Orta sınıfın maddi zemini aşınırken, geniş ücretli ve maaşlı kesimler güvencesizlik ve borçlanma korkusu ekseninde yeni bir sınıfsal hatta yani prekaryaya doğru itiliyor. Bu yalnızca iktisadi değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir kırılmadır.
Türkiye’de sınıf haritası neden yeniden çiziliyor?
Bir toplumdaki bireylerin “normal”i aslında çok basit bir ilkeye dayanır. Çalışırsın, karşılığını alırsın ve hayatın adım adım iyileşir. Çalışma süresi veya kıdem arttıkça, verimlilik yükseldikçe ücretler de yükselir, ücretler yükseldikçe orta sınıf büyür; bu gelişme siyasal düzenin meşruiyetini de güçlendirir. Dünyada ve Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı sonrasının asıl başarısı tam da buydu. Birçok ülkede, o dönemde büyüme yalnızca milli geliri artırmıyor, aynı zamanda istikrar üreten bir toplumsal dengeyi kurumsallaştırıyordu.
Bugün Türkiye’de asıl çözülmekte olan şey tam da bu bağdır. Elbette yüksek enflasyon, alım gücü kaybı, barınma krizi ve borçluluk bu çözülmenin en görünür yüzleri olarak öne çıkıyor. Ama bunların altında çok daha derin bir mesele yatıyor: verilen emek ile alınan karşılık arasındaki ilişkinin bozulması. İnsanlar daha çok çalışıyor, daha uzun saatler ayakta kalıyor, daha yüksek eğitim maliyetleri yükleniyor, daha kırılgan iş ortamlarında tutunmaya çabalıyor. Buna rağmen gelecek duygusu iyileşmiyor, tersine giderek kötüleşiyor. Çalışmak ve emek vermek artık giderek daha az “yükselmek”, hatta giderek daha çok “düşmemeye çalışmak” anlamına geliyor.
Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir eğilim değil. OECD’nin uzun dönemli değerlendirmesi, birçok OECD ülkesinde reel medyan ücret artışının emek verimliliği artışını izleyemediğini gösteriyor. OECD’nin çarpıcı saptamasına göre, reel medyan ücretler 1995–2014 döneminde verimliliği tam olarak izlemiş olsaydı, dönem sonunda yaklaşık yüzde 13 daha yüksek olacaktı; kopuşun yaklaşık yarısı emek payındaki gerilemeden, diğer yarısı ise ücret eşitsizliğindeki artıştan kaynaklanıyordu (OECD, 2018). Uluslararası Çalışma Örgütü de (ILO) 2024 görünüm raporunda, teknolojik ilerlemeye rağmen üretkenlik ve yaşam standartlarında beklenen iyileşmenin ortaya çıkmadığını, mevcut teknoloji yayılımının eşitsizlikleri azaltmak yerine büyütme riski taşıdığını vurguluyor (ILO, 2024a). Yani sorun yalnızca pastanın büyüklüğü değil; kime, nasıl ve hangi kurumsal mekanizmalar üzerinden dağıtıldığıdır.
Türkiye’de mesele neden daha sert?
