Takip et

Keynesyen Dönem Bir Anomali mi?

YazarSerdal Bahçe

12 Mart, 2026 ,
DOI:10.5281/zenodo.18957563 Atıf Yap ✅ Kopyalandı! Kopyala ✅ Kopyalandı!

Keynesyen Dönem kapitalizmin tarihi içinde bir anomalidir. Olağanüstü ekonomik, toplumsal, siyasal ve küresel şartların bir araya gelmesiyle mümkün olmuştur. Bu anlamda tekrarlanması mümkün değildir.

Kapitalizmin tarihini dönemlere ayırmak zor iştir açıkçası. İki nedenle zordur. Birincisi, dönemler arası kırılmanın hangi değişkenler veya hangi etkenler seti üzerinden gerçekleştiğine karar vermek zordur. Birincil olanla, aslında daha önemli olanla, ikincil olanı, daha tali ve önemsiz olanı ayırt etmek zordur. Burada kuramın önceliği ve öncüllüğü kendini çok belli eder. İkincisi ise kapitalizmin yapısıyla ilgilidir. Kapitalizm eşitsiz gelişir. Eşitsiz gelişim, arkaik olanla modern olanın, aslında ölü olması gereken ile canlılığının doruğunda olanın, bitmesi gerekirken tam olarak bitmemiş olanla tam olarak gelmesi gerekirken yarım yamalak gelmiş olanın yan yana ve aynı yapıda yaşaması anlamına gelmektedir. Kısacası bir tür ortakyaşarlık hikayesidir kapitalizm. Bu anlamda dönemselleştirme bir tarafıyla aynı olmayanı aynıymış gibi, aynı olanları ise farklıymış gibi kabul etme riskini de taşır.

Muhalif sosyal bilimcilerin ekserisi kapitalizmin son 40-45 yılını nitelendirirken “Yeni Liberal” tabirini kullanmaktadır. Yazımızın konusu değil ama artık bu kavramın bir joker gibi kapitalizmin her modern olgusunu ya da sürecini anlatırken kullanılmasının sorun yarattığına inanıyorum. İki nedenle. Birincisi “Yeni” değil; bu dönemin kapitalizmini nitelediğine inandığımız her süreç aslında daha önce yaşanmıştı. Bu süreçler kapitalizmin yapısına içkin süreçlerdir. Bu anlamda “yeni” değil. İkincisi de “liberal” değil. Klasik liberalizm ile bugünkü yeni olan liberalizm arasındaki tek ortak nokta her ikisinin de özel mülkiyete ve piyasa mekanizmasına olan güvenleri. Ancak bu güvenin bile faklı derecelerde olduğunun not edilmesi gerekiyor. Klasik liberalizm piyasa mekanizmasının sınırlarını daha kalın bir şekilde çizmekteydi, böylece kamusal politikaya bir nebze yer açmaktaydı. Çok beğenmesek de siyasal ve örgütlü insan eylemine de alan açmaktaydı. Bugün genel bir eğilim olarak neredeyse tüm kapitalist ülkelerde uygulanan ekonomik, siyasal ve sosyal politikalar sermayenin mutlak tahakkümünü dayatmaktadır ve liberallerin iddia ettiklerinin aksine bir baskı aracı olarak devleti daha da öne çıkarmaktadır. Kısacası orta karar bir burjuva ideolojisi olan klasik liberalizmle alakası yoktur. “Yeni Liberalizm” ucunu uzatsanız faşizme değecek sermaye programıdır. “Yeni” değildir, “liberal” hiç değildir. Kapitalimin özüne dönüş operasyonudur. Bu çerçeve içinde Keynesyen Dönem olsa olsa bir teneffüstür, ama ders zili çalmış görünmektedir.

