Takip et

Sven Beckert’in “Kapitalizm”i ya da “Nobel” Masallarında Anlatılmayanlar (II)

YazarAhmet Benlialper

9 Nisan, 2026 ,
DOI:10.5281/zenodo.19464432 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Geri kalmış Avrupa nasıl oldu da kısa sürede herkesin önüne geçti? Kilit nokta kapsayıcı kurumlar ve serbest piyasa mı yoksa, pro-kapitalist devlet, yağma ve kölelik mi? Zorla mülksüzleştirmeden mülkiyet hakkı olur mu?

Serinin ilk yazısında, kapitalizmin insanlığın toplumsal yaşamının evriminin doğal bir sonucu olmadığını; kapitalizmin kökenine dair tartışmalarda Beckert’in, devletin rolünü merkeze alarak nasıl bir teorik katkı sunduğunu ele almıştık. Yaklaşık 400 yıl boyunca ticaret ve tüccarların faaliyetleri genişledi, ancak bu genişlemeden kapitalizmin doğacağını o dönemde yaşayan hiç kimse herhalde öngöremezdi. Peki ne oldu? Geri kalmış Avrupa nasıl oldu da böylesine büyük bir sıçrama yaptı? Serinin bu kısmında, Beckert’in kitabını merkeze alarak ve literatürdeki diğer argümanlardan da faydalanarak bu soruya verilen yanıtları irdeleyeceğim.

Kapitalizmsiz Kapitalistler, Atlantik’te Hâkimiyet ve Kırda Kapitalist Dönüşüm

Beckert’in “kapitalizmsiz kapitalistler” olarak adlandırdığı tüccarlar, 15. yüzyılın ikinci yarısına kadar faaliyet alanlarını genişletseler de, sermayeyi büyütme güdüsüyle yürütülen ekonomik etkinlikler hâlâ ekonomik ve toplumsal hayatın bütünü içinde marjinal bir yer tutuyordu. Üretimin büyük bölümü hâlâ kırsal alanda gerçekleşiyordu; kapitalizmsiz kapitalistlerin faaliyetleri ise Beckert’in “sermaye adaları” diye adlandırdığı bazı kentlerle sınırlıydı.

Sermayenin kaderini iki unsur değiştirdi: Atlantik ticaretinin Avrupalı tüccarlar tarafından ele geçirilmesi ve Avrupa devletlerinin, sermayenin çıkarlarının hayata geçirilmesine sunduğu destek. Beckert’in anlatısında Avrupa’yı diğer bölgelerden ayıran temel etkenler de bunlardı; bu iki unsur, kapitalistlerin giderek egemen bir statü kazanmasının önünü açtı.

Bu dönemde coğrafi keşiflerin ve ardından gelen yağmanın ayrı bir önemi vardı; çünkü bu yeni topraklar, Avrupalı tüccarlara kendi ülkelerinde yapamadıkları şeyleri vaat ediyordu. Avrupa’da yerel dinî otoriteler, köylülerin artık ürününe el koyma ayrıcalığını kaybetmek istemeyen feodal lordlar ve geçim için işlediği kendi toprağı ile ortak alanları canı pahasına savunacak köylüler, ticaretin kırsala yayılmasının önündeki başlıca engellerdi.[1]

Avrupalıların yağmaladıkları yeni topraklarda ise, ticaretin gelişimini sınırlayabilecek yerel otoriteler zayıftı; ayrıca Avrupa’dakinin tersine, geçimlik üretimi ve ortak alanları kararlılıkla koruyacak bir köylü topluluğu da bulunmuyordu. Bu yüzden Avrupalı kapitalistler buralarda Avrupa’dakinden çok daha güçlü bir konum elde ettiler. Direnişle karşılaştıklarında ise bunu, üstün silah güçlerinden ve kendi topraklarından taşıdıkları virüslerden de yararlanarak bastırdılar.

Atlantik ticaretine hâkimiyet, Avrupalı tüccarların küresel ölçekte farklı bölgeleri ticaret aracılığıyla birbirine bağlamasına ve bir dünya ekonomisi yaratmasına imkân verdi. Yeni “sermaye adaları”nın birbiriyle hiyerarşik biçimde bağlandığı bu “büyük bağlanma”, Avrupalı tüccarlara yalnızca istila ettikleri topraklardaki tarımsal üretim üzerinde denetim kurma fırsatı sunmadı; aynı zamanda kendi kırsal yapılarını dönüştürmelerine olanak tanıyacak büyük zenginlikler de getirdi.

