Geri kalmış Avrupa nasıl oldu da kısa sürede herkesin önüne geçti? Kilit nokta kapsayıcı kurumlar ve serbest piyasa mı yoksa pro-kapitalist devlet, yağma ve kölelik mi? Zorla mülksüzleştirmeden mülkiyet hakkı olur mu? Tüccarlar devrimci miydi yoksa asalak mı? Kapitalizm İngiltere’de çıkıp tüm dünyaya mı yayıldı yoksa ta en başından küresel miydi? Ve daha fazlası…
Kapitalizmi Anlamak: Bin Yıllık (ve 1344 Sayfalık) Bir Yolculuk[1]
Andrzej Wajda, muhteşem filmi Ziemia Obiecana’da (Vaat Edilen Topraklar), 19. yüzyılın sonlarında “Polonya’nın Manchester’ı” diye anılan, hızla büyüyen sanayi kenti Łódź’da sermayenin yarattığı rakipsiz krallığı tasvir eder. 1880’lerin Łódź’unda paradan para kazanma, sermayeyi büyütme arzusu dini inançları, aşkı, dostluğu ele geçirmiştir. Paranın ve sermayenin dâhil olmadığı neredeyse hiçbir alan kalmamıştır. Bu bir yükseliş masalı değildir. Tiyatro salonu bile Łódź burjuvazisi için estetik bir soluklanma alanı olmaktan çıkar ve bir tür piyasa koridoruna çevrilir. Kimsenin gözü sahnelenen oyunda değildir; salonda asıl izlenen şey mücevherlerin ışıltısı ve kulaktan kulağa dolaşan piyasa dedikodusudur. Bir cenaze, pamuk tarifesi haberiyle yarıda kalır; çünkü ölen ölür, sermaye ise ölümsüzdür. Wajda’nın resmettiği bu dünya, geçmişin sınırlarını yırtıp atan bir düzenin dünyasıdır; eskinin ahlaki yükümlülüklerini tek tek sökerek hayatın tamamını bir yatırım alanına çeviren, nefes aldırmayan bir düzen.
Ancak bu hep böyle değildi. Çoğunluğunu son iki yüzyılda yaşadığımız bu “büyük dönüşüm”, insanlığın uzun tarihinde en fazla kısa bir parantez sayılabilir. Sermayenin ve onun kendini büyütme tutkusunun hayatı bütünüyle dikte etmeye başladığı 19. yüzyılın öncesinde paradan para kazanmak çoğu zaman günah sayılır ve hırsızlıkla bir tutulur, tüccarlar ise hor görülürdü. Piyasalar sosyal ve ekonomik hayatta tali idi ve üretim çoğu kez piyasa ve değişim için değil, geçim ve öz tüketim için örgütlenirdi. Üstelik en azından Marshall Sahlins’in “İlk Refah Toplumu” (Original Affluent Society) metninden beri biliyoruz ki, büyüme ya da biriktirme arzusu insanın değişmez doğası değildi[2]. Birçok toplum için bolluk ve refah, daha fazlasını biriktirmekle değil, ihtiyaçları sınırlı tutmakla ve işi gerektiği kadar yapmakla tarif edilebilirdi. Kapitalizmin kendisinde, Smithçi anlayışın tersine, “doğal” olan hiçbir şey yoktu. Kapitalizm tuhaftı; insanın gündelik hayatına sonradan eklenmiş, çoklukla yabancı duran bir sistemdi. Belki de insanlığın uzun tarihinde yalnızca geçici bir sapma olarak kalacaktı.