Türkiye’de bu küresel eğilim çok daha yakıcı bir toplumsal deneyime dönüşüyor. Çünkü burada ücret baskısı, yüksek enflasyon, konut krizi, zayıf sosyal koruma, borçlanma ve mülkiyet eşitsizliği birbirini besliyor. TÜİK’in 2025 gelir dağılımı verilerine göre Gini katsayısı 0.410; en yüksek gelirli yüzde 20’nin toplam gelirden aldığı pay yüzde 48.0, en düşük gelirli yüzde 20’nin payı ise yüzde 6.4. Aynı dönemde yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki nüfus oranı yüzde 27,9 (TÜİK, 2025). WID verileri, Türkiye’de Covid sonrası dönemde gelir dağılımının tepe gruplar lehine belirgin biçimde yoğunlaştığını göstermektedir. En üst yüzde 1’in vergi öncesi ulusal gelirden aldığı pay 2019’da %18.92 iken 2023’te %24.44’e yükselmiş; en üst yüzde 10’un payı ise aynı dönemde %54.48’den %56.68’e çıkmıştır. Alt yüzde 50’nin payı 2019’daki %11.98 düzeyinden 2023’te %12.36’ya sınırlı bir artış göstermiş olsa da, bu oran toplumun alt yarısının toplam gelirden aldığı payın son derece düşük kaldığını ortaya koymaktadır. Buna karşılık en üst yüzde 10’un payının yarıyı aşan düzeylere çıkması, yalnızca alt sınıfların değil, geniş anlamda orta sınıfın da gelir dağılımı içinde sıkıştığını ve göreli konum kaybına uğradığını düşündürmektedir. Bu nedenle söz konusu tablo, yalnızca eşitsizlikte bir artışa değil, aynı zamanda geniş emekçi ve orta katmanların daha kırılgan, daha güvencesiz ve daha kısa vadeli yaşam stratejilerine itilmesi anlamında bir prekaryalaşma dinamiğine de işaret etmektedir.(WID, 2024). Dört yıl gibi kısa bir sürede yaşanan bu değişim, Türkiye’de gelir dağılımının en tepeye doğru ciddi bir yoğunlaşma sergilediğini ve ülkenin halihazırda Avrupa’nın en yüksek eşitsizlik oranlarından birine sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tablo, Türkiye’de büyümenin ve gelirin yukarı doğru yoğunlaştığını, aşağıya doğru ise daha sınırlı ve daha kırılgan yansıdığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Ama bugünün Türkiye’sinde sınıf içi ayrışma yalnızca gelir dilimleriyle açıklanamaz. Çünkü artık belirleyici olan yalnızca “kim ne kadar kazanıyor?” sorusu değildir. Asıl belirleyici sorular: Kazanılan ücretin arkasında ne var? Ev var mı? Miras var mı? Aile desteği var mı? Borç karşısında dayanacak bir birikim var mı? Yani ücret veya maaşın arkasında bir mülkiyet zemini var mı?
Thomas Piketty’nin uzun dönemli çalışmaları tam da burada yol gösterici. Piketty’nin temel tezi, eşitsizliğin yalnızca ücret farklarıyla değil, servetin ve mülkiyetin kuşaklar boyunca aktarımıyla yeniden üretildiğidir (Piketty, 2015). Bu açıdan Türkiye’de orta sınıfın erimesi yalnızca ücret ve maaşların gerilemesi demek değildir. Emek geliri, servet ve mülkiyet gelirleri karşısında tümüyle korumasız (savunmasız) kalmaktadır. Mülkiyet, kriz zamanlarında yalnızca ekonomik bir avantaj değil, sınıfsal bir kalkan işlevi görür. Mülksüzlük ise aynı krizi kişisel felakete çevirebilir.
Günümüz Türkiye’sinde işgücü piyasası, görünürde benzer gelir seviyelerine sahip çalışanlar arasında da derin sınıfsal yarılmalar barındırmaktadır. Bu yarılmanın temel belirleyicisi yalnızca nominal ücretler değil, ücretin gerisindeki mülkiyet rejimi ve servet stokudur. Ancak bu ‘mülkiyet avantajına’ sahip olan kesimler için bile süreç, sarsılmaz bir iktisadi korunak anlamına gelmemektedir; makroekonomik istikrarsızlık ve varlık erimesi riski, bu katmanlarda da derin bir gelecek kaygısı ve ‘statü kaybı’ korkusu tetiklemektedir. Dolayısıyla yeni sınıf haritası, cari ücretlerden ziyade, bireyin hem piyasa şoklarına karşı direncini hem de mevcut mülkiyet temelli korunma kapasitesini muhafaza edip edemeyeceği üzerinden değerlendirilmelidir.
Orta sınıf neden eriyor?
