Takip et

Yapısal Makro Modellerin ‘Kısa’ Tarihi (I)

YazarKağan Parmaksız

30 Mart, 2026

Harvard Barometre’sinden günümüz DSGE modellerine uzanan bu yazı dizisi, yapısal makro modellerin tarihini, çözüme kavuşturulamayan temel sorunlarını ve bu sorunların iktisat politikası için ne anlama geldiğini ele alıyor.

DOI:10.5281/zenodo.19309320 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Lucas ve Sargent, 1979 tarihli ‘Keynesyen Makroiktisat Sonrası’ başlıklı çalışmalarında “1930’lardan önce iktisatçılar, ekonomik dalgalanmaları (iş çevrimleri) açıklayabilmek için özgün varsayımlara sahip ayrı bir iktisat alanına ihtiyaç duyulduğunun henüz farkında değillerdi” tespitini yaparken, Keynes’ten önce bugün bildiğimiz anlamda ampirik bir makroiktisat disiplininin yokluğuna vurgu yapıyorlardı. Bu dönemin anaakım makroiktisadi analizi büyük oranda gelir, istihdam, enflasyon gibi temel makro büyüklüklerin ölçümü, zaman içerisinde oluşturdukları örüntülerin tespiti ve buna dayalı ileriye dönük tahmin çabalarından ibaretti[1]. Egemen kuramsal yaklaşım olan Klasik Model statik bir denge modeli olup, ekonomideki dalgalanmaları, dönemin yakıcı sorunları olan şiddetli ve uzun ekonomik durgunluğu ve bunun sonucu ortaya çıkan kitlesel işsizliğin neden piyasa mekanizması tarafından hızla giderilemediğini açıklamaktan acizdi. Nitekim Keynes, ‘Genel Teori’nin giriş bölümünde ‘klasik kuramın varsaydığı özel durumun karakteristiğinin içinde yaşadığımız ekonomik toplumla ilgisi olmadığından, bu öğretinin hayatın gerçeklerine uygulanması yanıltıcı ve felakete varan sonuçlar doğuracaktır’ diyerek, ortaya koyduğu yeni kuramsal çerçeveyle Lucas ve Sargent’ın da kabul ettiği üzere bir anlamda makro iktisat disiplininin kurucusu oluyordu[2].

İlk bölümünü okumakta olduğunuz bu yazı serisinin amacı kuramsal iktisadın politikaya dönüşmesinin en önemli araçlarından olan yapısal makro modellerin ‘kısa’ bir tarihini yazarken, bu modellerin zaman içerisinde ekonomik kuram ve yapıdaki dönüşümler sonucunda nasıl değişim gösterdiklerini, başından beri çözüme kavuşturulamayan temel sorunlarını ve bu sorunların iktisat politikası açısından ne anlama geldiğini tartışmak[3].

Başlarken, yazı dizisinin odağı olan yapısal makro modelleri kavrayabilmek için, bu modellerin, hangi ihtiyacı gidermeye yönelik olarak ortaya çıktıklarını anlamanın iyi bir yöntem olacağına inanıyorum. Bu nedenle bu yazıda 1920’lerden başlayarak, kurumsal ve kuramsal yetersizliklere rağmen eldeki kısıtlı verilerle ekonomik dalgalanmaları anlamaya çalışan iktisatçıların çalışmalarına ve bu çalışmaların sorunlarının nasıl kendilerinden sonra gelen yapısal modellerin ortaya çıkışına bir nevi kaynaklık ettiğini anlatmaya çalışacağım.

Bahsedeceğim bu çalışmaların ilki, Harvard Ekonomi Servisi tarafından hesaplanan, spekülatif hareketler, iş faaliyetleri ve para piyasalarını izleyen üç bileşik endeksten oluşan Harvard Barometresidir. Bu endekslerin temel aldığı ve bugün de hala varsayılan temel önerme, endekslerin zamana göre belirli bir sırayla hareket etmesi ve bu sıranın ekonominin iş çevrimindeki konumunu ve yönünü belirlemeye imkân tanımasıydı. Bu sistem 1920’lerde oldukça başarılı bir biçimde işlevini yerine getirirken, yaklaşmakta olan çöküşe ilişkin hiçbir anlamlı sinyal üretemeyen Barometrenin güvenilirliği ve işlevselliği, 1929 buhranı sonrasında tamamen yok oldu.

