Ülkeler arası güç eşitsizliği, ülke içi ekonomik eşitsizlik ve hegemoninin gerilemesini, üç seviyeli oyun teorisiyle simultane modelleyerek bugünün dünyasını anlayabilir miyiz?
Tarihsel olarak emperyal oluşumlar, Roma’dan Kutsal Germen İmparatorluğu’na kadar, çevreden merkeze akan kaynaklar üzerinde yükselmiş politik ekonomik yapılardır. Ancak emperyalizm, bu yapıların üzerinde kurulan daha üst bir boyuttur ve temel özelliği, ekonomik getiriyi doğrudan toprak işgalinden değil, dünya ekonomik sistemini kontrol ederek elde etmesidir. John Hobson’un 1870’lerle başlattığı savaş dinamikleri analizi ile Karl Polanyi’nin 19. yüzyıl gözlemlerini bir arada düşünmek zorundayız; çünkü bu iki yaklaşım da global kapitalizmin farklı ama birbiriyle ilişkili gerçeklerine işaret eder.
Emperyalizmdeki hegemonun gücü ve seçenekleri ile emperyal güç arasındaki farkı anlamak kritiktir. Emperyal güçler, satranç tahtasındaki güçlü taşlar gibi, zayıfların hareket alanını sınırlarken, hegemonun sistemdeki pozisyonu tüm taşların hareket kurallarını belirleyen oyunun kendisidir. Bu oyunu kurabilme kapasitesi ise ancak sistemin tepesindeki hegemon pozisyona sahip olanlara özgüdür. Örneğin 19. yüzyıl başında Latin Amerika’da toprak ve daha önemlisi imtiyazlı piyasalar peşinde koşan diğer Avrupalı güçler emperyal güçlerini gösterirken, bölge elitlerine kendi kontrolündeki dünya ekonomisine, donanmasının kontrolündeki açık denizler yoluyla, kendi belirlediği kurallarla entegrasyon öneren İngiltere, emperyalist hegemon pozisyonu ifade ediyordu.
İngiliz (hegemon) emperyalizmi, Napolyon sonrası Avrupa’da yüz yıllık barışın mimarı olarak, küresel finansın ve dünya ekonomisinin ilk kez bu ölçekte kullanılmasıyla yükseldi. Merkez ekonomiler, kendi aralarında barış ve artan sistemsel refah karşılığında İngiliz hegemonyasını kabul ettiler. Ancak bu barışın nimetleri, hem ülkeler arasında hem de ülkeler içinde eşitsiz dağıtıldı. Piketty’nin gösterdiği gibi, 1870 sonrası İngiltere ve Fransa, sömürgelerinden aktardıkları kaynaklarla inanılmaz bir ek tahakküm payı yarattılar ve bu durum büyük güçler arasındaki eşitsizliği daha da derinleştirdi. Burada İngiltere ve Fransa’nın ek kaynaklarının ana sebebi, sistemin iki düzeyinden iktisadi artık yaratabilme kapasiteleriydi: hem bir emperyal güç olarak diğer büyük güçlerle beraber imtiyazlı piyasa artığı, hem de genel sistem aşamasında hegemon (veya Fransa’nın özelinde alternatif-rakip-ortak) artığı. Sistem içinden İngiltere’ye özellikle 1890’lardan sonra gelen temel eleştiri hegemonun dengeleme ve sistemik barış görevini azımsayıp, emperyal gücün hesaplarında kendini kaybettiği düşüncesidir. Hobson bunun en iktisadi ve kavramsallığı güçlü olarak ifade edilmiş haliyse de, fikrin kendisi, hegemon pozisyonuna ve hesabına, sahip olmadığı bir sabitlik veriyordu; sorun, hegemonun kendini unutması değil, dünya sistemiyle ilgili yaptığı hesabın artık tutmamasıydı.