Orta sınıf yalnızca belli bir gelir aralığı değildir. Asıl anlamı, hayatı planlayabilme kapasitesidir. Konut, çocukların eğitimi, sağlık giderleri, emeklilik, beklenmedik bir sarsıntıda dağılmama güvencesi gibi makul beklentilerdir. Orta sınıfı orta sınıf yapan şey bugünkü maaş kadar yarına ilişkin makul hesap yapabilmesidir. İşte Türkiye’de en çok aşınan şey de budur: zaman ufku veya geleceğin belirsizliği.
Bir dönem kentli ve eğitimli ücretliler için “gelecek” nispeten öngörülebilir bir kategori idi. Bugün ise çok daha geniş bir ücretli kesim için gelecek, uzaktan bakılan ama içine girilemeyen bir alana dönüşüyor. Genç bir öğretmen için maaş çoğu zaman eğitim yatırımı yapmanın değil, kira ve ulaşım giderlerini yetiştirmenin adıdır. Yeni mezun bir mühendis için diploma, toplumsal yükselişin garantisi olmaktan çok belirsiz bir rekabet alanına giriş biletidir. Akademide ya da sağlıkta çalışan bir profesyonel için meslek, eskisi kadar güvence üretmemekte hatta bazen yoğun emek ile düşük karşılık arasındaki gerilim yüzünden bir tükenme rejimine dönüşmektedir.
Burada yaşanan şey bireysel hayal kırıklıklarının toplamı değil sınıfsal zeminin aşınmasıdır. Çünkü orta sınıf, yalnızca daha çok tüketen bir toplumsal katman değil, aynı zamanda düzenle bağ kuran katmandır. Vergi verir, eğitim yatırımına inanır, mülkiyet hedefler, çocuklarının kendisinden daha iyi yaşayabileceğini varsayar. Bu varsayım çöktüğünde yalnızca gelir yapısı değil, toplumsal sözleşme de sarsılır.
Prekarya[1] tam bu noktada beliriyor. Prekarya, yalnızca düşük ücretli olmak değildir. Güvencesiz iş, dalgalı gelir, zayıf sosyal koruma, kırılgan istihdam, sınırlı pazarlık gücü ve kısalan gelecek ufku demektir. Bu yüzden prekaryayı sadece gündelik işlerde, platform ekonomisinde ya da enformel sektörde aramak yetersizdir. Türkiye’de prekaryalaşma artık eğitimli, kentli ve düzenli ücretli kesimlerin içine de sızmış durumdadır. İnsanlar çalışıyor, hatta kimi zaman yoğun biçimde çalışıyor; ama buna rağmen hayatlarını kuramıyor, yalnızca idare etmek zorunda kalıyor.
Distopik filmler neden bu kadar tanıdık geliyor?
Çağdaş sınıf ilişkilerini bazen akademik dil değil, distopik sinema filmleri daha açık gösterir. Snowpiercer’daki (Kar Küreyici) tren, hareket eden ama eşitsizliği sabitleyen bir düzenin metaforudur. Tren ilerler, sistem çalışır, ancak vagonlar arasındaki sınıfsal mesafe kapanmaz. Bugünün Türkiye’sinde de büyüme gerçekleşebilir, üretim sürebilir, ihracat artabilir; fakat bu veriler sınıflar arası dikey hareketliliğin arttığı anlamına gelmez. Aksine, sistemin çarkları dönerken yaşanan tek devinim, negatif yönlü bir hareketliliktir. Yani ortada bir ‘hareket’ vardır ancak bu, vagon atlamak değil, mevcut vagonun içinde zemin kaybetmek veya alt vagonlara doğru amansız bir düşüş yaşamaktır. Tren hızlandıkça sınıflar arası makas daralmaz; mülkiyet korumasından yoksun kesimler için hız, sadece savrulmayı ve güvencesizliğin derinleşmesini beraberinde getirir. In Time (Zamana Karşı) filmi ise sorunu daha sert bir imgeyle anlatır: para doğrudan zamana dönüşür. Zenginler