Peki ne değişti? Bu, biraz mistik görünen bir mesele, çünkü kapitalizmin “doğal” olmadığını varsayarsak, onun nasıl olup da ortaya çıktığını da açıklamamız gerekir. Üstelik bu sorunun yanıtına yaklaştıkça, onunla akraba bir dizi başka sorunun da ucu görünür. Geçmişin aksine neden ihtiyaç duyduğumuz şeyleri çoğu zaman kendimiz üretemiyoruz? Çoğumuz neden geçimimizi maaşlı bir işte çalışarak sağlıyoruz? Bunlar kulağa çok kanıksanmış gelebilir, hatta “zaten hayat böyle” diye geçiştirilebilir. Fakat kapitalizm öncesi binlerce yıllık insanlık tarihinden rastgele birini çekip Wajda’nın Vaat Edilen Topraklar’ının tam orta yerine bıraksak, muhtemelen Łódź’da yaşananları akıl almaz derecede tuhaf bulur, belki Łódźluları delirmiş addeder, büyük ihtimalle de bir yolunu bulup buradan kaçmak için elinden geleni yapardı[3].
İşte tam da bu “ne değişti” sorusunun yanıtını anlama çabasına önemli bir katkı sunuyor Beckert’in geçtiğimiz Kasım ayında yayımlanan Kapitalizm: Küresel Bir Tarih adlı kitabı[4]. Beckert, bizi 11. yüzyılda Hint Okyanusu ticaretinin kalbi sayılan bir liman kenti Aden’den İtalyan şehir devletlerine, 16. yüzyılda Batı Hindistan’ın tüccar kenti Surat’tan gümüş madenlerinde çalışan işçilerin neredeyse dörtte birine mezar olduğu için “insan yiyen dağ” diye anılan Potosí’ye, Avrupalıların şekere olan iştahını doyurmak için köle emeğinin seferber edildiği 17. yüzyıl Barbados’undan, finansal inovasyonların kalbi sayılan Amsterdam’a, köle ticaretinin merkezi Cape Verde’ye ve kapitalizmin evrimi boyunca uğradığı daha nice temel durağa uzanan bir dizi yolculuğa çıkarıyor[5].
Beckert, daha sonra detaylandıracağım üzere, tamamen yeni bir teori ortaya koymaktan çok, kapitalizmin gelişimine dair okumasını mevcut teorilerden bolca yararlanarak kuruyor; onu özgün kılan hamlelerden biri ise devleti ve “savaş kapitalizmi” dediği hattı analizinin merkezine alması. Bunu yaparken aynı zamanda okura eşsiz bir tarihsel zenginlik de sunuyor. Öyle ki kitabı okurken, Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin Banda Adaları’nda kâr uğruna bir toplumu nasıl paramparça ettiğini, 17. yüzyıl plantasyon dünyasında Amerika’ya varıştan sonraki ilk üç yılda her üç köleden birinin öldüğünü ve şekerin masum tadının ardında nelerin biriktiğini öğrenebilirsiniz. Hatta 1792’de Britanya’da çok satan bir broşürün şeker yemeyi yamyamlıkla kıyaslayacak kadar ileri gittiğini de. Locke’tan Kant’a, Voltaire’den Hume’a uzanan “yüksek” düşünce dünyasındaki ırkçı nüveleri görürsünüz. Hâlihazırda bilmiyorsanız, Amerika kıtasının adının bir köle tacirinden türediğini de bilgi haznenize ekleyebilirsiniz. Bu da yetmiyorsa, 19. yüzyıl başında Glasgow’daki pamuk üreticilerinin, çocuk emeğine Meclis’in karışmaması için nasıl seferber olduğunu, fabrikalarda çalışan çocukların eğitim görmesi fikrine bile direndiklerini, modern İsviçre’nin Credit Suisse ve ETH Zürich gibi sembol kurumlarının arkasındaki bazı aile servetlerinin Küba’daki köle emeğinden beslenen kahve plantasyonlarına uzandığını, Peru’nun Chincha Adaları’ndaki guano madenlerinde çalıştırılan Çinli işçilere acılarını dindirmek için bolca uyuşturucu verildiğini, buna rağmen haftada bir intiharın neredeyse sıradan bir vakaya dönüştüğünü de okursunuz.