Bu başarısızlığın nedenini anlamaya çalışan dönem iktisatçıların nasıl bir sonuca vardığını açıkça ortaya koymak önemli, zira öne sürülen gerekçeler sonrasında gelen modellerin çıkış noktasını da oluşturmakta. Barometre, sadece temel makro büyüklükler arası ilişkiye odaklı, tahmin parametreleri I. Dünya Savaşı öncesi veriler kullanılarak belirlenmiş bir modeldi. Savaş sonrası ciddi bir yapısal dönüşüm gösteren ekonomiye dair tahminlerin, savaş öncesi dönem yapısının ürettiği örüntülere bağlı kalması beklenemezdi. Barometre, ekonominin ‘derin’ yapısal ilişkilerini değil, bu yapının ürettiği makro verideki ilişkileri geriye dönük olarak izliyor, bu verileri ortaya çıkaran yapısal mekanizmalar değişince değişen örüntüleri zamanlıca tespit edemiyordu. Bu modelin bir kusuru değil, yönteme dair bir sorundu.

Esasen, yazının da odağı olan bu yöntem sorunu ve buna yönelik zamanla gelişen çözüm önerileri, büyük oranda yapısal makro modellerin günümüze dek gelen tarihinin de özü. Sorunların farkına varma ve bunlara çözüm üretme süreçlerinin çoğu zaman araştırma yöntemlerine dair yeni ‘teknoloji’lerin de gelişimine sebep olduğunu ilerleyen yazılarda göreceğiz. Bu açıdan bakıldığında uygulamalı ampirik bir disiplin olarak makroiktisadın temel araştırma araçlarından birisi olan makroekonometri alanının doğuşunun da bu döneme denk gelmesi tesadüf değil. Zira Harvard Barometresi’ne dair sorunları ilk fark edenlerden birisi olan Norveç’li iktisatçı Ragnar Frisch gibi yazı dizisinin ilerleyen kısımlarında kendilerinden bahsedeceğimiz Tinbergen ve Haavelmo da makroekonometri alanının kurucularından.

Frisch’in, bahsettiğimiz problemin üstesinden gelmeye yönelik çabalarının ürünü olarak 1930’larda ortaya çıkan ‘confluence’ analizinin öncüllerine göre ciddi bir ilerleme olduğunu söylemek mümkün. Bu yöntem Harvard Barometre’sine nazaran hem teknik açıdan daha gelişmiş hem de korelasyon temelli yaklaşımın sınırları konusunda çok daha bilinçliydi. Frisch, makroekonomik zaman serilerinin birbirleriyle yoğun biçimde ilişkili olduğunu, aynı yapısal kök sebeplerin bütün serileri aynı yönde hareket ettirebileceğini ve bu koşullarda standart istatistiki tahmin yöntemlerinin güvenilmez sonuçlar vereceğinin farkındaydı. Frisch’in demet haritaları (bunch maps), farklı alternatifler arasında korelasyonların en sağlam (robust) kaldığı modeli belirlemeye yarayan bir yöntem olsa da büyük ölçüde örüntü temelli bir çerçeve içinde kalmaya devam etti. Frisch’in yöntemi, hangi korelasyonların zamana ve geçmişte gerçekleşen yapısal değişimlere dayanaklı olduğunu belirleyebiliyor; ancak neden bu korelasyonların sağlam olduğunu ya da ileride hangi koşullar altında güvenilirliklerini yitirebileceğini öngöremiyordu. Bu açıdan ilişkiyi üreten yapısal mekanizmalar hâlâ büyük ölçüde belirsizliğini koruyordu[4].