uzun ömür satın alırken, yoksullar günü kurtarmaya çalışır. Türkiye’de bugünün prekaryası da biraz böyledir. Sorun sadece düşük ücret değil, kısalan gelecek ufkudur. Konut uzun vadeli bir plan değil, çoğu genç için ertelenmiş bir ihtimaldir. Çocuk sahibi olma kararı ekonomik güvenin değil, çoğu zaman ekonomik korkunun gölgesinde verilir. Emeklilik, güvenli bir dönem değil, belirsizliğin ertelendiği bir eşik gibi görünür. İnsanlar daha az kazandıkları kadar, daha kısa vadeli yaşamaya da zorlanmaktadır. Güney Kore filmi Parasite (Parazit) ise sınıfın mekânsal mimarisini açığa çıkarır. Yukarıdaki ev ile aşağıdaki bodrum arasındaki fark yalnızca konut farkı değildir; güvence ile kırılganlık, mülkiyet ile bağımlılık, birikim ile gündelik hayatta kalma arasındaki farktır. Aynı yağmur bir sınıf için manzara, öteki için evini basan sel felaketi olabilir. Türkiye’de de sınıfsal ve sınıf içi ayrım bugün tam burada düğümleniyor: ücretin arkasında mülkiyet ve güvence zemini bulunup bulunmaması.
Bu yüzden Türkiye’de bugünün sınıf haritasını yalnızca “beyaz yakalı”, “mavi yakalı”, “esnaf”, “işsiz” gibi klasik kategorilerle değerlendirmek yetmez. Daha açıklayıcı ayrım, belirsizliğe karşı koruması olanlarla olmayanlar arasındadır. Düzenli maaşı olsa bile mülksüz, kiracı, borçlu ve bütünüyle ücret gelirine bağımlı bir kitle giderek daha fazla ortak bir kırılganlık alanında buluşuyor. Buna karşılık mülkiyet geliri, aile serveti, döviz varlığı, kira geliri ya da konut sahipliği bulunanlar farklı endişeleri olsa da aynı ekonomik iklimi çok daha farklı deneyimliyor.
Borç neden bir yaşam tekniğine dönüştü?
Türkiye’de sınıfsal sıkışmanın en görünür sonuçlarından biri borçlanmanın normalleşmesidir. Ücretler hayat kurmaya yetmediğinde kredi, hayatı sürdürmenin aracına dönüşür. Kredi kartı, taksit, ihtiyaç kredisi ve ertelenmiş ödeme düzeni, görünürde tüketimin devam ettiğini düşündürür. Oysa çoğu zaman bu refah değil, kırılganlığın finansallaşmış halidir. Gelirin taşıyamadığı yaşam standardı borçla ayakta tutulur. Böylece faiz artışı, iş kaybı ya da ani fiyat sıçraması bir veri olmaktan çıkar, doğrudan yaşam krizine dönüşür. Türkiye’de özellikle konut ve gıda fiyatlarıyla ücretler arasındaki makas açıldıkça, borç sadece finansal araç değil, bir disiplin mekanizması haline geliyor: insanları daha fazla çalışmaya, daha az talep etmeye ve daha dar yaşamaya zorluyor.
ILO’nun Global Wage Report 2024–25 özetine göre 2022’de küresel reel ücretler yüzde 0.9 düştü; 2023’te yüzde 1.8 ve 2024’ün ilk iki çeyreğinde ise yüzde 2.7 arttı. Ancak aynı belge, yüksek gelirli ülkelerde 1999–2024 arasında emek verimliliğinin yüzde 29 artarken reel ücretlerin yüzde 15 arttığını ve birçok ülkede asgari ücret ayarlamalarının hayat pahalılığı kaynaklı kayıpları tam telafi edemediğini göstermektedir (ILO, 2024b). Türkiye gibi yüksek enflasyon ve kur şoklarına daha açık ekonomilerde bu tür baskılar daha sert hissedilmektedir. Gelirin taşıyamadığı yaşam standardı borçla ayakta tutuldukça, iş kaybı, faiz artışı ya da fiyat sıçraması doğrudan yaşam krizine dönüşüyor.