Bu okumayla Birinci Dünya Savaşı, Almanya’nın yükselen rekabetinin basit bir sonucu değil, İngiliz emperyalizminin çözemediği mekânsal ve zamansal kördüğümlerin bir ürünüydü. Harvey’in kavramsallaştırmasıyla, mekânsal kördüğüm, örneğin İngiltere’nin bile imparatorluğuna sindiremeyeceği kadar büyük olan Çin ekonomisinin aniden politik ekonomik yapısını kaybetmesiydi. Zamansal kördüğüm ise, dünya ekonomisinin yeni lokomotifi haline gelen Amerika’nın mevcut sisteme nasıl entegre edileceği sorunuydu. Japonya’nın Çin üzerindeki emelleri, İngiltere’nin ancak güçsüz vassallerle araçsallaşabilecek emperyal planlarıyla çelişirken, yükselen Amerikan gücü İngiliz imparatorluğu için teritoryal hedeflerine ulaşmayı zamana karşı bir yarışa dönüştürmüştü.
Keynes’in Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından İkinci Dünya Savaşı’nı öngörebilmesi, işte bu kördüğümleri görme yeteneğinden kaynaklanıyordu. İngiltere’nin barış yaratma kapasitesi, savaş kapasitesinden hızlı gerilerken, Amerika karşısında gerileyen Merkez Avrupa Almanya’daki sosyal çözülme tehlikesiyle, güçlenen komünist alternatifle ve merkez Avrupa ekonomilerinin yapısal istikrarsızlığıyla baş etmeye çalışıyordu. Hegemonlar arası geçiş sorunsuz yaşanamadı ve yeni bir savaş kaçınılmaz hale geldi.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan emperyalizmi ise, Pax Americana olarak adlandırılan barış düzenini üç temel üzerine inşa etti: küresel ölçekte tasarlanmış bir plan, uluslararası kurumlarla desteklenmiş yeni bir sistem, ve İngiliz dönemine göre daha eşit dağıtılmış kalkınma payları. Amerika, Sovyet rekabeti nedeniyle, savaştan yeni çıkmış toplumların barış ve milli kalkınma taleplerine azami yanıt vermek zorundaydı. 1946’da maksimum düzeyde olan bu kapasite, her geçen on yılda Amerika’nın endüstriyel üstünlüğü ve devlet kapasitesiyle birlikte aşındı. Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla, Amerika’nın diğer ülke çıkarlarını gözetme isteği de minimuma indi.
Sonuç olarak, Polanyi ve Hobson’dan ayrıldığımız nokta şudur: bize göre modern çağdaki savaş ve barış dinamiklerini hegemon merkezli bir yaklaşımla okumalıyız. Asimetrik dünya sistemlerinde global barış, ancak hegemon güç tarafından sunulabilir; tıpkı Polanyi’nin yüz yılını İngiltere’nin kendi hegemonyasını kurma projesi olarak görmemiz gibi. Hobson’un ilgilendiği savaş dinamikleri ise, hegemonun kendi rekabetçilik, üretkenlik veya mekânsal kördüğümlerini çözme girişimleri olarak anlam kazanır. Hegemonun barışı satabilme yeteneği ve sunduğu küresel barış planı, yarattığı ekonomik faydanın büyüklüğüne, geleceği projekte etme kapasitesine ve kendine kurduğu global rekabet ve ekonomik koordinasyon ilişkileri içinde biricik bir yer yaratabilme becerisine bağlı olarak gelişir veya zayıflar.