Genişleme yalnızca ticaretle sınırlı kalsaydı, buradan kapitalizm doğmazdı. Bunun için sermayenin mantığının ekonominin bütününe yayılması ve üretim alanını da denetimi altına alması gerekiyordu.[2] Beckert’in sunduğu anlatıya göre Robert Brenner, kapitalizmin kökenini kırda aramakta haklıydı; çünkü kapitalizme özgü olan, sermayenin kendini genişletme mantığının iktisadi hayatın her alanına egemen olmaya başlaması, kırsaldaki tarımsal ve (proto) sınai üretimin denetim altına alınmasıyla mümkün oldu. Beckert’e göre Brenner’in gözden kaçırdığı nokta ise bunun İngiltere’ye özgü bir olgu olmadığı, küresel ölçekte birçok yerde yaşandığıydı. Bu nedenle kapitalizm ne yalnızca İngiltere’den ne de başka tek bir yerden çıktı; çünkü bütün bu kapitalistleşme daha en başından küresel bir karakter taşıyordu. Avrupalı kapitalistler, keşfettikleri ve yağmaladıkları yeni topraklar sayesinde kırsal üretimi dünyanın çeşitli bölgelerinde dönüştürdükçe, içine hapsoldukları “sermaye adaları” dünyasının kabuğunu kırdı ve sermayenin kendini genişletme mantığını ekonominin geneline taşıdı.[3] Böylelikle kapitalizm ilk kez kırda ortaya çıktı.

Atlantik’e hâkimiyet sayesinde servetlerini büyüten tüccarlar, bu birikimi devlet içindeki konumlarını güçlendirmek ve kendi çıkarlarıyla uyumlu politikaları hayata geçirmek için kullandılar. Peki Beckert’e göre devlet, Avrupalı sermaye sahiplerine neden ve nasıl (hangi yollarla) destek verdi? Somutlaştıralım.

İşin “neden” kısmına gelince, Avrupalı kapitalistler Avrupa devletlerinin parçalı yapısından ve feodal sistemin iç krizlerinden yararlandılar. Avrupa devletleri, kendilerini içinde buldukları rekabet yüzünden birbirlerine askerî üstünlük sağlayabilmek için daha fazla kaynağa ihtiyaç duyuyor; bu nedenle de giderek zenginleşen kapitalistlerin desteğine başvuruyordu. Bu, Avrupa’ya özgü bir tabloydu. Örneğin güçlü bir Çin devletinin kapitalistlerle böyle bir işbirliğine yönelmesini gerektirecek koşullar yoktu; bu yüzden de tüccarların denizaşırı bölgelerden getireceği zenginlikler Çin devleti açısından hayati bir önem taşımıyordu. Beckert’in verdiği örnekle, Habsburg hükümdarı için tüccarlardan alınacak borç son derece önemliydi; buna karşılık Sultan Süleyman’ın kreditörlerin gönlünü hoş tutmak gibi bir zorunluluğu yoktu. Üstelik bu saptama yalnızca Beckert’e özgü de değildir. Eric Wolf da muhteşem kitabında, Avrupa devletlerinin bölünmüş yapısının ve görece zayıflığının, yöneticileri kendi savaşlarını finanse edebilmek için sermaye sahiplerinin desteğine muhtaç bıraktığını ve bunun da kapitalistlerin elini güçlendirdiğini söyler (Wolf, 2010, s. 85).[4]

Meselenin “nasıl” kısmında ise, Beckert’in Pamuk İmparatorluğu’nda da değindiği gibi, “savaş kapitalizmi” belirleyici bir yere sahipti. Hatta Beckert’e göre bu dönemde ticaret ile savaş neredeyse aynı şeydi. Ticaret yollarını koruyan donanmaların varlığı, emeği baskı altında tutmak için uygulanan askerî şiddet ve ele geçirilen topraklardaki ortak alanların yağmalanması, savaş kapitalizminin dizginsiz işleyişinin başlıca görünümleriydi. Dahası, devlet bu dönemde piyasaları bizzat şekillendirdi; mülkiyet haklarını kapitalistlerin çıkarları doğrultusunda defalarca yeniden tanımladı ve bankacılık ile finans alanındaki temel kurumların —örneğin Amsterdam borsasının— ortaya çıkışında aktif rol oynadı. Kapitalistleri dış ticaretteki rekabete karşı korudu, ayrıca yollar, limanlar, kanallar ve iletişim ağları inşa etti. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi ile İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’na tanınan tekelci imtiyazlar ve ele geçirilen topraklarda verilen “devlet işlevi yürütme” yetkisi —örneğin belirli bir bölgeyi doğrudan yönetme ya da yerel halkı vergilendirme hakkı— sömürgeciliğin seyri açısından kritik önemdeydi. Devletin bu desteği ve koruyucu kalkanı olmadan kapitalizmin gelişmesi mümkün olmazdı.[5]