Borç bu yüzden yalnızca finansal araç değildir. Aynı zamanda bir disiplin mekanizmasıdır. İnsanları daha fazla çalışmaya, daha az talep etmeye, daha dar yaşamaya ve geleceği sürekli ertelemeye zorlar. Prekarya tam da bu nedenle yalnızca ücret düşüklüğü değil aynı zamanda yaşamın tamamının belirsizlik altında yönetilmesidir.
Sonuç: Sorun yalnızca ekonomi değil, rejim meselesi
Buradan siyasal bir sonuç çıkıyor. “Çalışırsan ilerlersin” ilkesi zayıfladığında mesele yalnızca satın alma gücünün düşmesi değil, düzenin adil olduğuna dair inancın aşınmasıdır. Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir; aynı zamanda geniş kesimlerin emek, eğitim ve çaba yoluyla makul bir hayat kurabileceklerine inanmasıdır. Bu inanç zedelendiğinde temsil krizi büyür, öfke sertleşir, toplumsal güven aşınır. ILO’nun 2024 raporunun da altını çizdiği gibi, insanlar maliyetlerin ve fırsatların adil paylaşılmadığını düşündüklerinde, daha iyi bir geleceğe ortak olma iradesi de zayıflar.
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu tehlike yalnızca ücretlerin erimesi ya da alım gücünün düşmesi değildir; daha derinde, toplumun çoğunluğunun geleceğe inanma kapasitesinin aşınmasıdır. Orta sınıfın erimesi, yalnızca belli bir gelir grubunun küçülmesi değil; hayatını planlayabilen insanların alanının daralmasıdır. Orta sınıf çözüldükçe yalnızca bir gelir grubu küçülmez; düzenle bağ kuran, yarını planlayan, çocuğunun kendisinden daha iyi yaşayacağına inanan toplumsal zemin de daralır. Prekaryanın büyümesi ise sadece yoksulların çoğalması değil, milyonlarca insanın her sabah işe umutla değil, düşme ve kaybetme korkusuyla gitmesi demektir. Bir ülkede çalışma, yükselmenin değil yalnızca ayakta kalmanın aracına dönüşmüşse; diploma güvence üretmiyor, ücret ve maaş hayat kurdurmuyor, emek gelecek sağlamıyorsa, orada kriz yalnızca ekonomik değildir. Orada mesele yalnızca ekonomik daralma değil; toplumun emeğe, adalete ve geleceğe olan inancının çökmesidir.
Dolayısıyla çözüm, “büyüme olsun da bölüşüm sonra düzelir” varsayımına veya inanışına bırakılamaz. Aksine, bölüşüm rejimi büyümenin niteliğini belirler. Orta sınıfı yeniden üreten bir düzen için emeğin pazarlık gücünü güçlendiren kurumsal çerçeve, verimlilik kazanımlarını ücret ve sosyal haklara bağlayan mekanizmalar, borçla ikameyi sınırlayan finansal yapı ve nitelikli emeği ülkede tutacak ücret ve kariyer yapısı birlikte tasarlanmalıdır. Çünkü orta sınıfı eriten bir ekonomik düzen, orta ve uzun vadede yalnızca eşitsizlik değil, siyasal istikrarsızlık da üretir.
Kaynakça
OECD (2018), OECD Employment Outlook 2018.
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) (2024a), World Employment and Social Outlook: Trends 2024.
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) (2024b), Global Wage Report 2024–25: Executive Summary.
World Inequality Database (WID) (2024), “Inequality in 2024: a closer look at six regions.”
Piketty, Thomas, (2015) Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
TÜİK (2025), Gelir dağılımı ve yoksulluk göstergeleri.
Notlar
-
Prekarya: Geliri dalgalı, işi geçici, hakları sınırlı ve geleceği belirsiz olanlar. Bu anlamda prekarya, tek başına ücret düzeyiyle değil, istikrar ve öngörülebilirlik kaybıyla tanımlanır. ↑