Tarihsel ve coğrafi zenginlik, bin yıllık bir yolculuk, sayısız enstantane, ardı ardına gelen vaka örnekleri… Hepsi güzel. Ama benim asıl ilgimi çeken ve bu yazıda da peşine düşmek istediğim şey başka. Beckert, çoğu yerde kendinden önce gelen teorisyenlerden ve tarihçilerden bolca esinlense de, en az iki yüzyıldır zihnimizi meşgul eden iki temel soruya kendi yorumunu da katarak yanıt arıyor. Kapitalizm nereden doğdu? Dönemin “geri kalmış” Avrupası nasıl oldu da kısa sürede dünya sahnesinin baskın gücüne dönüştü?
Bu iki soruya bağlı olarak ben Beckert’in argümanlarını da merkeze alarak bir üçüncüsünü de tartışmak istiyorum. Ücretli emek kapitalizmin tanımlayıcı bir unsuru muydu, yoksa kapitalizm farklı emek biçimleriyle yan yana yaşayacak, onları kendi mantığına eklemleyecek kadar esnek bir sistem miydi? Gelin, bütün bunları bu yazı dizisinde biraz daha yakından irdeleyelim.
Kapitalizmin Doğuşu Tartışmalarının Merkezine Devleti Oturtmak
Başlangıcı nerede arayacağız? Geoffrey Hodgson’ın yaptığı gibi kapitalizmi sanayileşme ve ekonomik büyümeyle neredeyse eşitleyip temelde 18. yüzyılın sonlarına mı bakacağız (Hodgson, 2015)[6], yoksa Robert Brenner’in odaklandığı gibi, geniş çaplı mülksüzleştirmelerin toplumun büyük bir kesimini piyasaya bağımlı kıldığı 16. yüzyıl İngiltere kırsalına mı gideceğiz (Aston ve Philpin, 1985)? Beckert’e göre kapitalizmin doğuşunu tek bir yerde ve belirli bir tarihte aramak yanıltıcı. Çünkü kapitalizm, bir patlama anından çok, farklı coğrafyalardaki “sermaye adaları”nın zamanla birbirine eklemlenmesi süreciyle ortaya çıktı ve en başından itibaren küresel bir karakter taşıdı. Yine de bu soruya tatmin edici bir yanıt vermeden önce, çok kabaca da olsa “kapitalizm” derken neyi kastettiğimizi biraz berraklaştırmak gerekiyor.
Beckert kitapta birkaç maddelik bir listeden oluşan bir tanım verse de, yer kısıtları nedeniyle ben sadece bir tanesine odaklanacağım. Bunu da, farklı kapitalizm tanımları arasında yeni bir tartışma başlatmamak için, neredeyse hepsiyle uyumlu geniş bir çerçeve olarak alıyorum. İmmanuel Wallerstein’in de belirttiği gibi, kapitalizmi sonu olmayan bir sermaye birikimi arayışı ve üretim sürecinin bütünüyle bu arayışın amaçlarına tabi kılındığı bir ekonomik sistem olarak tanımlamak mümkün (Wallerstein, 2013)[7]. Sermaye birikiminin üretim süreçlerinin temel amacı olduğu böyle bir düzen, tarihte daha önce hiç görülmemişti. Şimdi insanlık olarak bu noktaya nasıl geldik, ona bakalım.
Kapitalizmin kökenine dair tartışmaları incelediğimizde, çok kabaca da olsa, temelde iki ana hattan söz edebiliriz. Bunlardan ilki, kapitalizmin kökenini içine doğduğu sistemin iç çelişkilerinde arayan, sınıf mücadelelerine vurgu yapan ve ücretli emeğin yaygınlaşmasını kapitalizmin asli unsuru olarak gören Politik Marksist akımdır. Brenner–Wood hattında bu, İngiltere tarımında sınıf mücadelelerinin sonucu olarak, varlık koşullarını sürdürebilmek için piyasa mekanizmasına girmesi zorunlu hâle gelen kesimlerin ortaya çıkmasıyla somutlaşır.
İkinci hat ise dışsal etkilerin önemine işaret eder. Tüccarların ve ticaretin pre-kapitalist ilişki ağları üzerindeki çözücü etkisine vurgu yapar ve genelleşen piyasa mantığının kapitalizmi adım adım dayattığını savunur. Bu bakış açısı en basit biçimiyle Paul Sweezy’nin argümanlarında görülür (Dobb v.d., 1985) [8]. Beckert’in “Kapitalizm”i de ticaret ve tüccar sermayesi merkezli bu geleneğin izlerini taşır, ancak önemli farklarla.