Özetle, Beckert’in analizinde kapitalizmin doğuşu ve gelişimine ilişkin olarak hem Sweezy tarzı dış etkenlerin (küresel ticaret ağları, Atlantik ticareti ve koloniler) hem de Dobb tarzı iç çelişkilerin (feodalizmin krizi, görece güçsüz ve parçalı devlet yapısı) ağırlığını görebiliyoruz.[6] Beckert’e göre, tüccarların hapsoldukları sermaye adalarından çıkma isteği ile Atlantik hâkimiyetinin yarattığı imkânlar, Avrupalı devletlerin içine düştüğü feodal çıkmazlarla birleşince, başka yerlerde ortaya çıkmayan bir tüccar-devlet işbirliği doğdu; bu da kapitalistlerin önündeki engellerin kaldırılmasını beraberinde getirdi. Avrupa’yı birkaç yüzyıl içinde ekonomik bakımdan öne fırlatan da buydu. Sermayenin bu dönemde sermaye adalarını birbirine bağlayarak küresel bir ekonomi kurması, kırsala nüfuz edip tarımı ve proto-sanayiyi kendi amaçları doğrultusunda dönüştürmesi, eski üretim ilişkilerini parçalaması ve pro-kapitalist devletin bu doğrultudaki desteği ile aktif müdahaleleri belirleyici oldu.

Batı’nın Yükselişine Dair Mevcut Teoriler Neyi Gözden Kaçırıyor?

Bize sunulan ana akım anlatı çoğunlukla şu oldu: Batı başardı; kapitalizm, hayatın doğal akışı içinde ulaştığımız bir aşamaydı ve zamanla önündeki bütün engelleri aşarak toplumsal hayatın baskın örgütlenme biçimi haline geldi. Peki diğer ülkeler neden bunu yapamadı, başaramadı ya da geç kaldı? Beckert’e göre bu bakış açısı, kapitalizmi doğallaştırıyor. Oysa kapitalizmin tarihi, kendiliğinden evrilen ticaretin zamanla egemen hale gelmesinden ibaret değildi; bundan çok daha fazla, Braudel’in “anti-piyasa” dediği tekelleri ve onlara tanınan ayrıcalıkları, sömürgeciliği, sömürgelerden elde edilen zenginlikleri ve köleliği içeriyordu (Beckert, 2025, s. 311).

Peki çoğu Avrupa-merkezci olan bu teoriler nelerdi; neyi ıskalıyor, neyi görmezden geliyorlardı? Gelin şimdi çok kısaca buna bir bakalım.

Genelde Batı’nın özelde ise İngiltere’nin yükselişini açıklamak için öne sürülen teorilerden bazıları şunlardı: Avrupa’daki görece daha açık ve rekabetçi entelektüel ortamın yarattığı “yararlı bilgi” kültürünün, teorik/bilimsel bilgi ile pratik üretim bilgisini giderek daha sıkı biçimde buluşturması ve bunun sürekli inovasyona dönüşmesi (Mokyr); mülkiyet haklarını koruyan (North), geniş kesimlere ekonomik fırsat sağlayan, yatırım ve yeniliği teşvik eden yapılar ve kapsayıcı kurumlar (Acemoglu, Johnson, Robinson); kömüre erişimdeki farklılıklar ve onu etkin biçimde kullanabilme kapasitesi (Pomeranz, Wrigley); Britanya’daki yüksek ücret-ucuz kömür kombinasyonunun emek tasarrufu sağlayan teknolojileri kârlı hale getirmesi (Allen); Protestan ahlakının disiplinli emek, tasarruf ve dünyevi başarıyı meşrulaştırarak kapitalist zihniyetin şekillenmesine katkıda bulunması (Weber).[7]