Bu bağlamda, hegemon ve karşıtı hareketlerin kısıtlarını ve olanaklarını modellemek isteyeceğimiz oyun teorisi, rasyonel aktörlerin stratejik etkileşimlerini matematiksel olarak modelleyen bir disiplin olarak 20. yüzyılın ortalarında von Neumann ve Morgenstern’in teorik katkıları ile şekillendi. Başlangıçta, Soğuk Savaşın başında, sıfır toplamlı (full rekabet), iki aktörlü (Varşova Paktı- NATO) statik, yok oluş risk minimizasyonu hedefli oyunlarla ilgilenen teori, zamanla iş birliği olanaklarını (kooperatif oyunlar), tekrarlanan etkileşimleri (tekrarlı oyunlar) ve çok aktörlü durumları (n-kişilik oyunlar) kapsayacak şekilde genişledi. Bu evrim, jeostratejik dengeler uygulamalarında da karşılık buldu; devletler birbirleriyle etkileşirken yalnızca çıkar çatışması yaşamıyor, aynı zamanda ortak kazanç alanları yaratabiliyor ve gelecekteki etkileşimlerin beklentisiyle bugünkü stratejilerini şekillendirebiliyorlardı.
Robert Putnam’ın 1988’de geliştirdiği iki seviyeli oyun modeli, bu teorik birikimin bir ürünüydü. Putnam, uluslararası müzakerelerin aynı anda iki masada oynandığını öne sürdü: birinci seviyede diplomatlar diğer ülkelerle pazarlık yaparken, ikinci seviyede bu taslak anlaşmayı onaylayacak iç siyasi aktörlerle (parlamento, çıkar grupları, kamuoyu) müzakere etmek zorundaydılar. Modelin merkezindeki “kazanım kümesi“ (win-set) kavramı, bir ülkenin iç aktörlerinin onaylayabileceği uluslararası anlaşmaların tümünü ifade ediyordu. Bu çerçevede, diplomasi yalnızca devletler arası bir satranç değil, aynı anda iç ve dış dinamiklerin birlikte yönettiği karmaşık bir stratejik etkileşim haline geliyordu.
Metnimizde bu noktadan itibaren geliştireceğimiz teorik oyun çercevesi, Putnam’ın modelini aşarak üç seviyeli bir oyun önerisi sunuyor. Burada birinci seviyede küresel sistemin mimarı olarak hegemon bulunuyor: tıpkı 19. yüzyılda İngiltere’nin yaptığı gibi, dünya ekonomisinin işleyiş kurallarını belirleyen, çevre ülkeleri kendi kontrolündeki sisteme entegre eden ve “oyunun kendisini” kuran aktör. İkinci seviyede devletler arası rekabet yer alıyor: yükselen Almanya, Çin üzerinde emelleri olan Japonya ve sisteme entegre olmaya çalışan diğer güçler, ve onların karşılıklı yaratmak için strateji kurduğu coğrafi artık oyunun bu seviyesini belirliyor. Üçüncü seviye ise Putnam’ın orijinal modelinin iç politika seviyesi: ekonomik birikim süreçleri, ülkelerin kendi içindeki dağılım çatışmaları, sınıfsal gerilimler ve siyasi meşruiyet sorunları bu seviye enteraksiyonu belirliyor.
Bu literatürde sıklıkla kullanacağımız “mekânsal kördüğüm” (örneğin Çin ekonomisinin İngiltere tarafından sindirilememesi) ve “zamansal kördüğüm”[1] (incelediğimiz tarihsellikte örneğin yükselen Amerika’nın sisteme entegrasyonu sorunu) kavramları[2], bu üç seviyeli oyunun stratejik blokajlarını temsil ediyor. Hegemon (birinci seviye), diğer devletlerin (ikinci seviye) ve onların iç dinamiklerinin (üçüncü seviye) yarattığı kısıtlar nedeniyle sistemik krizleri çözemiyor. Keynes’in Birinci Dünya Savaşı sonrası İkinci Dünya Savaşı’nı öngörebilmesi, işte bu çok seviyeli stratejik etkileşimin yarattığı kaçınılmaz sonu okuyabilmesinden kaynaklanıyordu.
Amerikan hegemonyası döneminde ise bu üç seviyeli oyunun parametreleri değişti: Sovyet tehdidi (birincil seviye rekabet), Amerika’nın alternatif merkez, ve merkez çevre ülkelere (ikinci seviye) ve onların iç kalkınma taleplerine (üçüncü seviye) daha fazla taviz vermesini zorunlu kıldı. Sovyetler dağıldığında ise bu baskı ortadan kalktı ve hegemonun diğer ülkelerin çıkarlarını gözetme isteği minimize oldu.