Peki kafa karışıklığımız nereden kaynaklanmaktadır? Aslında kapitalizmin geride bıraktığımız yüzyıldaki gelişim mecrasını analiz etmeye yönelik her çaba kaçınılmaz bir şekilde Keynesyen dönemi nirengi noktası olarak almaktadır. Ulusal ve küresel düzeylerde tam olarak ne zaman başladığına dair tartışmalar hala sürmektedir. Ama hadi biz kurumsal altyapısının oluşturulmasını başlangıç olarak kabul edelim; böylece doğum tarihini 1944 Haziran’ına, yani Bretton Woods Konferansı’na sabitleyelim. Bitişi ile ilgili de net bir tarih vermek mümkün değildir ama kabaca herkesin yaptığı gibi 1980lerin başı diyelim. Aslında Keynesyen diye adlandırılan makroiktisadi ve makro-sosyal politikaların ekinliğini yitirmeleri 1970lerin başına tarihlenebilir, fiilen 1970lerin başında nihayetlenmiştir. 1980lerin başına kadar geçen süre sistemik krizin yol açtığı kaos dönemidir. Ama önemli değil.

Bu dönem için “Kapitalizmin Altın Çağı” yakıştırması bolca kullanılır. “Altın Çağ” hem bir özlemi hem de bir hüznü anlatmaktadır. Neden altın gibi parlamaktadır? Cevabını artık lisans öğrencileri bile ezbere bilmektedirler. Büyümeden, yatırıma, istihdamdan sosyal politikaya, gelir ve servet dağılımından kalkınmaya; tüm iktisadi ve sosyal sorun alanlarında kapitalizmin ondan önceki tarihinde görmediği, sonrasında da görmeyeceği parlak bir performans ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla göz alıcı olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir.

Ancak kapitalizmin bugününü ve dününü değerlendirirken kafamızı karıştıran sıra dışı ölçütler yaratmaktadır Keynesyen Dönem. Karşılaştırma bir bilimsel araç olarak bir sıradanı, bir normali referans noktası olarak almaya meyillidir. Normal ve sıradan olan ise sıra dışı şartlara bağlı olmadan yapının kendi eğilimlerinden doğarak, doğal olarak ortaya çıkandır. Oysa Keynesyen Dönem normal bir dönem değildir; bir anomalidir. Kısacası olağanüstü ekonomik, siyasal, toplumsal, tarihsel ulusal ve uluslararası şartların yarattığı olağanüstü bir dönemdir; olağan değildir. Bu olağanüstülük, anomali olma durumu pek az sosyal bilimcinin dikkatini çekmiş gibi görünmektedir. Az sayıdaki sosyal bilimcilerden biri de Andre Gunder Frank’tır:

Savaş sonrası ekonomisinde, yüksek bir düzeyde, yeni bir kütlesel sermaye yatırımı ve birikimi dalgasına olanak veren şey, yukarıda bahsedilen işçi sınıfı karşısındaki ilişkiler ile kapitalist emperyalistler arası ilişkilerin birleşimi idi; yanı sıra, Depresyon ve Savaş tarafından sermeyenin ekonomik ve fiziksel imhaya uğramış olmasıydı; Savaş’tan bu yana önce yapay olarak kışkırtılan anti komünist histeriyle, ardından silahlanma yarışıyla desteklenen sürekli savaş ekonomisiydi – yoksa Keynesçi makroekonomik politika değil.[1]

Frank’ın muhalif cenahtan iktisatçılar arasında Keynesyen dönemi bir tür olağanüstülük, sıra dışılık olarak görme konusundaki öncüllüğünü ve tekilliğini bir kenara not edelim. Onun argümanına iki yönden itirazımız var. Birincisi anomaliyi yaratan etmenler listesi eksik bir liste. İkincisi itirazımız ise Keynesyen makroiktisadi politikalara yönelik teşhisine yöneliktir. Keynesyen makroiktisadi politikalar, hem ulusal hem de küresel düzeyde, sermayenin sağlıklı ve yüksek oranlarla birikebilmesi için olanaklı olan tek hat idi o dönem için. Diğer bir ifadeyle Keynes’in adına yazılmış politikalar demeti ancak ve ancak böyle olağanüstü, sıra dışı bir dönemde uygulanabilirdi. Bu son yargı yazının sonunda değinilecek bir karamsarlığa yol açıyor elbette.