Bu ve benzeri açıklamalar ne söylerse söylesin, ortak bir şeyi geri plana itiyorlar: Avrupa’nın yükselişi yalnızca içsel kurumsal/fikri/kültürel üstünlüklerle değil, dışarıda yaratılan yıkım ve zor yoluyla mümkün oldu. Anlaşılması gereken nokta şu: bütün bu mülksüzleştirme, yok etme, köleleştirme ve yağma olmadan, Avrupalı tüccarlar kendi ülkelerinde siyasal açıdan böylesine güçlü bir konuma yükselebilecek kadar büyük bir servet birikimine ulaşamazdı.

Bu bakımdan, Beckert’in tezine ana akım iktisat tarihi içinde en çok yaklaşan çalışma, zannımca Acemoğlu vd. (2005)’tir. Acemoğlu vd. (2005)’e göre de Atlantik ticaretinin Avrupa’nın ekonomik gelişimine dolaylı bir katkısı vardı. Sermayedarları olağanüstü ölçüde zenginleştiren ve güçlendiren Atlantik ticareti, özellikle mutlakiyetin daha zayıf olduğu İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerde kapitalistlerin elini ciddi biçimde kuvvetlendirdi. Acemoğlu vd. (2005), kanımca bu mekanizmayı oldukça isabetli biçimde tespit ediyor; ancak sonraki analizlerinde bu etkinin izini daha çok özel mülkiyetin güçlenmesinde ve monarşinin hâkimiyet alanının sınırlandırılmasında sürüyorlar. Yazının başlığındaki “masal” da biraz buradan çıkıyor. Zira, özel mülkiyetin güvence altına alınmasından ve monarşinin keyfi bazı uygulamalarına set çekilmesinden çok daha önemli olan, devletin kontrolünün tüccarlar tarafından ele geçirilmesi, devletin faaliyetlerinin ve önceliklerinin tüccar sermayesinin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi ve yeni palazlanan kapitalistlerin önündeki engellerin devlet eliyle temizlenmesiydi. Bu, pek çok yerde ve dönemde mülksüzleştirmeyi, devletin zor gücünün devreye sokulmasını, işçilerin baskı altına alınmasını, köle emeğinin geniş ölçekte koordine edilmesini, ticaret bağlantılarının ve ticari imtiyazların silahla savunulmasını, bebek sanayilerin korumacı politikalarla desteklenmesini ve yukarıda da değindiğim daha bir dizi uygulamayı gerektiriyordu. Bunların hepsi acımasızca ve büyük ölçekte hayata geçirildi; üstelik bu tablo Avrupalı tüccarlara ve devletlere özgüydü, başka yerlerde böyle bir işbirliği ortaya çıkmamıştı. Bunlara değinmeden yapılan her analiz, kapitalizmin yükselişinin gerçek tarihindeki en kilit noktaları göz ardı ediyor.

Dahası, Beckert’in anlatısına göre, ortaya çıkan bu yeni zenginlik ve kurumlar, başka yerlerde benzer dönüşümlerin gelişmesini de çeşitli yollarla engelledi. Sanayi Devrimi sonrasında sanayi üretiminde ve üretkenlikte yaşanan muazzam artış, diğer bölgeleri giderek birer hammadde ihracatçısına dönüştürdü. Sömürgeciliğin etkisiyle bu bölgelerde devlet yeterince güçlenemedi; oysa devletin aktif katılımı olmadan sanayileşme de mümkün değildi. Avrupa’nın sanayileşmesi, başkalarının sanayisizleşmesini de beraberinde getirdi. Dolayısıyla, Batı’nın “başarısı”, özünde diğerlerinin “başarısızlığına” dayanıyordu.

Yazının son bölümünde, Beckert’in analizinin merkezinde yer alan köle emeğinin Avrupa’nın kapitalist gelişimindeki rolünü, iktisat yazınının konuya yaklaşımını ve temel bulgularını, ayrıca ücretli emeğin kapitalizmin asli bir unsuru olup olmadığını tartışacağım.

Kaynakça

Acemoglu, D., Johnson, S. ve Robinson, J., 2002. The rise of Europe: Atlantic trade, institutional change and economic growth. NBER Working Paper 9378, National Bureau of Economic Research.