Asıl soruya geldiğinizi duyar gibiyim. Mesele ticaretin genişlemesiyse, Aden limanından çok önce de ticaret vardı. Bağdat’ta vardı, Roma’da vardı. Peki buralardan neden kapitalizm çıkmadı? Bu, gerçekten önemli bir soru. Tam da bu noktada Beckert’in hakkını vermek gerekiyor. Beckert, kapitalizmi Braudel–Wallerstein çizgisinde bir dünya ekonomisi zemini üzerinde düşünüyor ve tüccarları dönüşümün baş aktörlerinden biri olarak görüyor. Ancak bunu yaparken de, devletin rolünü özellikle şiddet, fetih, imparatorluk ve “savaş kapitalizmi” ekseninde, çok daha görünür ve anlatının motoru olacak biçimde kuruyor. Beckert’e göre kapitalizme açılan yoldaki asıl kırılma, tüccar sermayesinin devleti kendi amaçlarına tabi kılmaya başlamasıdır. Sermayenin genişleme mantığı, ancak devletin zor gücü ve kurumsal desteğiyle — üretim dâhil — hayatın her alanına daha kolay nüfuz eder, daha fazla insanı ve ürünü piyasa sisteminin içine çekerek tüccarların hükmedebileceği ekonomik alanı genişletir ve piyasanın kendi kurallarını dayatır.
Teoride durum böyle. Tarihte ise 11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar, tarımsal üretimdeki artışın da etkisiyle ticaret oldukça genişledi. Beckert’e göre bu dönemde kapitalizm henüz ortada yoktu, ama onun sonsuz genişleme mantığının yeryüzündeki temsilcileri olan tüccarlar faaliyetlerini artırmış, dahası üretime de giderek daha fazla nüfuz etmeye başlamışlardı. Yine de beş koca yüzyıl süren bu maceradan hiç de kapitalizm çıkacakmış gibi görünmüyordu. Çünkü tüccarların önünde hemen her yerde engeller vardı. Çoğu zaman aşağı görülüyorlar, toplumsal yapının üst katmanlarına tırmanmalarına izin verilmiyordu.
16. yüzyıl ve sonrasında yaşanan bir dizi gelişmeyle birlikte tüccarların bu makus talihi değişti. Kapitalizmi ortaya çıkaracak kırılmaların büyük kısmı Avrupalı tüccarların çıkarları doğrultusunda gerçekleşti. Yazının geri kalanında, Beckert’e göre bu dönüşümü mümkün kılan dinamiklerin neler olduğunu, son yıllarda iki kez “Alfred Nobel Anısına Ekonomi Bilimi Ödülü”[9] verilen Batı’nın ekonomik kopuşuna dair Avrupa-merkezci teorilerin görmezden geldiği olguları ve ücretli emek ile köleliğin kapitalizm açısından neden merkezi olduğunu tartışacağım.
Kaynakça
Aston, T. H., & Philpin, C. H. E. (Eds.). (1985). The Brenner Debate: Agrarian Class Structure and Economic Development in Pre-industrial Europe, Cambridge University Press.
Dobb, M., Hill, C., Hobsbawm, E., Lefebvre, G., Merrington, J., Procacci, G., Sweezy, P., & Takahashi, K. (1985). The Transition from Feudalism to Capitalism, Verso.
Graeber, D., & Wengrow, D. (2022). The Dawn of Everything: A New History of Humanity, Penguin.
Hobsbawm, E. (1965). Foreword in Karl Marx’s Pre-capitalist Economic Formations, International Publishers
Hodgson, G. (2015). Conceptualizing Capitalism, The University of Chicago Press.
