Economic, Commercial and Financial Blockade Imposed by the United States of America against Cuba.’” https://cubaminrex.cu/en/cubas-report-resolution-75289-united-nations-general-assembly-entitled-necessity-ending-economic.
Perelman, Michael. The Invention of Capitalism: Classical Political Economy and the Secret History of Primitive Accumulation. Durham, NC: Duke University Press, 2000.
_________. “The Secret History of Primitive Accumulation and Classical Political Economy.” The Commoner, no. 2 (September 2001): 1–21.
Polanyi, Karl. The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time. Boston: Beacon Press, 1967.
United Nations. General Assembly. “General Assembly Overwhelmingly Adopts Resolution Calling on United States to End Economic, Commercial, Financial Embargo against Cuba.” Press Release GA/12650. October 30, 2024. https://press.un.org/en/2024/ga12650.doc.htm.
United Nations News. “Amid Shifting Alliances, General Assembly Demands End to US Embargo on Cuba.” October 29, 2025. https://news.un.org/en/story/2025/10/1166213.
United States Mission to the United Nations. “Explanation of Vote on a Resolution on Cuba.” October 29, 2025. https://usun.usmission.gov/explanation-of-vote-on-a-resolution-on-cuba/.
Wann, Tyler. “Why US Cuba Coverage Falls Far Short of the Truth.” Common Dreams, March 22, 2026. https://www.commondreams.org/opinion/us-cuba-coverage-innacurate.
Notlar
-
United Nations News, “Amid Shifting Alliances, General Assembly Demands End to US Embargo on Cuba,” October 29, 2025. https://news.un.org/en/story/2025/10/1166213 ↑
-
Ekim 2025’te ABD’nin BM Daimi Temsilciliği, Küba ablukasına ilişkin yıllık Genel Kurul oylamasının ardından yaptığı resmi oy açıklamasında Küba’da günde yalnızca 3-4 saat elektrik verildiğini ilan etti. Kaygıyla, neredeyse üzüntüyle. Oysa o elektrik kesintisinin baş sorumlusu, açıklamayı yapan hükümetin kendisiydi. 2025 boyunca ABD’nin Venezuela’ya yönelik yaptırım politikasındaki değişiklikler Petróleos de Venezuela, SA’yı (PDVSA) ham petrolünün büyük bölümünü kendi rafinerilerine yönlendirmeye zorlamış; bu doğrudan Venezuela’nın Küba’ya ihraç edebildiği yakıt miktarını kısıtlamıştı. Sonuç rakamlarla belgeliydi: Küba’nın petrol ithalatı 2025’in ilk on ayında bir önceki yıla kıyasla yüzde otuz beş geriledi; Venezuela’dan gelen sevkiyatlar yüzde on beş, Meksika’dan gelenler ise yüzde yetmiş üç düştü. Genel Kurul oylamasının ardından resmi kayda geçirilen bu açıklama, aslında BM kürsüsünde bir insani kriz olarak sunduğu tabloyu bizzat kendi politikalarıyla yaratan bir hükümetin söylemidir. Dolayısıyla bir pişkinlik belgesi olarak okunmalıdır. United States Mission to the United Nations, “Explanation of Vote on a Resolution on Cuba”, 29 Ekim 2025, https://usun.usmission.gov/explanation-of-vote-on-a-resolution-on-cuba/ ↑
-
Ministerio de Relaciones Exteriores de Cuba. “Cuba’s Report on Resolution 75/289 of the United Nations General Assembly Entitled ‘Necessity of Ending the Economic, Commercial and Financial Blockade Imposed by the United States of America Against Cuba.’“ https://cubaminrex.cu/en/cubas-report-resolution-75289-united-nations-general-assembly-entitled-necessity-ending-economic. ↑
-
United Nations. General Assembly Press Release. “General Assembly Overwhelmingly Adopts Resolution Calling on United States to End Economic, Commercial, Financial Embargo against Cuba.” GA/12650. https://press.un.org/en/2024/ga12650.doc.htm ↑
-
Tyler Wann, “Why US Cuba Coverage Falls Far Short of the Truth,” Common Dreams, 22 Mart 2026. https://www.commondreams.org/opinion/us-cuba-coverage-innacurate ↑
-
Foreign Relations of the United States, 1969–1976, vol. XXI, Chile, 1969–1973 (Washington, DC: United States Government Printing Office, 2014), 254. ↑
-
Michael Chossudovsky, “The Neo-Liberal Model and the Mechanisms of Economic Repression: The Chilean Case,” Co-Existence 12, no. 1 (1975): 34–57. ↑
-
Andre Gunder Frank, Economic Genocide in Chile: Monetarist Theory Versus Humanity : Two Open Letters to Arnold Harberger and Milton Friedman (Spokesman Books, 1976). ↑
-
Frank, Economic Genocide in Chile, 19-20. ↑
-
Frank, Economic Genocide in Chile, 69-75. ↑
-
Frank, Economic Genocide in Chile, 60-61. ↑
-
Frank, Economic Genocide in Chile, 69. ↑
-
Karl Marx, “So-Called Primitive Accumulation,” in Capital: A Critique of Political Economy, vol. 1 (Penguin Books, 1982), özellikle bkz. 873–907. ↑
-
Karl Polanyi, The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time (Beacon Press, 1967), 43–76. ↑