Peki nelerdi bu şartlar? İlk olarak Amerikan kapitalizmi savaş sırasında hem kendi askeri ve toplumsal gereklerini hem de müttefiklerinin askeri ve toplumsal taleplerini karşılayabilmek için normal olandan yüksek bir hızla büyüdü. Lend Lease anlaşmalarıyla (1941-1945) müttefiklerine hem askeri mühimmat ve araç, hem de gıda ve ulaştırma araçları sağladı. Bu deniz aşırı talep ulusal taleple birleşince savaş döneminde bazı sektörlerde muazzam yatırım oranlarına erişildi. Dahası sektörel ileri ve geri bağlantılar sayesinde diğer sektörlerde de muazzam bir büyüme ortaya çıktı. Savaş sona erdiğinde çoğu sektörde, özellikle de üretim araçları üreten sektörlerde iç pazarın ve geleneksel dış pazarların talebini karşılayabilecek olandan daha büyük bir kurulu kapasite ile karşı karşıya kalındı.[2] Kısacası 1945 itibariyle, ordular terhis edildiğinde ve yaşam normale dönmeye başladığında, Amerikan kapitalizmi önemli ölçüde bir atıl kapasite tehdidini göğüslemek zorunda kaldı. Muazzam bir üretken kapasiteye sahipti ancak dünya bu kapasiteyi emebilecek ekonomik ve mali güce sahip değildi. Dolaysıyla, özellikle Amerikan üretim mallarına ve hatta tüketim mallarına karşı talebi canlandıracak bir mekanizma gerekiyordu. Dahası bu mekanizmanın süreklilik arz etmesi için doların küresel hegemonyasının yanında doların ve ödeme kanallarının istikrarının da garanti altına alınması gerekiyordu. Bretton Woods anlaşması ve kurumları bunu sağlayacaktı.

İkincisi, ABD dışında gelişmiş kapitalist dünyadaki üretken sermaye stokunun önemli bir miktarı fiziksel olarak imha edilmişti. Almanya ve Japonya savaşın son yıllarında ve özellikle de son aylarında neredeyse durmadan bombalandılar. Bombardıman stratejik askeri hedeflerin yanında endüstriyel altyapıyı özel olarak hedef aldı. Alman ve Japon endüstriyel üretim kapasiteleri savaşın hemen ertesinde savaş öncesi düzeylerinin % 15 ile % 30’una ancak denk düşüyorlardı. Ayrıca İngiliz ve Fransız endüstriyel altyapıları da, çok yüksek düzeyde olmasa bile, hasar görmüşlerdi. Son ikisi için asıl sorun ulaştırma ve lojistik hatlarından kaynaklanıyordu, tüm ticari ulaşım ağı çökmüş durumdaydı. Bu ülkelerin yeniden yapılandırılması için ciddi miktarda Amerikan sermayesine ihtiyaç vardı. Savaş döneminde verilen borçların üstüne bir de bu dönemde yeniden yapılandırma adı altında verilen borçlar eklendiğinde, bu ülkelerin üretim sistemlerini çabucak ayağa kaldırarak borcu ödeyebilir hale getirilmelerinin acil bir sorun olduğu anlaşılıyordu.

Kapitalizmde sabit sermaye stokunun bir tür hafıza olduğunu biliyoruz. Kriz eşiği geldiğinde sabit sermaye stokunun tedrici bir şekilde ıskartaya çıkarılması gerekir. Birikim krizine verilecek en temel cevap aslında sabit sermayenin ekonomik ve fiziksel olarak değersizleştirilmesidir. Ancak normal dönemlerde bu uzun ve sıkıntılı bir süreçtir; oysa yıkım gücü yüksek bir savaş Hızır gibi yetişebilir. Nitekim özellikle Almanya ve Japonya’nın sabit sermaye stokunun fiziksel olarak yok dilmesi kısa dönemde yaşamı çok olumsuz etkiledi; ancak 1950ler ve 1960larda Alman ve Japon mucizelerini yaratan en temel etmen de bu yıkımdı aslında.