Marx, K. (1887). Capital: A Critique of Political Economy, Volume I: Book One—The Process of Production of Capital, Progress Publishers. https://www.marxists.org/archive/marx/works/download/pdf/Capital-Volume-I.pdf
Marx, K. (1894). Capital: A Critique of Political Economy, Volume III: The Process of Capitalist Production as a Whole, International Publishers. https://www.marxists.org/archive/marx/works/download/pdf/Capital-Volume-III.pdf
Mirowski, P. (2020). The Neoliberal Ersatz Nobel Prize. Nine Lives of Neoliberalism, 219-254.
Sahlins, M. (1972). Stone Age Economics, Routledge.
Wallerstein, I. (2013). Structural crisis, or why capitalists may no longer find capitalism rewarding, in Does Capitalism Have a Future, Oxford University Press.
Wood, E. M. (1995). Democracy against Capitalism: Renewing Historical Materialism, Verso.
Yapay Zeka Beyanı: Bu yazının hazırlanma sürecinde, yazım denetimi ve alıntıların İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmesi amacıyla yapay zeka araçlarından sınırlı ölçüde yararlanılmıştır. Yazının içeriği ve argümanların sorumluluğu yazara aittir.
Notlar
-
Bu yazıda kullanmış olduğum İngilizce kaynaklardan yapılan alıntıların Türkçeye çevirisi bana aittir. ↑
-
Sahlins’in (2017: 12-13), Tierra del Fuego’daki Yahganlar hakkında Gusinde’den aktardığı üzere, Yahganların aletlerin, giysilerin ve diğer eşyaların kaybolmasına, zarar görmesine ya da atılmasına gösterdikleri kayıtsızlık, Avrupalı gözlemcilere şok edici olarak gelebilecek bir durumdu; nitekim Gusinde de onların “her türlü maddi mülke tamamen kayıtsız” olduklarını belirtmiştir. ↑
-
David Graeber ve David Wengrow, Her Şeyin Şafağı’nda Benjamin Franklin’in şu gözlemini aktarırlar: “aramızda” büyütülen, dilimizi öğrenen ve âdetlerimize alıştırılan bir yerli çocuk, akrabalarını görüp onlarla bir kez “yerli gezintisine” çıktı mı “bir daha geri dönmeye asla ikna edilemez”; benzer biçimde, küçük yaşta yerli topluluklarca esir alınıp aralarına katılan Avrupalılar da geri döndüklerinde İngiliz hayatının yüklerinden tiksinir, ilk fırsatta yeniden “ormanlara” kaçarlar (Graeber ve Wengrow, 2022: 19–20). Bu gözlem, Lahontan’ın aktardığı bakışla birleşir: Fransa’da bulunmuş bazı yerli Amerikalılar, Avrupa kentlerindeki kusur ve düzensizliklerin kaynağı olarak parayı işaret edip Avrupalılara takılır, özel mülkiyetin toplumu ayakta tuttuğu iddiasıyla dalga geçer; karşılıklı yardımlaşmanın zayıflığına ve otoriteye körlemesine boyun eğişe de burun kıvırırlar (Graeber ve Wengrow, 2022: 52). ↑
-
Kitap henüz Türkçeye çevrilmedi, ancak kitabın dünyada getirdiği yankı ve yazarın Türkçeye de çevrilen önceki eserinin (Pamuk İmparatorluğu) başarısı nedeniyle yakın zamanda çevrileceğini tahmin etmek zor değil. ↑
-
Kitap günümüze kadar gelse de bu yazı dizisinde ele alacağımız bölüm 19. yüzyıl ortalarında sonlanıyor. Bunun üç sebebi var. Birincisi, yazıyı daha fazla uzatmamak. İkincisi, 19. yüzyıl ve sonrasındaki dönemin görece daha iyi bilinmesi. Üçüncüsü ve en önemlisi, ilgimi çeken soruların 19. yüzyıl ve öncesine ait olması. ↑
-
Daha sonra tartışacağımız gibi, Beckert’e göre sanayi devrimi kapitalizmin sebebi değil, sonucuydu. ↑
-