Sonuç olarak, bu yazıdaki teorik önerimiz ve yapımız, oyun teorisinin tarihsel evrimini (kooperatif oyunlardan çok aktörlü modellere) ve iki seviyeli oyun yaklaşımını (Putnam) aşarak, küresel kapitalizmin asimetrik yapısını anlamak için üç seviyeli bir çerçeve sunuyor. Bu modelde barış, hegemonun “satabildiği” ve karşılığında hegemon artık değerini elde ettiği bir ortak mal; savaş ise bu üç seviyeli oyunun çözülemeyen stratejik blokajlarının bir ürünü olarak kavramsallaştırılıyor. Bu oyun teorisi modelinin günümüz dengesizliğine ayarlanabilmesi için hegemonun iç dinamiklerinin, uluslararası ülke gruplarıyla ilişkileri ve global ekonominin çelişkileriyle beraber modellenmesi gerekiyor. Bu modelin temel parametrelerini, denge noktalarının nerede oluştuğunu ve temel değişkenlerin ve senaryoların nasıl modelleneceğini bir sonraki yazımızda tartışacağız.
Kaynakça
Arrighi, G. (1994). The Long Twentieth Century: Money, Power, and the Origins of Our Times, Verso.
Carr, E. H. (1939). *The Twenty Years’ Crisis, 1919-1939: An Introduction to the Study of International Relations*, Macmillan.
Gilpin, R. (1981). War and Change in World Politics, Cambridge University Press.
Harvey, D. (2003). The New Imperialism, Oxford University Press.
Harvey, D. (2005). A Brief History of Neoliberalism, Oxford University Press.
Hobson, J. A. (1902). Imperialism: A Study, James Pott & Company.
Hobsbawm, E. (1987). *The Age of Empire: 1875-1914*, Weidenfeld & Nicolson.
Hobsbawm, E. (1994). *The Age of Extremes: The Short Twentieth Century 1914-1991*, Michael Joseph.
Keohane, R. O. (1984). After Hegemony: Cooperation and Discord in the World Political Economy, Princeton University Press.
Keynes, J. M. (1919). The Economic Consequences of the Peace, Macmillan.
Kindleberger, C. P. (1973). *The World in Depression, 1929-1939*, University of California Press.
Lenin, V. I. (1917). Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, Progress Publishers.
Piketty, T. (2014). Capital in the Twenty-First Century, Harvard University Press.
Polanyi, K. (1944). The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time, Farrar & Rinehart.
Putnam, R. D. (1988). Diplomacy and Domestic Politics: The Logic of Two-Level Games. International Organization, 42(3), 427-460.
Schumpeter, J. A. (1942). Capitalism, Socialism and Democracy, Harper & Brothers.
Tooze, A. (2014). The Deluge: The Great War, America and the Remaking of the Global Order, 1916-1931, Viking.
Von Neumann, J., & Morgenstern, O. (1944). Theory of Games and Economic Behavior, Princeton University Press.
Wallerstein, I. (1974). The Modern World-System I: Capitalist Agriculture and the Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century, Academic Press.
Wallerstein, I. (1980). *The Modern World-System II: Mercantilism and the Consolidation of the European World-Economy, 1600-1750*, Academic Press.
Notlar
-
Bu iki kördüğüm David Harvey’in “mekânsal çözüm” (spatial fix) ve “zamansal çözüm” (temporal fix) kavramları, kapitalizmin içsel birikim krizlerini (aşırı sermaye birikimi, kâr oranlarının düşmesi, talep yetersizliği) coğrafi ve zaman boyutunda erteleme veya çözme stratejilerinin artık çalışmadığı zaman ve mekanları temsil eder. ↑
-
A Brief History of Neoliberalism, Harvey, D. Oxford University Press, 2005. ↑