-
Bkz. David Harvey, The New Imperialism (Oxford University Press, 2003), 137-82. Ayrıca bkz. Jim Glassman, “Primitive Accumulation, Accumulation by Dispossession, Accumulation by ‘Extra-Economic’ Means”, Progress in Human Geography 30, no. 5 (2006): 608-25. ↑
-
Michael Perelman, The Invention of Capitalism: Classical Political Economy and the Secret History of Primitive Accumulation (Durham, NC: Duke University Press, 2000). ↑
-
Michael Perelman, İngiliz klasik politik iktisadının, yaygın biçimde ileri sürüldüğü üzere yalnızca serbest piyasa, rekabet ve devlet müdahalesine karşıtlık temelinde okunamayacağını savunur. Perelman’a göre Smith, Bentham ve Ricardo gibi düşünürlerin kuramsal metinleri kadar mektupları, günlükleri ve somut politika önerileri de dikkate alındığında, bu yazarların piyasa bağımlılığını yaygınlaştırmak amacıyla bireylerin ücretli emek dışındaki geçim imkânlarını ortadan kaldırmaya yönelik müdahaleleri destekledikleri görülmektedir. Bu çerçevede, ortak arazilere erişimin sınırlandırılması, kırsal kendi kendine yeterlilik biçimlerinin zayıflatılması ve Yoksullar Yasaları gibi piyasa dışı yaşamı mümkün kılan kurumsal düzeneklerin tasfiyesi, laissez-faire ilkesinin doğal sonucu değil, tersine, piyasa toplumunun kurulması için başvurulan siyasal araçlar olarak değerlendirilmelidir. Perelman bu durumu “gizli tarih” olarak adlandırmakta ve klasik iktisadın kamusal söylemi ile fiilî siyasal işlevi arasındaki mesafenin, mülksüzleştirmeyi özgürlük, zorlamayı ise piyasa düzeninin doğallığı olarak sunan ideolojik bir işleve sahip olduğunu ileri sürmektedir. Perelman’ın çalışmasının temel tezinin iyi bir özeti için bkz. Michael Perelman, “The Secret History of Primitive Accumulation and Classical Political Economy,” The Commoner, no. 2 (September 2001): 1–21. ↑
-
Bu bölüme Thatcher ile başladık, onunla noktalayalım. “Demir Lady”nin hagiografik bir biyografisini (There Is No Alternative: Why Margaret Thatcher Matters) kaleme almış olan Claire Berlinski, “Balyoz” başlıklı bölümde, benim “ontoloji” adını verdiğim içsel mekanizmanın istisna olmadığını yine piyasaya dönük bir iman tazelemesi eşliğinde şöyle anlatır: “Komuta ekonomisinden piyasa ekonomisine geçiş, her yerde acımasız (brutal) bir süreç olma eğilimindedir (abç). Bu iddia için kanıta ihtiyaç duyulursa, Rusya’ya bakmak yeterlidir. Bu sürecin ahlaki sorumluluğu, piyasalara özgürlüğü iade etmeye çalışanlarda değil; özgürlüğü ilk etapta ortadan kaldırmayı parlak bir fikir olarak görenlerdedir. Bu acımasız geçişin alternatifi, komuta ekonomisini sürdürmekti ve yalnızca bu olabilirdi. Ve bu hiç de bir alternatif değildi (And this was no alternative at all).” Bölüme başlık olan “Balyoz” ifadesi de buradan gelir: Berlinski, Thatcher’ı “işlevsiz yarı-komuta ekonomisine balyoz indiren, sonra geri çekilip enkazın, hükümet yönlendirmesi olmaksızın, daha verimli bir düzende kendiliğinden yeniden biçimlenmesini bekleyen” figür olarak tasvir eder. Ne var ki bu tasvirde özellikle dikkat çekici olan nokta, Berlinski’nin söz konusu sürecin toplumsal sonuçlarını “collateral damage” (yan hasar) ifadesiyle anmasıdır. Askerî terminolojiden ödünç alınmış bu ifade, kapatılan maden ocaklarını, çöken sanayi kasabalarını, işsizliği, yoksullaşmayı, sendikal örgütlülüğün tasfiyesini, sanayisizleşmenin yıktığı toplulukları ve kuşaklar boyunca taşınan güvencesizlik ile dışlanma deneyimlerini kaçınılmaz, tali ve teknik bir bedelmiş gibi göstermektedir. Oysa burada söz konusu olan şey, soyut, kendiliğinden gerçekleşen, öznesiz bir “geçiş maliyeti” değil; hayatları altüst olan sınıflar, çözülen toplumsal dayanışma ağları ve derinleşen eşitsizliklerdir. Daha da önemlisi, Frank’ın altını çizdiği gibi bilinçli olarak tasarlanmış ve sonuçları en başından öngörülebilir olan bir iktisadî politikanın doğrudan ürünleridir. Bu nedenle “yan hasar” ifadesi, yalnızca analitik bakımdan yetersiz değil, bu tarihsel yıkımın insani ve toplumsal ağırlığını görünmez kıldığı ölçüde politik ve ahlaki bakımdan da son derece ve şaşırtıcı olmayacak biçimde sorunludur. Claire Berlinski, There Is No Alternative: Why Margaret Thatcher Matters (Basic Books, 2011), 141, 155. ↑
-
Küba Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanmış ve ablukanın iktisadî sonuçlarını özetleyen ¡Tumba el bloqueo! (Ablukayı Yıkalım!) başlıklı broşürün İspanyolca ve İngilizce nüshalarına şu linklerden ulaşabilirsiniz: İspanyolca (¡Tumba el bloqueo!), İngilizce (Drop the Blockade!) ↑