Frank’ın belirttiği gibi Batı Avrupa ve Doğu Asya’daki endüstriyel altyapıları savaş öncesinde çok gelişmiş olan ülkelerin yeniden ayağa kaldırılmaları sadece ekonomik bir soruna verilmiş bir cevap değildi, siyasal bir soruna verilmiş zorunlu bir cevaptı aynı zamanda. Sosyalist sistem coğrafi olarak büyümüş, ideolojik olarak güçlenmiş bir şekilde çıktı savaştan. Bu ülkelerin bazılarında sosyalist ve komünist partilerin savaş sonrasında çok büyük bir prestijleri vardı. Kısacası Amerikan hariciyesi ve istihbaratı bu ülkelerin de sosyalist kampa geçmelerinden çok korkuyordu. Amerikan savunma stratejisi açısından bu ülkelerde kapitalist üretimi ve refahı tesis etmek Komünizme karşı cepheyi güçlendirmek anlamına da gelecekti.

Aslında aynı durum azgelişmiş kapitalist ülkeler için de geçerliydi. Çin Devrimi ve Kore Savaşı’yla birlikte, Amerikan emperyalizminin, parçalanan sömürge imparatorlukları ve ulusal bağımsızlık savaşları sonucunda sayıları artan azgelişmiş ülkeleri sistemin içinde tutmasının yolu olarak kalkınma programları ortaya çıktı. Küresel Keynesyenizmden azgelişmişlerin payına planlı kalkınma ve ithal ikameci birikim rejimleri düştü. Bu programlara Bretton Woods kurumları kaşı çıkmadılar, tam tersine bu programları desteklediler. Dünya Bankası’nın 1950lerde ve 60larda yazılan raporları buna şahitlik edecektir. Üstelik bu ülkelerin planlı kalkınma deneyimleri, üretim malı, ara malı ve girdi ihtiyaçlarını yükseltecekti (Türkiye’de olduğu gibi). Amerikan ekonomisinin söz konusu emtiayı üreten sektörleri için ek talep anlamına gelecekti bu durum.

Dahası dönemin baskın dış ticaret politikası olan yüksek gümrük duvarları da aslında o dönem için sermayenin mantığına ters değildi. Tam tersine önce ABD menşeili, sonra da Avrupalı büyük şirketler bunu şans olarak kullandılar. Gelişmiş veya azgelişmiş başka bir ülkeye yaydıkları üretim ağı aracılığıyla ürettikleri malları ulusal pazarlarda ithalatın rekabeti olmadan güven içinde sattılar (Türkiye’ye gelerek Koç sermayesiyle ile ortaklık kuran Fiat’ı, veya OYAK ile ortaklık kuran Renault’yu düşünün). Kısacası kontrollü dış ticaret öyle sistem karşıtı bir uygulama değildi.

Tam da bu noktada ithal ikameci sanayileşmenin tarihsel anlamı ile ilgili tartışmaya geri dönmek gerekiyor. Bazı muhalif iktisatçılar o zamanlar (hatta hala) ithal ikameci sanayileşmeyi bir tür “delinking”, yani emperyalist küresel düzenden kopuş olarak görme eğilimindeydi. Oysa yukarıda anlatılan çerçeve içinde aslında yeni ve hatta daha üst düzeyde bir bağımlılık olduğu ortaya çıkmaktadır.