Ragnar Frisch’in açtığı yoldaki bir sonraki önemli adımın sahibi Jan Tinbergen, 1930’ların sonunda Milletler Cemiyeti (League of Nations) adına ABD iş çevrimleri üzerine yürüttüğü çalışmada (Statistical Testing of Business Cycle Theories) bildiğimiz kadarıyla modern yapısal modellere benzeyen eşanlı dinamik denklem modelini kullanan ilk iktisatçıdır. Tinbergen, bu süreçte hangi değişkenlerin hangi denklemlerde yer alacağını, değişkenlerden hangilerinin dengede model tarafından (endojen) hangilerinin dışsal (eksojen) olarak belirleneceği tercihlerini iktisat kuramına dayandırarak, ekonomideki birden fazla değişkenin eş zamanlı belirlenme dinamiğini anlamaya çalıştı. Bu çalışma örüntü aramanın ötesine geçerek; örüntüleri üreten yapıyı ve nedenselliği anlamaya çalışan bir çaba olması nedeniyle yapısal modellerin öncülerinden sayılabilir.

Bu noktada, yapısal öncesi dönemin bir örneği olan, Wesley Mitchell ve Arthur Burns’ün temsil ettiği Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu (NBER) geleneğinden de bahsetmek önemli. Bu geleneğe değinme gereği duyma sebebimiz ise NBER yaklaşımının bilinçli bir biçimde ampirik analizi kuramdan bağımsız (atheoretical) bir çerçeveye oturtmuş olması. Mitchell ve çalışma arkadaşları, ekonomik yaşamın karmaşıklığının herhangi bir kuramsal çerçeve içine sığdırılamayacağına inanıyor; doğru bilimsel yöntemin kuramdan veriye doğru olan değil, değişkenler arası ilişkileri tümevarımsal biçimde veriden ortaya çıkaran yöntem olduğunu savunuyordu. Bu iki yazarın 1946 tarihli (Measuring Business Cycles) adlı çalışması, ekonomik dalgalanmaların yarattığı düzinelerce ekonomik veri serisinin titiz bir ampirik sınıflandırması olup, günümüzde hâlâ kullanılan öncü, eş zamanlı ve gecikmeli göstergeler arasındaki ayrım bu çalışmaya dayanmaktadır[5].

Yapısal kanattan bu yaklaşıma en keskin eleştiri Tjalling Koopmans’dan geldi. Koopmans “Teorisiz Ölçüm” (Measurement without Theory) başlıklı 1947 tarihli makalesinde, hangi değişkenlerin neden önemli olduğunu belirleyen kuramsal bir çerçeve olmaksızın, sadece verideki örüntüleri kullanarak varsayımsal (counterfactual) politika analizleri yapmanın mümkün olmadığının altını çizdi. Koopmans’a göre iş çevrimlerinin betimlenmesi anlaşılmaları anlamına gelmediği gibi, NBER’in titiz dokümantasyon çalışması da esasen Harvard Barometresinin daha sofistike bir versiyonuydu: ne olduğunu anlatabiliyor fakat henüz gözlemlenmemiş koşullar altında ne olabileceğine dair güvenilir bir öngörüde bulunamıyordu.

Rutledge Vining NBER geleneğini savunmak adına bu eleştiriye yanıt olarak kaleme aldığı yazısında, o günden bu yana devam eden temel anlaşmazlığın altını çizerek, veriye baştan dayatılacak bir kuramsal yapının yanlış temeller üzerine oturmuş bir yapısal sistem kurma riskini beraberinde getirdiğini, sağlam yapısal temel iddiasının modellerin ampirik başarısının garantisi olamayacağını ifade ediyordu. Bu iki karşıt görüş de belli açılardan haklı olsa da yapısalcı gelenek tarihsel veriden politika analizi üretebilmenin yegâne yolunun yapısal modeller olduğu, dolayısıyla yapısal modellerin bir zorunluluk, esas sorunun ise bu modellerin nasıl doğru inşa edileceği ve ampirik olarak nasıl sınanacağı meselesi olduğunu savunan Koopmans’ın itirazı üzerinden şekillendi.