Alternatif bir tanım da, Ellen Meiksins Wood’un vurguladığı gibi, kapitalizmi üretim sürecinin ana aktörlerinin varlıklarını sürdürebilmek için piyasaya girmelerinin zorunlu olduğu bir ekonomik sistem olarak düşünmek. Bununla bağlantılı olarak artık değeri elde etme süreci de iktisadi olmayan yollarla değil (örneğin feodal yükümlülükler ya da kölelikteki gibi doğrudan zor), esas olarak ekonomik yollarla, piyasa mekanizması üzerinden işler (Wood, 1995). Bu yaklaşım, ücretli emeği kapitalizmin zorunlu bir bileşeni olarak görme eğilimindedir. Buna karşılık ticaret merkezli görüşte (örneğin Sven Beckert ve Jairus Banaji), kapitalizm farklı emek biçimleriyle de uyum içinde işleyebilen daha esnek bir sistemdir. Bu tartışmayı kölelik özelinde, ilerleyen bölümlerde ele alacağız. ↑
-
Peki Marx’ın kapitalizme geçiş üzerine görüşü ne idi? Marx’ın kendisi kapitalizmin ortaya çıkışı hakkında çok fazla şey söylemez ve söyledikleri de geçişin doğasına dair tutarlı bir teori oluşturmaz. Hatta tartışmanın tüm tarafları, kendi teorilerini desteklemek için Marx’ın yazılarından işlerine yarayan bir şeyler bulmuştur. Örneğin Eric Hobsbawm Marx’tan şu alıntıyı yapar: “Genel bir anlatıma en çok yaklaşan şey, sermayenin önce eski üretim tarzlarının yanında ara sıra ya da yerel olarak belirdiğini, fakat ardından onları her yerde parçaladığını ima eder” (Hobsbawm, 1965: 48). Marx, Kapital’in I. cildinde ayrıca şöyle der: “Meta dolaşımı sermayenin çıkış noktasıdır. Meta üretimi, bunların dolaşımı ve dolaşımın ticaret (commerce) diye adlandırılan daha gelişmiş biçimi, sermayenin yükseldiği tarihsel zemini oluşturur. Sermayenin modern tarihi, 16. yüzyılda dünyayı kuşatan bir ticaretin ve dünyayı kuşatan bir pazarın yaratılmasıyla başlar.” (Marx, 1887: 104). Bu alıntılar, ticaret yaklaşımına daha yakın görünür. Ancak Marx, Kapital’in III. cildinde şunu da söyler: “Ticaretin ve tüccar sermayesinin gelişimi, her yerde mübadele değeri için üretime yönelik bir eğilim doğurur, bunun hacmini artırır, onu çoğaltır, kozmopolitleştirir ve parayı dünya parası hâline getirir. Dolayısıyla ticaret, elinin altında bulduğu üretici örgütlenme üzerinde her yerde az ya da çok çözücü bir etkiye sahiptir; bu örgütlenmenin farklı biçimleri esasen kullanım değeri gözetilerek sürdürülür. Eski üretim tarzının ne ölçüde çözüleceği, onun sağlamlığına ve iç yapısına bağlıdır. Bu çözülme sürecinin nereye varacağı, başka bir deyişle, eskinin yerini hangi yeni üretim tarzının alacağı, ticarete değil, eski üretim tarzının bizzat karakterine bağlıdır. Antik dünyada ticaretin etkisi ve tüccar sermayesinin gelişimi her zaman bir köle ekonomisiyle sonuçlanmıştır; çıkış noktasına bağlı olarak, yalnızca doğrudan geçim araçlarının üretimine adanmış ataerkil kölelik sisteminin artı-değer üretimine adanmış bir sisteme dönüşmesi biçiminde. Oysa modern dünyada bu, kapitalist üretim tarzıyla sonuçlanır. Buradan şu çıkar ki, bu sonuçlar bizzat tüccar sermayesinin gelişiminden başka koşullardan doğar.” (Marx, 1894: 210) ↑
-
Dümdüz “Nobel ekonomi ödülü” diyen de çok, konuşma dilinde ben de çoğu zaman onlardan biriyim. Ama iş meseleyi yazıya dökmeye gelince Mirowski’yi (2020) takip ediyorum. ↑