Acemoglu, D., Johnson, S. ve Robinson, J., 2005. The rise of Europe: Atlantic trade, institutional change, and economic growth. American Economic Review95(3), pp.546-579.

Beckert, S. 2025. Capitalism: a global history. Penguin Press, New York.

Dobb, M. 1970. Studies in the development of capitalism, Third edition, International Publishers, New York.

Hilton, R. H. 1970. A crisis of feudalism, in T. H. Aston and C. H. E. Philpin (eds), Brenner Debate, 119-137.

Wolf, E. 2010. Europe and the people without history, Third edition, University of California Press.

Notlar

  1. Tüccarlara ve onların faaliyetlerine hangi toplumsal sınıfların neden karşı çıkmış olabileceğine dair daha ayrıntılı bir tartışma için Beckert’in kitabına ek olarak bkz. Wolf (2010, s. 84) ve Acemoglu vd. (2002, s. 25-26).

  2. Eric Wolf’un deyişiyle, “Kapitalizmin kapitalizm olabilmesi için, üretimde kapitalizm olmalıdır” (Wolf, 2010, s. 79).

  3. İlişkili bir soru da, tüccarların gerici mi yoksa devrimci mi olduklarıdır. Maurice Dobb’a göre tüccarlar parazit, Brenner’e göre ise feodal toplumun ayrılmaz bir parçasıydı. Beckert’e göreyse bu yaklaşımlar, tüccarların kırsalın kapitalist biçimde dönüştürülmesindeki rolünü gözden kaçırıyor. Ona göre tüccarlar, kapitalizmin öncü devrimcileriydi.

  4. Avrupa’nın siyasi bölünmüşlüğü, Joel Mokyr’in anlatısında da merkezi bir yer tutar. Ancak Mokyr bu çerçeveyi sınıfsal çıkarlar ya da kavgalar üzerinden değil, devletler arası rekabetin entelektüellere ve zanaatkârlara duyulan ihtiyacı artırması üzerinden kurar.

  5. Beckert, kitabın çeşitli yerlerinde kapitalistler ile devlet arasındaki bu neredeyse simbiyotik ilişkiye dair çok sayıda örnek de sunuyor. Örneğin Fuggers ailesinin Habsburg hanedanıyla kurduğu ilişkiler ve bu sayede elde ettiği imtiyazlar ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

  6. Örneğin Dobb (1970), kapitalizmin yükselişinden önce feodalizmin zaten bir krizden geçmiş olduğunu savunur. Kısaca, lordların ek gelire duyduğu artan ihtiyaç, emek için çok az —hatta hiç— teşvikin bulunmaması ve buna eşlik eden düşük üretkenlik, feodal toplum içinde büyük gerilimler yarattı. Ardından, artı ürünü artırma çabasıyla baskının yoğunlaşmasına karşılık, üreticiler büyük ölçüde derebeyi işletmelerini terk etti. Emek kıtlığının bir sonucu olarak lordlar da, ellerindeki emeği tutabilmek için derebeyi işletmeciliğinden vazgeçip toprağı köylülere kiralayarak tavizler verdi. Feodalizmin krizine dair daha ayrıntılı bir tartışma için bkz. Hilton (1970).

  7. Bu fikirler arasında, kanımca gerçek bir nedensel açıklama sunmaya uzak yaklaşımlardan biri Mokyr’inkiydi. Yine de, temelde özgün düşüncenin ve bunun gelişimini kolaylaştıran bir kültürel ortamın önemine vurgu yapan yaklaşımların akademide bu kadar popüler olmasına da şaşırmıyorum. Tıpkı Acemoğlu’nun teorisinde olduğu gibi, Mokyr’in teorisi de Çin’in gelecekte yapacağı ya da yapamayacağı atılımlarla test edilecek.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Ahmet Benlialper (2026). Sven Beckert’in “Kapitalizm”i ya da “Nobel” Masallarında Anlatılmayanlar (II). Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19464432
  • Bilkent Üniversitesi’nden lisans, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden yüksek lisans derecelerini aldı. İktisat doktorasını 2024 yılında ESSEC Business School’da tamamladı. Hâlen Corvinus University of Budapest Ekonomi Enstitüsü’nde öğretim üyesidir. Çalışmaları para politikası, uluslararası finans ve gelişmekte olan ülkelerde döviz kurlarının önemi üzerine yoğunlaşmaktadır.

    Diğer Yazıları