İlk yazının sonuna yaklaştığımız bu dönemeçte, 1929 buhranını öngöremeyen ‘tahmincilerin’ hayal kırıklığına uğrattığı bir iş insanı olan Alfred Cowles tarafından iktisadı daha ‘bilimsel’ hale getirmek amacıyla 1932 yılında kurulup, 1950 yılında “Kuram ve Ölçüm” (Theory and Measurement) sloganını benimseyen Cowles Ekonomik Araştırmalar Komisyonu’na özel bir parantez açacağız. Bazılarının isminden yukarıda da bahsettiğimiz bu kurum çatısı altında bir araya gelen iktisatçılar, yapısalcı bakış açısını bir araştırma programı haline getirip temel soruları metodolojik bir çerçeveye oturturken, eşzamanlı olarak yapısal modellerin ampirik analiz için kullanılabilmesini sağlayacak istatistiksel araçları da geliştirdi. Bu ‘kısa’ tarihte çok önemli yeri olduğunu düşündüğümüz bu kurum ve katkıları bir sonraki yazımızın odağı olacak.

Kaynakça

Burns, Arthur F. ve Mitchell, Wesley C. (1946). Measuring Business Cycles. New York: Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu.

Cowles, Alfred (1933). “Can Stock Market Forecasters Forecast?” Econometrica, 1(3), ss. 309–324.

Frisch, Ragnar (1934). Statistical Confluence Analysis by Means of Complete Regression Systems. Oslo: Ekonomi Enstitüsü Yayınları, No. 5.

Koopmans, Tjalling C. (1947). “Measurement Without Theory.” Review of Economic Statistics, 29(3), ss. 161–172.

Lucas, Robert E. ve Sargent, Thomas J. (1979). “After Keynesian Macroeconomics.” Federal Reserve Bank of Minneapolis Quarterly Review, 3(2).

Tinbergen, Jan (1939). Statistical Testing of Business Cycle Theories. Cenevre: Milletler Cemiyeti.

Vining, Rutledge (1949). “Koopmans on the Choice of Variables to be Studied and the Methods of Measurement.” Review of Economics and Statistics, 31(2), ss. 77–86.

Notlar

  1. Bu ifade tabi ki, makroiktisadi kuramsal birikimin yokluğu anlamına gelmiyor, zira bahsi geçen dönemde Wicksell, Fisher gibi iktisatçılara ait öncü sayılabilecek makro teoriler de mevcut.

  2. Tercüme bana ait olup, alıntının orijinali ‘the characteristics of the special case assumed by the classical theory happen not to be those of the economic society in which we actually live, with the result that its teaching is misleading and disastrous if we attempt to apply it to the facts of experience’ şeklindedir.

  3. Her ne kadar yazıda ele alınan geleneğin klasik Keynesyen anlayışı da içine alan anaakım iktisat olduğunun altı çizilmiş olsa da, bir kere daha bu gelenek dışında kalan ve çok daha erken zamanlarda kapitalist sistem dinamiklerini çözümlemek üzere inşa edilmiş Marksist kuram ve genel olarak heteredoks geleneğin bu yazının kapsamı dışında olduğunu belirtmekte fayda görüyorum.

  4. Frisch’in bu alandaki katkılarına ek olarak, iş çevrimlerinin, dinamik bir sistemin rastlantısal şoklara verdiği tepki olarak anlaşılabileceği fikrine dayanan dürtü-yayılım (impulse-propagation) mekanizmasının, modern DSGE modellerinin istatistiki kuramsal çerçevesinin temelini oluşturduğunu da belirtmek gerekir.

  5. Bu noktada, bu yazı serisinin odağı dışında kalan, yapısal modeller öncesi anlayışın bir devamı sayılabilecek ve yapısalcı mantığı kategorik olarak reddeden oldukça zengin bir ateorik makro modelleme geleneğinin (VAR) hala güçlü bir biçimde süregeldiğinin altını çizmek gerekiyor.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Kağan Parmaksız (2026). Yapısal Makro Modellerin ‘Kısa’ Tarihi (I). Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.19309320
  • Lisans derecesini Orta Doğu Teknik Üniversitesi, yüksek lisans derecesini London School of Economics and Political Science'da tamamladı. Doktora eğitimini University of Pennsylvania'da tamamladıktan sonra ODTÜ İktisat Bölümünde öğretim üyesi olarak göreve başladı. Başlıca ilgi alanları makroekonomi ve iktisat metodolojisidir.

    Diğer Yazıları