Kısacası azgelişmişleri kalkındırmak, gelişmişleri yeniden yapılandırmak hem ekonomik hem de siyasal bir gereklilikti. Bu işin uluslararası boyutuydu, ancak bu ölçüde küresel bir planın toplumsal boyutu da olmak zorundaydı. Amerikan üretim ve tüketim malları için küresel talebin yaratılması, aynı zamanda diğer gelişmiş ülkelerde ayağa kaldırılan endüstrilerin ürettiği emtiaya yönelik talebin canlandırılması gerekiyordu. Fakat bunlarla beraber kapitalist sermaye birikiminin en temel diktumuna, kâr oranlarının ve kârlılığın yüksek tutulması ve düşmelerinin engellenmesi gerektiğine dair içsel emrine de uyulması gerekiyordu. Marx’ın ücret ile ilgili vurgusunu burada hatırlatmak gerekiyor. Ücretin Janus’un iki yüzü gibi iki yüzü vardır: Bir tarafıyla maliyettir, diğer tarafıyla talep. Gelişmiş bir kapitalist toplumda sınıfsal olarak işçi sınıfı toplumun çok büyük bir bölümünü kapsayacaktı; dolayısıyla talep aslen ücret kökenli olacaktı. Bu bir politika almaşığı değil, bir zorunluluktu.

Ancak ücretin öteki yüzü, maliyet unsuru olması umursanmayacak, yok sayılacak bir şey değildi tabi ki. Dolayısıyla Keynesyen muhasebat ince bir ip üzerinde yürümeyi zorunlu kılıyordu. Tam da burada kapitalizm ile savaş arasındaki lanetli ilişki devreye girdi. Savaş, ve silahlanma yarışı dönemi, aynı zamanda askeri üstünlük arayışının büyük bir teknolojik atılım yarattığı zaman dilimiydi. Radar ve iletişim teknolojisinden görüntüleme teknolojisine, lastik ve plastikten diğer petrol türevlerine, elektrik/elektronikten motorlu taşıtlara, geniş bir sektörel düzlemde hem işlem hem de ürün bazlı pek çok teknolojik yeniliğin yaratıldığı bir zaman aralığıydı.[3] Ekonomisi ve üretim kapasitesi yeniden kurulacak gelişmiş kapitalist ülkeler açısından bu büyük bir fırsattı. Savaş eskiyen sermaye stokunu yok etmiş, yeni ve üretkenliği arttıracak, teknolojik donanımı yüksek bir sermaye stokunu sıfırdan kurma şansı vermişti. Kahvehane muhabbetine bile girmiş Alman ve Japon mucizelerinin özü tam da burada yatıyordu. Dahası bu yeniden yapılandırma yıkıma uğramış örneklerde büyük ölçekli işletmeler üzerinden yürütülecekti. Böylece hem teknolojik avantaj hem de ölçek ekonomileri avantajı kullanılabilecekti.

Böylece savaş sonrası dönemin eşi görülmemiş emek üretkenliği patlamasının altyapısı hazırdı, ücretlerin de yüksek hızla artışı (pek tabi ki bu artış hızının emek üretkenliği artış hızından düşük tutulması gerekiyordu) için gerekli toplumsal ve makroiktisadi altyapının hazır hale getirilmesi gerekiyordu. Dönem boyunca uygulanan para ve maliye politikaları ve sosyal refah düzenin ortaya çıkışı aslında tam da belirli bir hızda artan talebi garanti altına alacaktı. Dahası Amerikan ekonomisinin her sektörde mutlak üstünlüğü ve diğerlerinin, henüz yeniden yapılandırma süreciyle uğraştıkları için, küresel düzeyde Amerikan kapitalizmi üzerinde rekabetçi bir baskı kurabilmekten uzak oluşları belirli bir dönem için aşırı birikim krizini de öteleyecekti. Böylece aşırı birikimin sınırına dayanmamış, ondan henüz uzak olan bir birikim rejimi içinde ücretler hızla artarken, emek üretkenliği ondan daha hızlı artığı için kâr oranları ve kârlılık artacaktı. Ek olarak yüksek ücret artışı talep artışını da besleyecekti. Para ve maliye politikaları da bu güvenli patikanın taşlarını döşeyecekti. Keynesyen dönemin ince sermaye muhasebatı ve iktisadi altyapısı tam da buydu.

Böylece Keynesyen Dönem ve ona denk düşen makroiktisadi politikaların bir ekonomi politikası seçeneği değil, zorunlu olarak tutulması gereken yollar olduğunu anlatmış olduk. Buraya “Peki ama ya siyasal ve toplumsal şartlar?” sorusu ile bir itiraz gelebilir. Pek tabi ki II. Savaş sonrasının siyasal ve toplumsal şartları da zorunluluk örüntüsünün bir parçasıydı. Çünkü o şartlar da olağanüstü şartlardı. Coğrafi ve toplumsal olarak büyümüş sosyalizmin küresel tam saha baskısı, gelişmiş kapitalist ülkelerde Sosyalist ve Komünist Partilerin siyasal güçleri ve işçi sendikalarının kitleselliği; tüm bunlar bazılarının Keynesyen Uzlaşı dedikleri şeyin ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır. Ancak Frank’ın da dediği gibi aslında bu siyasi şartlar da olağanüstü şartlardı.

Bitirirken şu soruyu sorarak bitirelim: Peki eğer Keynesyen Dönem bir anomali ise, onu yaratan şartlardan bağımsız olarak tekrarlanabilir mi? Daha açık ifadeyle, kapitalizm yeni bir Keynes’e ve yeni bir Keynesyenizme izin verebilir mi? Çok zor gibi görünüyor. Zamane kapitalizminin reforma tabi tutulabilme kapasitesi çok düşüktür. Öyleyse Lenin ile bitirmek gerekiyor: Ne Yapmalı?

Not: Bir sonraki yazıda, bu yazıda ortaya konulan görüşlerle ilgili olgusal ve nicel veriler yorumlanacaktır.

Notlar

  1. Frank, A.G. (1995 [1976]) “Kriz İktisadı ve İktisadın krizi”, Ekonomik Kriz ve Azgelişmiş Ülkeler (E. Mandel ve A.G. Frank) içinde, İstanbul: Yazın, s. 27.

  2. Bu karamsar tabloya sosyalist sistemin hızlı büyümesi sonucunda küresel kapitalist pazarın küçülmesini de eklemek gerekiyor.

  3. Mandel üretim malları üreten sektörlerde bu teknolojik dönüşümün II. Savaş öncesinde başladığını ancak tüketim malları üreten sektörlere bunların uygulanmasının II. Savaş sonrasına denk geldiğini belirtmektedir. Mandel, E. (1975) Late Capitalism, Verso, 6. Bölüm. Ancak sonrasında II. Savaş ve sonrasında başlayan silahlanma yarışının pek çok teknolojik yenilik yarattığını da ekliyor. A.g.y 8. Bölüm.

Önerilen Alıntı: Alıntıyı Kopyala
Serdal Bahçe (2026). Keynesyen Dönem Bir Anomali mi?. Katman Portal. https://katmanportal.com/doi/10.5281/zenodo.18957563
  • 1994 yılında ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden lisans derecesiyle mezun oldu. 1995 yılında ODTÜ İktisat Bölümü’nde yüksek lisans eğitimine başladı. 1998 yılında aynı bölümde başladığı doktora eğitimini 2003 yılında tamamladı. 1997 ile 2003 yılları arasında yine aynı bölümde araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2003 ile 2005 yılları arasında değişen zamanlarla İsveç’te doktora sonrası araştırmalarda bulundu. 2006 yılından itibaren ise Ankara Üniversitesi Maliye Bölümü’nde çalışmaktadır. İlgi alanları içinde gelir dağılımı, yoksulluk, iktisadi düşünce tarihi ve iktisadi gelişme sorunları yer almaktadır.

    Diğer Yazıları